Fazıl Hüsnü Erdem Cevapladı: Yeni Anayasa

04.03.20201

  1. Bugün “yeni bir anayasa” konusunun gündeme gelmiş olmasını nasıl yorumluyorsunuz?

Cumhurbaşkanı tarafından hiç beklenmedik bir anda yeni anayasa konusunun gündeme getirilmesi herkes gibi bende de şaşkınlık yarattı. Hemen herkes gibi ben de bu çıkışın hangi amaçla yapıldığını düşünmeye başladım. Benim gibi konuyla ilgili birçok insanı gerçek amacın ne ya da neler olduğunu düşünmeye itmesinin sebebi, yeni bir anayasa yapılmasına yönelik toplumda belirgin bir beklentinin olmadığı ve yeni bir anayasa yapımı için gerekli olan siyasi iklimin bulunmadığı bir ortamda böyle bir çıkış yapılmış olmasıydı. Nitekim bu çıkış çok gerçekçi bulunmadığı içindir ki, kamuoyunda beklenen ilgiyi de görmedi.

Beklenen ya da umulan ilgi sadece muhalefet kanadında değil, AK Parti’nin kendi tabanında da oluşmadı. Genel bir değerlendirme yapmak gerekirse, yeni anayasa çıkışına ilgisizliğin iki nedeni olduğunu düşünüyorum. Hem kendi tabanı ve hem de muhalefet için geçerli olabilecek birinci neden, toplumun bütün kesimlerinin yaşadığı ve derinden hissettiği ekonomik sorunların varlığıdır. Gerçekten de, gerek iktidar partisini ve gerekse muhalefeti destekleyen toplumun kahır ekseriyeti, ülkede yaşanan derin ekonomik krizin olumsuz etkilerini üzerlerinde hissetmektedirler. Hayat pahalılığın arttığı, mutfaktaki enflasyonun %40’lara ulaştığı, vatandaşların alım gücünün düştüğü, işsizliğin büyük bir hızla yayıldığı, insanların evlerine ekmek götürmekte zorluk çektiği ve tencerenin kaynamadığı bir ortamda, yeni anayasadan söz etmenin hiçbir anlamı ve önemi olmadığı gibi bir karşılığı da olmaz. Nitekim olmadı da.

Yeni anayasa çıkışının bir karşılık bulmamasının ve ciddiye alınmamasının ikinci bir nedeni ise, mevcut iktidarın inandırıcılığını kaybetmesidir. Toplumsal ve siyasal muhalefette, bu iktidarın, kendisini desteklemeyen kesimlerin talep ve beklentilerine karşılık gelecek olumlu adımlar atmayacağına dair yaygın ve güçlü bir algı mevcut. AK Parti iktidarının özellikle son yıllarda izlediği toplumu ayrıştırıcı ve kutuplaştırıcı, baskıcı, otoriter, hukuk tanımayan ve adaleti ayaklar altına alan siyasetinden çok ciddi ölçüde rahatsızlık duyan bu kesimlerde iktidara yönelik güven sıfırlanmış durumda. İktidarın kötü yönetiminden yaka silkeleyen kesimlerin, iktidardan, toplumsal kutuplaşmayı giderici, toplumun bütün kesimlerinin kucaklayıcı, demokrasinin ve özgürlüklerin alanını genişletici, yargının bağımsızlığını ve tarafsızlığını sağlayıcı, adaleti gözetici adımlar atacağına inanmasını beklemek saflık olur.

Gerçekten de, bütün siyasetini iktidarda kalmaya, iktidar süresini uzatmaya endeksleyen ve bu uğurda hiçbir sınır tanımadan adımlar atmaktan çekinmeyen, toplumsal, dini ve ahlâki değerleri kullanmakta herhangi bir beis görmeyen bir iktidar inandırıcılığını ve güvenirliğini kaybettiğinden dolayı, söyledikleri sözler kulağa hoş gelse de kimse ciddiye almaz ve itibar etmez. Bu durumda, “ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz” kuralı geçerli olur.

Yeni anayasa çıkışının yapıldığı günlerin hemen öncesi ve sonrasında iktidarın kullandığı dilde ve izlediği siyasette herhangi bir değişimin olmaması, yeni anayasa söyleminin iyi niyetli olmadığı, arka planında başka siyasi hesapların olduğuna dair kanaati pekiştirmiştir. Yürürlükteki Anayasayı ve yasaları hiçe sayan, Anayasa Mahkemesi kararlarına uymayan, uymamak bir tarafa tehdit eden, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarının gereğini yapmayan, yargıya talimatlar veren ve iktidarın bağımlı bir unsuru haline getirmeye çalışan, muhalefeti topyekûn teröristlikle suçlayan, en küçük bir eleştiriye dahi tahammül göstermeyen, masumiyet karinesini hiçe sayan, masum insanları hedef gösteren, başta ifade özgürlüğü ve basın özgürlüğü olmak üzere bütün özgürlükleri ayaklar altına alan ve bunlar gibi hak, hukuk tanımayan tavırlarında ısrarcı olan bir iktidarın, yeni anayasa çağrısının hiçbir ciddiyeti ve samimiyeti olamaz.

Kaldı ki, daha dört sene önce her derde deva olarak savunduğu Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemine geçişi öngören bir anayasa değişikliği yapıldı. 2017 referandumuyla kabul edilen ve kuvvetler ayrılığına son veren, bütün iktidarları Cumhurbaşkanın şahsında toplayan ve kuvvetler birliğini öngören bu son anayasa değişikliğiyle Türkiye’nin prangalarından kurtulacağı ve bütün sorunlarının çözüleceği söylenmişti. Şimdi ne oldu da ya da hangi ihtiyaç ortaya çıktı da yeni bir anayasadan söz etmeye başladılar. Mevcut iktidar bu Anayasadan neden rahatsızlık duyuyor ve yenisiyle değiştirmek istiyor? Bu Anayasanın hangi hükmü yapmak istediklerine engel oluyor? Bu sorulara cevap vermeden ve kendileri tarafından getirilen bu ucube hükümet sistemiyle yüzleşmeden, dilinde, söyleminde ve siyasetinde radikal bir değişiklik yapmadan yeni bir anayasadan söz etmesinin hiçbir inandırıcılığı ve ciddiyeti yoktur.

Peki, hâl böyleyken Sayın Cumhurbaşkanı neden böyle bir çıkış yaptı ve bununla neleri hedeflemiş olabilir sorusunun üzerinde durmak gerekir.

Akla gelen ilk hedef, ekonomik kriz odaklı gündemi değiştirmek olabilir. Uzun yıllardır çok büyük bir siyasi ustalıkla gündem belirleme ve gündemi manipüle etme gücünü elinde bulunduran mevcut iktidar, özellikle son bir yılda muhalefetin sokağa inip insanların yaşadığı ekonomik sorunları dinlemeleri ve rahatsızlıklarını paylaşmalarıyla birlikte bu gücünü önemli ölçüde yitirdi. Gündem değiştirmek için ne yaparsa yapsın, yaşanan ekonomik sıkıntıların derinleşmesi, yaygınlaşması ve can yakıcı bir hale gelmesi nedeniyle yaşadığı güç ve oy kaybını bir türlü durduramıyor. Buna rağmen, “ya tutarsa” mantığıyla hareket edip son bir koz olarak “yeni anayasa” ipine sarılmış olabilir.

İkinci bir ihtimal olarak, yeni ve sivil bir anayasa yapma teklifini gündeme getirmek suretiyle, muhalefet içerisinde ayrışmaya ve bölünmeye yol açma hedefinden söz edilebilir. Bu teklife muhalefet içerisinden olumlu karşılık verecek partilerin ortaya çıkması halinde, anayasa masasına katılanlarla katılmayanlar arasında bir ayrışma yaratmış olacaktır. Muhalefeti temsil eden siyasi partileri tümünün masaya dâhil olması halinde ise, özellikle tartışmalı maddelerin müzakere aşamasında bu partiler arasında anlaşmazlığın ortaya çıkmasına yol açacak ve bunun üzerinden, ilerleyen süreçte oluşabilecek muhtemel ittifak ilişkisini engellemiş olacaktır.

Üçüncü bir ihtimal, ekonomik krizi aşma noktasında sıkışan iktidarın seçimlere gitmeden önce bir nebze de olsa ekonomiyi rahatlatmak için acil ihtiyaç duyduğu yabancı yatırımcıyı Türkiye’ye çekebilme amacıyla böyle bir çıkış yapılmış olabilir. Özellikle Batı dünyasına ve sermaye çevrelerine sempatik görünebilmek için taktiksel bir hamle olarak yeni anayasa konusu gündeme getirilmiş olabilir. Daha önce, aynı amaçla hukuk reformundan söz edilmiş, ancak herhangi bir adım atılmamıştı. Hukuk reformu vaadinin hemen ardından yeni anayasa vaadinde bulunarak, uluslararası sermaye çevrelerindeki Türkiye’ye yönelik kuşkulu yaklaşımı giderme amacı güdülmüş olabilir.

Dördüncü bir ihtimal olarak, parlamenter sisteme dönme isteğinden söz etmek mümkündür. Şöyle ki; yeni hükümet sisteminde iktidar olabilmek için oyların yarısından fazlasını almanız gerekiyor. Mecliste çoğunluğu elde etseniz dahi cumhurbaşkanlığı seçimini kazanamadığınız müddetçe gerçek anlamda bir iktidar olamıyorsunuz. Çünkü yeni sistemde Cumhurbaşkanı sadece yürütme yetkilerini kullanmamakta, aynı zamanda, dolaylı olarak yasamayı ve yargı üzerinde de etkili olabilmekte. Bütün yetkilerin adeta Cumhurbaşkanın şahsında toplanmış olan bu yeni sistemde cumhurbaşkanlığı seçimini kaybeden her şeyi kaybetmiş oluyor. Son aylarda yapılan anket sonuçları Cumhur İttifakının hızla irtifa kaybettiğini gösteriyor. Bu gerçeği iyi bilen Erdoğan, önümüzdeki seçimleri kazanma ihtimalinin çok düşük olduğunu dikkate alarak, muhalefete, “madem blok olarak parlamenter sisteme geri dönülmesini istiyorsunuz, o halde bu işi hep birlikte yapalım!” diyebilir. Bu hamlede netice alması durumunda iki açıdan kazançlı çıkacağını hesap edebilir. Birincisi, yeni sistemde bütün gücü elinde bulunduran cumhurbaşkanlığı makamının muhalefetin eline geçmesini önlemiş olur. İkincisi ise, parlamenter sisteme dönülmesi halinde AK Parti Mecliste çoğunluğu tek başına elde etmese dahi, en azından birinci parti olarak yeni hükümet kurma konusunda bir avantaja sahip olur. En kötü ihtimalle koalisyon ortağı olarak tümüyle iktidar denkleminin dışında kalmamış olur. Erdoğan, bu hesaptan hareketle yeni bir anayasa çıkışı yapmış olabilir.

  1. Bugüne kadar ki anayasalar neden devam edegelen sorunların çözümüne yaramadı, yeni bir anayasa yapımından söz edilir oldu?

Öncelikle bir hususa açıklık kazandırmak gerekir. Dünyanın her yerinde olduğu gibi bizde de anayasalar tek başlarına ne toplumların yaşadıkları sorunlara kaynaklık ederler ve ne de bu sorunları çözme gücüne sahiptirler. Anayasalar her derde deva reçeteler değildirler ve sihirli formüller içermezler. Anayasalar en fazla var olan sorunları besleyen ve büyüten ya da sorunların çözümünün önünü açan metinlerdir. Farklı bir ifadeyle, anayasalar, toplumsal sorunların ortaya çıkışında ya da çözümünde etkili olan birçok parametreden sadece birini oluştururlar.

Maalesef ülkemizde açıklanması güç bir “anayasa romantizmi” mevcut. Bizde sık sık yeni anayasa arayışlarının gündeme gelme sebeplerinden biri, anayasanın, özellikle de kriz dönemlerinde, yaşanan krizi aşabilmenin ve sorunları çözebilmenin vazgeçilmez bir gereği olarak görülmesidir. Muhtemelen, Osmanlı-Türkiye modernleşme sürecinin kendisine özgü niteliğinin yarattığı bir bakış açıdır. Tanzimat döneminde başlayıp Cumhuriyetle devam eden modernleşme sürecinde, değişim ve dönüşümün pozitif hukuk üzerinden gerçekleştirilmeye çalışılması, pozitif hukukun aşırı bir şeklide araçsallaşmasına yol açmıştır. Öyle ki, İttihat ve Terakki’nin iktidar yıllarında “yok kanun, yap kanun” tekerlemesi kabul gören bir uygulamaya dönüşmüştür. Yeni anayasa yapımına ya da anayasalarda değişiklik yapılmasına da aynı gözle bakılmıştır.

Bunları söylerken kanunların ya da anayasaların toplum hayatında önemsiz olduklarını söylemek istemiyorum. Hiç şüphesiz, anayasalar toplum hayatında önem taşıyan hukuki metinlerdir. Anayasaların toplum hayatındaki etkisini ve önemini, toplum hayatı ile anayasaların düzenleme alanlarının kesiştiği iki noktada görmek mümkündür. Birincisi, anayasalar, toplumun hayatı, geleceği ve kaderine ilişkin kararların alındığı siyasi sürecin çerçevesini belirlemek suretiyle, toplumsal hayatın işleyişinde ve seyrinde belirleyici olurlar. İkincisi ise, vatandaşların sahip oldukları hak ve özgürlükleri düzenleyen metinler olarak anayasalar, hak ve özgürlüklere yaklaşım tarzıyla, bireyin ve toplumun yaşantısında etkili olurlar. Her iki açıdan da anayasalar, toplumsal hayatın rengini ve niteliğini belirlemede tayin edici rol oynarlar.

Birey ve toplum hayatındaki bu önemine rağmen anayasaların etki gücünü, işlevini çok abartmamak gerek. Toplumsal sorunların çözümünde asıl olan, toplumun kendi dinamiğiyle ürettiği değerler, ilkeler ve kurallar çerçevesinde kendi sorunlarını çözebilmesidir. Sağlıklı toplum, asgari düzeyde pozitif hukuka ihtiyaç duyan bir toplumdur.

Türkiye toplumunun anayasaya bakış açısı ve anayasadan beklentileri bu doğrultuda olmalıdır. Böyle olmadığı içindir ki, bizde sürekli olarak yeni bir anayasa ya da mevcut anayasada değişiklik yapma arayışı içerisine girilmektedir. Oysa toplumsal, siyasal ve ekonomik alanda yaşanan her ne kadar bir anayasa sorunu olarak sunulsa ve algılansa da, gerçekte bir bütün siyasi sistemin niteliğinden, işleyişinden, toplumsal ve siyasal kültürden, siyasi aktörlerin tavırlarından, iktidar sahiplerinin tutumlarından kaynaklanan sorunlardır. Dolayısıyla, bu tür sorunların çözümünü anayasalarda aramak ve bulmaya çalışmak eksik ve yetersiz bir çabadır.

Bizde sık sık yeni anayasadan söz edilmesinin en önemli sebeplerinden biri de, iktidar sahiplerinin kendi eksikliklerini, yetersizliklerini ve yanlışlıklarını gizlemek ve örtbas etmek istemeleridir. Bunun son örneğini 2017 referandumunda yaşadık. Referandum sürecinde gerek Erdoğan ve gerekse diğer AK Partili yetkililer, Anayasa değişikliklerinin kabul edilip yürürlüğe girmesi halinde, Türkiye’nin prangalarından kurtulacağını, uçuşa geçeceğini, ekonomik sorunların çözüleceğini, Türkiye’nin hızla zenginleşeceğini, kuvvetler ayrılığının hayata geçirileceğini, Meclisin güçleneceğini, yargının bağımsız ve tarafsız olacağını söylediler. Anayasa değişiklikleri yürürlüğe girdikten sonra, söylenenlerin tam tersi yönünde gelişmeler yaşandı. Ne söylediyseler tam tersi gerçekleşti.

Bugün Türkiye, hayatın her alanını kapsayan derin bir kriz yaşıyor. Bu kriz hali bir günde oluşmadı. 2017 öncesi başlayan kötü yönetim tarzının yarattığı sorunlar büyüyerek bir kriz halini yarattı. 2017 Anayasa değişiklikleri sonrası yürürlüğe giren Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi, sadece kötüye gidişi daha da hızlandırdı ve derinleştirdi. Yoksa tek başına bu yeni hükümet sistemi sorunlara yol açmadı. Elbette bu hükümet sistemi problemliydi ve yanlış bir tercihti. Ama bugün yaşadığımız sorunları tek başına yaratmadı. Sorunları besleyen ve büyüten etkenlerden sadece biriydi.

  1. Sizce yeni bir anayasa nasıl yapılmalı?

Anayasalar, ezeli ve ebedi hakikati ifade eden kutsal metinler değildirler. Beşeri iradenin ürünü her hukuki metin gibi anayasalar da değişime ya da yenilenmeye ihtiyaç duyarlar. Tarihsel ve toplumsal koşulların değişimine bağlı olarak anayasalar da değişikliklere uğrarlar ya da yenilenirler. Mecelle’nin ünlü “Ezmânın tagayyürü ile ahkâmın tagayyürü inkâr olunamaz” şeklindeki genel hukuk ilkesi, anayasalar için de geçerli bir ilkedir. Tıpkı kanunlar gibi anayasalar da, ihtiyaç duyulduğunda yapılır, değiştirilir ya da varlığına son verilip yenilenirler.

Her hukuk metni gibi, anayasanın da zamanla eskimesi, toplumda ve siyasal yaşamda ortaya çıkan yeni gelişmeleri karşılayamaz hale gelmesi söz konusu olabilir. Bunun dışında, demokratik yöntemlerle hazırlanmamış ve bu nedenle de demokratik meşruiyeti olmayan ya da düşük olan bir anayasanın yenilenmesi yoluna da gidilebilir. Ayrıca, demokratik yöntemlerle hazırlanmış olmakla birlikte, anayasacılık kaygılarıyla yazılmamış bir anayasanın yenisiyle değiştirilmesi de düşünülebilir.

Hangi gerekçe ya da sebeple olursa olsun, yeni bir anayasa yapılırken, her şeyden önce onun bir toplum sözleşmesi olduğu dikkate alınarak, olabildiğince yüksek bir demokratik meşruiyeti temin edecek bir yöntemle hazırlanmalıdır. Demokrasilerde meşruiyetin kaynağı halkın iradesi olduğuna göre, anayasa yapımında demokratik meşruiyet, anayasa yapım sürecine halkın katılımıyla sağlanabilir. Halkın anayasa yapımına katılımını içeren üç ana yöntemden söz etmek mümkündür.

Demokratik anayasa yapımına ilişkin en eski yöntemlerden biri, “kurucu meclis” usulüdür. Kurucu meclis, münhasıran bir anayasa hazırlamak amacıyla halkın seçtiği temsilcilerden oluşan bir meclistir. Bu meclis, halktan almış olduğu asli kuruculuk yetkisini kullanarak anayasayı hazırlar ve kabul ederek yürürlüğe sokar. İkincisi, “kurucu referandum” usulüdür. Bu usulde, halkın seçtiği meclis tarafından hazırlanan anayasa tasarısı halkoyuna sunulur. Anayasanın kabul edilerek yürürlüğe girebilmesi, halkın çoğunluğunun bu tasarıya evet demesiyle mümkündür. Üçüncü bir yol olarak, olağan yasama fonksiyonunu icra eden meclisin anayasa yapmasını sayabiliriz. Mevcut anayasal düzen sürerken anayasayı yenileme gereği duyulması halinde başvurulan bir yöntemdir. Bu yöntemin demokratikliği, olağan yasama faaliyetini yürüten parlamentonun halk tarafından seçilmiş olmasından kaynaklanır.

Bu üç ana yöntem ve bunlardan türetilebilecek karma yöntemlerden hangisi tercih edilirse edilsin, önemli olan anayasa yapım sürecini halkın katılım ve katkısına açık tutmaktır. Yöntemin demokratik meşruluğunun derecesi, bu katılım ve katkının derecesiyle ölçülür. Bu bağlamda, anayasa taslağını tartışmaya açmak, taslağın özgür bir ortamda müzakere edilmesini sağlamak, kamuoyundan gelen eleştirilere kulak vermek ve sivil toplum kuruluşlarının görüş ve önerilerini dikkate almak, anayasa yapım sürecinin demokratik meşruiyetini güçlendirici etki yaratırlar.

Anayasa yapım sürecinin ve bu süreç içerisindeki mutabakat arayışının dünyanın her yerinde ve her zaman çok büyük güçlükler içerdiği gerçekliği dikkate alındığında, yapılması gereken şey, anayasanın, mümkün olduğu kadar geniş toplum kesimlerinin iradesini temsil etmesini sağlamak olmalıdır. Farklı bir anlatımla, anayasanın toplum sözleşmesi olma idealine azami ölçüde yaklaşmasına çalışılmalı ve bu süreç asgari gerilim ve çatışmayla atlatmaya çalışılmalıdır. Bu yapılırken iki hususa dikkat edilmelidir. Birincisi, toplumun bütün kesimlerinin kendilerini serbestçe ifade edebilecekleri özgürlükçü bir ortamın sağlanmasıdır. İkincisi ise, mutabakatın dışında kalan toplumsal grupların hak ve özgürlüklerinin garanti edilmesidir. Zira, azınlıkta kalanların özgürlüklerine tehdit oluşturacak bir mutabakatın çağdaş anayasacılık açısından hiçbir değeri yoktur.

 

Bu yazıda yer alan fikirler yazara aittir. Farklı Bakış’ın bakış açısını yansıtmayabilir.

Önerilen Yazılar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir