İnsan ve Özgürlük Partisi Genel Başkan Yardımcısı Ahmet Kaya: Parti Kurma Hakkımızdan Asla Vazgeçmeyeceğiz

25.01.2021

Günlerdir parti kuruluş süreçleri engellenmeye çalışılan İnsan ve Özgürlük Partisi Genel Başkan Yardımcısı Ahmet Kaya, Gazete Duvar’dan İslam Özkan’la söyleşti. HDP’den Ergani Belediye Başkanlığı yaparken yerine kayyum atanarak görevine bir yılın ardından Mart 2020’de son verilen Kaya, yeni parti çalışmalarının konuşulduğu söyleşide, muhalefet bloğunun güçlenip çeşitlenmesinin iktidarı rahatsız ettiğini ve kendilerine çıkarılan engelin sebeplerinden birinin bu olduğunu belirtirken, parti kurma haklarından asla vazgeçmeyeceklerini söyledi.

Söyleşinin tamamını aşağıdan okuyabilirsiniz.

İnsan ve Özgürlük Partisi’nin kuruluşu ile ilgili yaşanan sıkıntılı süreci anlatır mısınız?

İlk defa 5 Mayıs 2018’de parti kuruluş dilekçemizi vermek üzere İçişleri Bakanlığı’na gittik. Bizi içeri girip işlemlerimizi yapacaklarını belirttikleri halde bir süre sonra elden götürdüğümüz evrakları alamayacaklarını bunların posta üzerinden kendilerine ulaştırılması gerektiğini söylediler. Biz de elden alınmayan evrakların posta üzerinden gönderilmesinin mantığını anlayamadığımızı söyledik. Israrlı bir şekilde bu evrakların posta ile gelmesi gerektiğini söylediler ve AK Parti’nin de böyle kurulduğunu ifade ettiler.

14 Mayıs 2018 tarihinde evraklar posta üzerinden İçişleri Bakanlığı’na ulaştırıldı. Uzunca bir süre cevap gelmeyince biz bunun normal olmadığını düşünerek dilekçeyle evrakların akıbetini sorduk, yine cevap verilmedi. Bunun üzerine İçişleri Bakanlığı hakkında Cumhuriyet Savcılığı’na suç duyurusunda bulunduk ancak bakanlık, işlemlerin rutin ve kurallara uygun şekilde yürütüldüğünü bildirdi. Savcılık bunun üzerine takipsizlik kararı verdi. Defalarca yüz yüze noter ihtarı üzerinden sormamıza rağmen tatminkâr bir cevap alamadık. Daha sonra noter üzerinden verdiğimiz ihtar üzerine İçişleri Bakanlığı tarafından bize Süleyman Soylu imzalı bir cevap gönderildi. Evrakların elden iletilmesi gerektiği, posta üzerinden gönderilmesinin yasanın ruhuna aykırı olduğu ifade edildi. Halbuki biz bu evrakları onların yönlendirmesi üzerine postayla göndermiştik.

Bize verilen cevap üzerine 12 Ocak’ta İçişleri Bakanlığı’na geldik, o gün bize bir sonraki gün için randevu verildi. Arkadaşlarımız dosyaları vermek üzere İçişleri Bakanlığı’na gittiğinde polis barikatı ile karşılaştı ve hiçbir şekilde içeri alınmadı. Diyalog kurma isteğimiz sürekli olarak “içeride kimse yok, yetkililer kurumda yok” şeklindeki bahanelerle kabul görmedi. Bu durum karşısında İçişleri Bakanlığı’ndan ayrılmamaya ve dilekçemiz kabul edilene kadar nöbet tutmaya karar verdik. Günlerdir bu şekilde hukuksuzluk ve talebimize cevap vermeme durumu maalesef devam ediyor. Biz bütün bu süreci sonuna kadar takip edecek konuyu üst mercilere taşıma noktasında hakkımızı ve çabamızı sonuna kadar sürdüreceğiz.

