Sait Alioğlu Yazdı: Türkiye’nin Sosyal Tarihinde İslam’ın Macerası…

04.08.2023

Yer, yer şekilselde kalsa, halklar arasında inandığı ve dolayısıyla bağlandığı din ile kopmaz bir ilişki kuran ve kendini o inançla tanımlayıp yaşayan bir halktan bahsediliyor olsa, bu halkın Türk halkı olduğu şüphe götürmez.
Öyle ki, Bernard Lewis Türklerin, “başka hiçbir Müslüman millette olmadığı kadar benliğini İslam’a gömmüş bir millet olduğunu, haliyle bu dinin Türklerin kendi siyasal, toplumsal, kültürel yaşantısında ve özellikle de davranışlarını yönlendirdiğinden bahseder.
İslam’dan önceki dönemleri saymasak, yaklaşık bin küsur yıllık tarihlerinde Türklerinin İslam ile hayat bulduğunu çok rahatlıkla söyleyebiliriz.
Yukarıda da belirtmeye çalıştığımız üzere, bu ilişki yer, yer salt şekilden de ibaret kalsa ve öyle görünse, bu gerçek kendini dosta, düşmana kabul ettirmiş gibidir.
Bunun böyle olduğunu, apaçık belge hükmünde olan yazlı metinler söz konusu olmasa dahi, yüzlerce yıldır dilden, dile anlatıla gelen ve şifahi kültür içerisinde bize kadar gelen bilgi birikimine bakılacak ola dahi, bu gerçek var olmayı bir şekilde sürdürecektir.
Tarihin yazı ile başladığını düşündüğümüzde, belli bir amaca binaen oluşturulmuş küçük bir sosyal, siyasal, kültürel vb. yapıdan tutunda, asırlar sürecek bir tarihe sahip devletlerin; kuruluşundan, yıkılışına kadarki dönemin kayıt altına alındığını söylemek elbette ki abesle iştigal olmaz…
Böyle bir durum aynı zamanda, tarih sahnesine çıkan toplumların adına “literatür/edebiyat” denilen, yani süreç içerisinde o toplumda husüle gelen hemen her şeyin kayıt altına alınması da elbette önem kazanacaktır.
Mevzu İslam ve Türkler olduğuna göre, birike, birike gelen ve devasa boyutlara ulaşmış bulunan bir literetürün varlığı söz konusudur. Örnek olarak; İslam sonrası Türk tarihi, dini ilimler, fenni ilimler, menakıbnameler de dahil debiyat vb. alanlarla ilgili araştırmalara, çalışmalara, kitaplara, risalelere dair bir külliyatın varlığı söz konusu.
Bunlara bağlı olarak bir evveliyatı olmakla birlikte II. Meşrutiyet’in “görece” sağlamış olduğu özgürlük ortamında gelişme kaydeden Osmanlı’da felsefe ile ilgili çalışmaları, kayda geçen tartışmaları, metinleri ve doğal olarak elde bulunan eserleri de aynı çerçeve içerisinde değerlendirebiliriz.
O dönemle ilgili bize intikal etmiş bulunan bilgiler bize bu külliyat içerisinde gelmiş bulunmaktadır. Buna şifahi bilgileri de ekleyebiliriz.
Bunların bir kısmının da dinin pek de özünü yansıtmadığı söylemek durumundayız. Bu gerçeği atlamamak, üzerini örtmemek gerekir. Bu bağlamda bazı bilgiler, Arapça bir ifadeyle “galat-ı meşhur” kabilinden, gerçeğin, hakikatin yerine maalesef ki ikame edilmiştir. Buna salt “halk kültürü ve halk İslam’ı” kategorileri örnek olarak verilebilir.
Konumuz dışında, ama İslam dünyasının bugününü ele verecek birçok yanlışın, ya da eksikliğin ilk günlerde atılan adımlardan bazılarının yanlış adımlar olduğu şüphesiz doğrudur. Buna uygun bir örneği, ‘halifenin kim olacağı’na dair yapılan toplantılarda alınan kararların dünden bugüne gelen sebep-sonuç ilişkisi biçiminde gösterilebilir.

Yani, bir düğme, sırası kaydırılarak alttaki iliğe geçirildi ve sıralamada hep bir eksiklik kendini şiddetli bir şekilde gösterdi, durdu. Bu tür eksikliklerin izalesi için ya hiçbir şey yapılmadı, eskisi üzerinden yol alınmaya çalışıldı, ya da cılızda kalsa, bu tür eksikliğe karşı bir şeyler söylendi, yazıldı, çizildi.
Yukarıda Bernard Lewis’in, Türklerle ilgili tespitini not etmiştik. Hem, dini çok derin bir şekilde içselleştirmek ve hem de ‘düğmenin yanlış iliklenmesi’ne yol açan; mübin(apaçık) olan ve bir açıdan da kaynak olarak kabul görüp değerlendirilen Kur’an’ın “aydınlık içeren” yol göstericiliğine rağmen, birçok İslam kategorisinin tarih boyunca Türkler arasında vücut bulması nasıl izah edilebilir?
Bir de bunun yanında, Türklerin dinin, daha açıkçası İslam’ın içerisinde kendine yer bulması, onu birçok Müslüman toplumdan fazlasıyla içselleştirmesi; onların tarih sahnesine kendilerine ayrıcalıklı bir yer edinmeleri, kendilerini din üzerinden tanımlamalarının yanında, dinin, İslam’ın hele ki Türk toplumunun dini müktesebatının cumhuriyet döneminde akademik alanda hemen, hemen hiçbir yer bulamaması; kendini kabul ettirememesi nasıl izah edilebilir?
Aynı zamanda, yeni devletin eğitim alanında dine “belli bir oranda” yer vermek kabilinden onlarca, yüzlerce imam-hatip okullarının, ilahiyat fakültelerinin; resmi Kur’an kurslarının “siyaseten de olsa” peş, peşe açılmaları; Diyanet kanalı üzerinden Kur’an tefsirinin ve en önemli hadis külliyatlarının ve çoğu da halkın günlük dini ihtiyaçlarını giderme adına “halka uygun din içerikli kitapların” “devlet adına” yayınlanması da eklenince, bu konunun akademide kendine uygun bir yer bulmaması, bulamaması tuhaflık içeren bir durum olsa gerek…
Bu konunun ilahiyat fakültelerinde de pek ele alınmadığı söyleyebiliriz.
Sanki şu denmek isteniyor; ilahiyatlar, bu işin dinî yönünü ele alır, sosyal, kültürel ve tarihi yönü ise ilahiyat dışı akademinin ve aynı zamanda, sosyal bilimcilerin işi…
Bu, bir açıdan reel ve doğru olsa da, görebildiğimiz kadarıyla artık ilahiyatlarda öğrencilere yönelik gerek eğitim-öğretim, gerekse de akademisyenler bazında araştırma alanı olarak din olgusu ile bağlantılı sosyal ilmî disiplinleri nereye koymamız gerekir diye sorulmaz mı?
Haklarını yememek gerekir. Yine görebildiğimiz kadar, ilahiyat çevrelerinde dinin, özellikle de İslam’ın Türk toplumu nezdindeki yerine dair yapılan araştırmalarda mevcut elbette. Buna rağmen, konu ile kapsamlı araştırma galiba önemli akademisyenlerden olan Ahmet Yaşar Ocak’ın Timaş Yayınları arasından çıkmış bulunan “Türkiye Sosyal Tarihinde İslam’ın Macerası” adlı(*) ‘yazmış olduğu makaleler ve yaptığı incelemeler’den oluşan eseri, konuya dair ilgisi bulunan sıradan bir insana dahi bir arkaplan ve ciddi bir çerçeve sunuyor.
Gönül isterdi ki, bu tür çalışmalar artsın, nitelikli bir şekilde ilgi görsün, konu bir bütün olarak ele alınsın; hemen her şeyi Cumhuriyet’le başlatan, geçmişi yok sayan jakoben uygulamalara sığınılmasın; bir de konu ile ilgilenecek “dindar” akademisyenlerin kendi din anlayışını öne çıkartmadan, işi, olanca çıplaklığı ve yalınlığıyla serdedebilsin. Zira hakikatin bir gün kendini “dosta ve düşmana” zahir hale getireceği unutulmamalı, gözden ırak tutulmamalı…
Gelelim eserin içeriğine…
Adı geçen eser bir sunuş yazısı ile iki ayrı bölümden oluşmaktadır. Eser bu açıdan; a)İnanç ve İdeoloji, b)İslam ve Modernite adlı “ana” bölümlerden ve bölüm bazında birçok başlıktan oluşmaktadır.
Ahmet Yaşar Ocak, bu çalışma boyunca; 13. Yüzyıldan başlayarak görünürde siyasi ve kültürel, ama temelinde Cumhuriyet’in kuruluşundan beri üstü kapatılan, merkezle çevre arasında İslam’la bir tür

gecikmiş “satıhaltı” hesaplaşmanın yaşandığı günümüze kadar süregelen Türkiye tarihinde İslam’ın sergilediği panoramayı gözler önüne sergilemeye çalışıyor.
O,bu çalışmasında, konuya bağlı olarak; “Türkiye Selçukluları ve Osmanlı’da İslam”, “İslami Bilimler ve Modernleşme”, “Günümüz Türkiye’sinde İslami Düşünce”, “İslam Mitolojisi” gibi makalelerin yanında “Kesikbaş”, “Tenasüh”, “Zendeka ve İlhad”, başlıkları altında üzerinde çok konuşulan ama bilgi sahibi olunmayan mevzulara açıklık getiriyor.
Ocak, bu eserin vücuda gelmesi ile ilgili olarak“Yazıldıkları zamanın teknik imkânlarıyla, Türkiye şartlarının müsaade ettiği kadarıyla ulaşılabilen kaynak ve modern literatüre dayanılarak yazılmaya çalışıldılar… Türkiye tarihçiliğinin tek itifat etmediği bir alanda sürdürülmeye çalışılan bir çabanın sonucu olarak gün yüzü gördüler… “ …Yukarıda da belirttiğimiz üzere kitabı içeren “ana” bölüm olarak “İnanç ve İdeoloji ile İslam ve Modernite başlıkları altında toplandığını; eğer bu eserden başka bir eserin yazılması gerektiğinde ise, bunun “Tarihsel figürler ve Tasavvufi Zümreler” başlıkları altında olacağını belirtiyor.(Sunuş yazısından… S. 9)(**)
Ocak, tarih konusuna giriş sadedinde; “Bir sosyal bilim dalı olarak tarihi “ İnsan toplumlarının zaman ve mekân içindeki yaşantılarının ve yarattığı, ortaya koyduğu her şeyin analitik yöntemle oluşturulan sentetik bilgisi” şeklinde tarif edersek sanırız pek yanılmış olmayız.” Diyor.(S. 13)
Tarihin birçok alanda olduğu üzere dezenformasyona uğradığını, uğrara bileceğini de unutmamak gerekir.
“Tarihin sosyal bilimler içinde … dezenformasyonlara en açık, en verişli bir bilim dalı olduğu hep söylene ve tartışıla gelmiştir. Bu doğrudur da. Çünkü tarih toplumların kimlik bilincini oluşturur, dolaysıyla bu bilinci bozarak kendi hesaplarını yeniden yaratmak isteyen bütün ideolojiler tarihle oynarlar. “(S. 13)
Eğer mevzu ideolojik anlamda “yeni” bir kimlik oluşturmaksa, tarihle oynamanın ne denli önemli ve sonuçları bakımında da sancılı bir şey olduğu bizim açımızdan bilinmeyen bir şey olmayıp bilakis yaşadığımız travmayı da yansıtır.
Bir de araştırma konusu bizzat İslam’ın Türkiye safhası ise, işin hem zor ve hem de ilgilisinin doğal olarak ya az olduğu, ya da hiç mi hiç ilgilenilmemesi gereken bir alan olduğu¸ ona karşı olan irade tarafından telkin edilir.
Ocak, “Türkiye tarihçiliğinin neredeyse yanına hiç yaklaşmadığı bir alanda, kendi araştırma alanımızın temel problematiği olan “Türk tarihinde İslam” konusunda Türkiye’deki muhtelif zihniyetleri, yaklaşımları kendi açımızdan bir değerlendirmeye tabi tutmaya ve bu arada kendi görüşlerimizi ortaya koymaya çalışacağız.” (S. 15)
Ocak, “Türklerin Müslümanlığı sadedinde “Türk tarihindeki en büyük hata, “İslam’ın şereflendiren” yahut “Türklüğe şeref kazandıran olay” başlığı alanında ele aldığı makalesinde, bu sürece dair var olan boyutları; a)Siyasal boyut, b)Sosyal boyut, c)Teolojik boyut olarak üçe ayırıyor. (S. 22, 23)
Ocak, yine XV-XVII yüzyıllarda Osmanlı’da, toplumun büyük bölümü için başlı başına uğraşılması gerek bir mesele olan zıdıklık(zendeka) ve mülhidlik(ilhda) mevzuunu da değerlendirirken, burada da konuyu iç boyutuyla ele alıyor; a)İlahiyat ve İslam hukuku açısından, b)Devlet açısından, c)sosyal açıdan… (S. 41, 42)
Biz, Ocak’ın konuyu izah sadedinde var olan boyutlara yer vermesinden hareketle, o dönem gerek toplumu ve gerekse de devleti yıllarca, belki de on yıllarca, hatta yerine göre bir, iki asır uğraştırdığını düşündüğümüzde, mevzunun ne kadar önemli ve derin olduğu kanaatine varıyoruz…

Âkif’in “tarihten ders alınsaydı tarihin tekerrür etmeyeceği” gerçeğinden hareketle, günümüzde de “siyasi alanda” FETÖ hareketi ile siyasi alanda pek belli olmasa da, birçok tarikata mensup olmuş bulunan sıradan insanlar için “itikad ve amel” alanında olmakla birlikte, salt maddi ve duygusal olarak ve en acısı da “Allah rızası için” sömürülmeleri hadiselerine baktığımızda, tarihten pek de ders alın(a)madığını görmekteyiz…
İki asırlık gibi devlet tarihinde kısa sayılacak bir tarihi bulunan Selçuklular, bu tür yapılanmaları –görece olumluları ile birlikte- sancılı hayatlarına binaen kucaklarında buldular. Bu kucakta bulma hadisesinden kaynaklanan epey oranda “kötü miras” bu kez kılıf değiştirerek ve farklılaşarak Osmanlıya intikal etti.
Osmanlının bunu bir miktar absorbe ettiği, çoğu kez de kendini bunlara kaptırdığı, bazen de bunlardan göründüğü ya da görünmek zorunda kaldığı; askeriyenin bel kemiğini bunlardan müteşekkil kıldığı ve kendi dinamiklerine bağlı olarak bir çöküntüye uğramasının yanında, önleri alabildiğine açılan bu tür yapılarında geleceği öngörememeleri sonucu mukadder olan “yıkım” Batılılaşma ile hızlanmış oldu.
Bu tür yapıların büyük bölümünün din olgusunu tepe, tepe kullanarak koca bir toplumu, ülkeyi ve devleti tüm yönleriyle mefluç etme stratejisi bugünde atlanmaması gereken bir öneme sahip…
Şah’a ve Şeyh’e Bağlanma…
Tamam, yanlışı ve doğrusuyla tarikat değil de tasavvuf, bir felsefe mesleği gibi ele alınmış ve örneğin; vahdet-i vücut, vahdet-i Şuhut, ya da bilmem bir başka tasavvufi teoriler ele alınıp değerlendirilecek olsa, insan bunu düşünsel, zihinsel ve belki de “manevî” değişim olarak değerlendirme yoluna gider, ama iş salt yoz bir anlayışla ve köylü bir akılla aklın iptal edilmesi suretiyle şah’a ve şeyh’e bağlanma şeklinde tezahür edecek olursa bunun müslümana, ülkeye ve hatta devlete bir faydası olmaz; onları yıpratır. Ki, biz salt Batı bazlı ideolojik yıpranmadan daha masum olmayan bir başka yıpranma şekliyle karşı karşıyayız.
Onlar gerek Selçukluya ve gerekse de Osmanlıya yönelik heterodoks tandanslı başkaldırılara girişirken, Ortodoks (ya da burara Sünni diyelim) verilerini kullanarak, dönenme göre iç ve dış güçler adına başkaldırılarda bulundular. Örneğin FETÖ…
Seküler tarihçilerimiz İslam’ın bu topraklardaki macerasına bigane kaldılar, müslümanlar da pek yeterli olamadılar, meydan laik şarlatanlara ve din tüccarlarına kaldı. Bize de ah ve vah düştü galiba…
Elbette Ahmet Yaşar Ocak kendi eserinde bu yapılara karşı bir çıkışta bulunuyor, ama vukuf olduğu oranda Kur’an’a vurgu yaparak neyin nasıl odluğunu belirtiyor ve akademik bir dille İslam’ın Türkiye macerasının tüm yönleriyle ortaya çıkması için adeta bir arkeolog titizliğinde işine odaklanıyor. Bizde bu yazıda, bir açıdan bu eserin ilgilisince hem de “tekrardan” okunmasını amaçlıyor.
(*) Ahmet Yaşar Ocak, Türkiye Sosyal Tarihinde İslam’ın Macerası, 2010, Timaş Yayınları İstanbul
(**)Ahmet Yaşar Ocak; Osmanlı Sufiliğine BakışlarMakaleler-İncelemeler, 2011, Timaş Yay. İST.

Ahmet Yaşar Ocak, Türkiye Sosyal Tarihinde İslam’ın Macerası, 2010, Timaş Yayınları İstanbul

Bu yazıda yer alan fikirler yazara aittir. Farklı Bakış’ın bakış açısını yansıtmayabilir.

Sait Alioğlu’nun Tüm Yazıları

Önerilen Yazılar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.