Peki sizce neden böyle bir tutum alıyor İçişleri Bakanlığı? Böyle bir uygulamayı size nasıl ve hangi hakla reva görebiliyorlar?

Takdir edersiniz ki uzunca bir süreden beridir Türkiye’de keyfi uygulamalar rutin işler haline geldi, olayın böylesi bir tarafı bulunmakla birlikte biz bu olayın bize özel olarak uygulandığını düşünüyoruz. Zira hükümet hiçbir şekilde muhalif ve aykırı seslerin ortaya çıkmasına izin vermeye yanaşmamakta, farklı kesimlerin örgütlenip siyaset yapma hakkını kullanmasını istememektedir. Bu durum hesaplarına ve kurguladığı siyaset mantığına ters düşmektedir. Muhalefet blokunun güçlenip çeşitlenmesi, onlar açısından büyük bir sıkıntı olarak görülüyor. Kontrollü bir muhalefetin olmasının dışında sahici bütün muhalefeti ötekileştirip etkisiz hale getirmek istiyorlar. Bunun yanında İnsan ve Özgürlük Partisi’nin Kürtlerin demokrat dindar kesiminin iktidara karşı mesafeli tutumu, yeni süreçte buluşma adresi olması tehlikeli görülmektedir. Bugünkü hükümet ne pahasına olursa olsun iş başında kalmayı her şeye rağmen önceliği olarak görüyor, hukuk, yasa, kural ve kaideler bir anlam ifade etmiyor. Kendi lehlerine olduğu sürece kanunları uyguluyorlar, aleyhlerine olduğunda yasaları tatbik etmiyorlar. Bu da Türkiye’nin geldiği durumu açıkça önümüze koymaktadır.

Bu söylediğimiz etkenlerin yanında şunlar söylenebilir: Kürtler bugüne kadar ideolojik mesafelerden dolayı ortak bir mücadele zemininde buluşamadılar, sistem bu ideolojik çatışmayı ve uzaklık mesafesini, Kürt halkının taleplerinin ortaklaşa ifade edilmesine karşı elinden geldiğince istismar etti. İdeolojik mesafe, ortaklaşma zeminini sürekli tahrip eden bir olgu olarak Kürtlerin karşısına çıkarıldı. Gelinen aşamada Kürt siyaseti, bütün kanatlarında ortak bir mücadele zemininin yaratılma imkânı olduğu gerçeğini karşımıza çıkarıyor.

Özetle Kürtlerin dindar kesimiyle daha seküler olan kesimlerinin birlikte Kürt halkının ulusal taleplerini ifade etmesi zorlayıcı bir durumdur ve sistem, bu zorlayıcı duruma muhatap olmamak adına böylesi bir siyasetin örgütlenip taban bulmasını mümkün mertebe engelleyici bir tavır ortaya koymaktadır.

Bunun da ötesinde Kürtler adına üretilen siyasetin Kürtlerin hanesine yazılmayan bir kazanımı arz etmekte olduğunu görüyoruz. Artık Kürtler bu siyasete ve bu payanda olma durumuna son vermek istiyorlar. Kürtler yetkinleşiyor, bilinçleniyor, insan hakları ve demokrasiye artık çok daha kararlı bir şekilde sahip çıkmak istiyorlar.

Geçmişte demokrasiyi küfür olarak gören geleneğin inşa ettiği hareketin bir parçası olarak bugün İslam ve demokrasi ilişkisine dair geldiğiniz nokta itibarıyla bir farklılık oldu mu?

İslam ve demokrasi ilişkisi üzerine henüz tam anlamıyla bir mutabakatı sağlayacak ciddi bir perspektifin ortaya konulmadığını düşünüyoruz. Her iki düşüncenin imkânlarından ve ortaya koyduğu bakış açısından yararlanılarak insanlık adına önemli çıkarsamalar yapılabileceğine inanıyoruz. Sığ itikat çerçevesine sığdırılmış, demokrasiyi İslam’ın dışına çıkmak için yeterli bir sebep olarak gören, demokrat kimliği Müslüman kimlikle çatışma içerisinde değerlendiren yaklaşımın İslam’ın zenginliğinden ve bize sunduğu çözüm perspektifinden uzak olduğu kanaatindeyiz.

HDP ile farkınız nedir? Kürt meselesi özelinde daha farklılaştığınız noktalar nelerdir?

HDP ile Kürt meselesi etrafında ortaya koyduğumuz sorunlara ilişkin tespit ve çözüm önerileri birbirinden çok uzak değil. Ancak Kürt meselesi etrafında veya genel anlamda siyasetin örgütlenmesi babında HDP ile birbirimizden farklılaştığımız bir zemin var. Kürtlerin ulusal mücadelesinin bütün Kürtler tarafından omuzlanarak bir ortak mücadeleye dönüştürülme imkânı maalesef yakalanamıyor.

Dönüp baktığımızda bugün sistemle siyasal mücadeleyi sürdüren eksenin sol orijinli Kürtler olduğunu görüyoruz, tabanı da nispeten seküler. Öte yandan dindar ama demokrat Kürtlerin bu mücadelede neredeyse seyirci kaldığını görüyoruz. Bunun nedeni bu potansiyeli örgütleyebilecek, siyasal bir perspektif etrafında mücadele koyacak kadronun yokluğudur. Bizim amacımız bu mücadeleye böylesi kadrolarla beraber kitleyi harekete geçirmek ve Kürt meselesi konusunda var olan potansiyel duyarlılığı da o mahalleden keşfettirip Kürt halkının mücadelesinin başarıya ulaşması noktasında katkılarını açığa çıkarmaktır. Dolayısıyla HDP ile bu mesele etrafındaki düşünsel farklılık saptama teşhis ve tedavi konusundaki farklılıktan ziyade hitap ettiğimiz tabanın bir miktar farklı olduğu gerçeği var.

Öncelikle kronikleşmiş bir sorun olarak Kürt sorununun nasıl çözüleceğine ilişkin partiniz Türkiye toplumuna ne öneriyor? Bir başka kronikleşmiş sorun olarak Alevi sorununa ilişkin partinin bir önerisi var mı?

Öncelikle dilin önündeki engellerin mutlaka kaldırılmasının tartışmasız gerçekleşmesi gerektiğini düşünüyor ve talep ediyoruz. Bunun yanında Kürtlerin Türkiye’de hiçbir siyasal statüye sahip olmamaları da aynı zamanda dil sorunu kadar önemli bir sorundur. Kürtlerin mutlaka bir statüye kavuşturulması gerektiğini düşünüyoruz. Güçlendirilmiş yerel yönetim anlayışı ile Kürt halkı kendi iradesini yönetime yansıtma olanağını mutlaka kazanmalı. Bu açıdan böylesi bir siyasal mücadele ve buna evrilecek bir durum bizim açımızdan Kürt sorununun çözümüne yardımcı olacaktır.

Alevilerin meselesine gelince Diyanet İşleri Başkanlığı’nın (DİB) mevcut yapısıyla inançlar ve mezhepler arasında ayrımcılık yaptığını, bu ayrımcılıktan kaynaklı inanç ve mezhepsel farklılıklar arasında ortaklık kurmadığını düşünüyoruz. O açıdan DİB’in mutlaka revize edilmesi, belki de bir inanç bakanlığı etrafında farklı inançların kendini ifade edebileceği imkânlara ulaştırılması gerektiği inancındayız.

Eğer devlet, inanç gruplarına bir katkıda bulunacaksa bunun adil bir şekilde dağıtılması gerektiği kanaatindeyiz. Eğer devlet toplanan vergilerden bir kesime pay aktarıp diğer bir kesime aktarmıyorsa burada ciddi bir sıkıntı, adaletsizlik ve tam anlamıyla bir zulüm var demektir. O yüzden Alevilerin kendi inançlarını mezhepsel farklılıklarını ortaya koyacak, yaklaşımlarını ibadet, kültür ve inanç boyutu ile mutlaka rahatlıkla yaşayacak duruma gelmelerini ve getirilmelerini olmazsa olmaz görüyoruz.

İslâmî gelenekten gelen biri olarak şu an kendilerini ümmetçi olarak tanımlayan kesimlerin Kürt sorununun ümmet kardeşliği içerisinde çözüleceğine ilişkin yaklaşımlarını tatmin edici buluyor musunuz?

Ümmet düşüncesinin içeriğinin İslamcılar tarafından iyi doldurulmadığını düşünüyoruz. Bunun pratikte uygulanabilirliğine dair herhangi somut plan ve program yok. Enternasyonal bir İslam kardeşliği temelinde bir projenin geliştirilebileceğine inancım var ama nasıl pratize edilebilir konusu gerçekten üzerinde ciddi çalışılmalı. Bu anlamıyla belki Avrupa Birliği gibi projeler bu açıdan bir numune teşkil edebilir. Böylesi bir plan üzerinden gidilirse ümmet düşüncesi bir miktar hayatiyet sağlayabilir. Ümmet düşüncesi bir hedef birlikteliği olarak aynı inanca mensup insanların farklı etnik kökenleri, aynı hedefe aynı inanç içerisinde birlikte yürümeleri anlamında ele alınacaksa bunu doğal ve yapıcı bir tutum olarak gördüğümüzü söylemeliyiz. Fakat her şeye rağmen zor. Bunun nasıllığı konusunda bugüne kadar ciddi bir pratik ortaya konulamadığını söyleyebiliriz.

Bir yıl kadar Ergani Belediye başkanlığı yaptınız. Nasıl bir belediyecilik ortaya koymaya çalıştınız? Ovacık Belediyesi ve komünist başkan pratiği hep gündemde oldu. Ovacık’taki pratikleri kendinize model aldınız mı?

Benim görev sürem tam tamına 350 gün sürdü. 350 günün sonunda bir kayyum ataması gerçekleşti. Doğrusu belediyecilikte örnek projelere imza atmak sanırım bir miktar idealist düşünen bütün ekiplerin başkanlarının, yönetimlerin hedefidir. Bizim de böyle hayalimiz vardı ama bunu ne kadar pratiğe aktarabildik derseniz doğrusunu söylemek gerekirse bu hedeflerimiz için ancak bir altyapı hazırlığı yapabildik ve hedefleri gerçekleştirmek için takdir edersiniz makul zaman gerekli. Bu koşullar açısından epey bir mesafe kat etmiştik. Ortaya koyacağımız belediyecilik hayalim, sözde kalmayan gerçekten öze yansıyan, halkın süreçlere katılarak ihtiyaçlarının, isteklerinin, arzularının, amaçlarının ne olduğunu saptamak, halkla beraber bir pratik ortaya koymaktı. Bu açıdan ciddi birtakım şeyler yaptığımıza inanıyorum, halkla sürekli iç içe olma konusunda bu süreci işledik. Ama bir yılda ortaya çıkarabileceğimiz ne olabilirdi ki? Hizmet açısından zaten yol, kaldırım, temizlik bunlar rutin işler. Bunları konuşmak özgünlük açısından kayda değer değil. Ovacık örneği çok söylenen bir şeydir. Doğrusu tabii hiç kimsenin yaptığı küçümsenemez, güzel şeyler yapıldı. Ovacık Belediye Başkanı biraz aykırı kimliğinden kaynaklı merkez medyanın da tanıtımına omuz verdiği bir hizmet anlayışı sundu. Aslında daha fazlasını yapacak inanç ve azim vardı bizde. Belli başlı hayallerim vardı ama yetki gaspı yaşandı, belediyemize kayyum atayarak seçimle işbaşına gelmiş bir belediye başkanını görevinden aldılar.

Önerilen Yazılar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir