Hayat, 28 Şubatlar ve KHK’lardan Daha Güçlü ve Bereketlidir

04.03.2021

 

Hayatı sanki hep yollarda geçen biri Fatma Bostan Ünsal. Kendisiyle gerçekleştirdiğimiz söyleşide de görüleceği üzere “yolda olmak” yazgısı, her iki anlamda da; hep bir amaç uğruna bir çabada olmak ve çabayı da doğruluk üzere kılmak… Aslında doğan herkes bir yolculuğa yazgılı, ancak her daim “yolda olmak” her kişinin kârı değil… Neticede kendisiyle tanışmamız da onun bir yolculuğuna, İstanbul’dan Ankara’ya taşınmasına istinaden oldu. Biz, oldukça mütevazı ve samimi, gönül ehli bir dostla müşerref olduk. Sanki tanışıklığımız çok ama çok eskilerdendi… Sanırım sizin de bu söyleşi sonrasında aynı hislerle dolacak, gönlünüz… Ayrıca bir siyaset bilimcinin gözlemleri, insan hakları ve kadın hakları savunucusu bir aktivistin eleştiri ve tavır alışları, kendimizi zihnen tekrar sıygaya çekmek için de fırsat olacak…

Söyleşen: Fatma Akdokur

-Fatma Hocam merhaba, müsaadenle hocam diyeyim, en son çalıştığın yer olan akademiye nispetle. Akademi ile ilgili hikâyene de geleceğiz ama sonra… Öncelikle seni biraz tanıyalım.  Fatma Bostan Ünsal kimdir?

-Fatma’cığım,  pek çok konuda şahsıma karşı aşırı mültefit davranıyorsun ancak hepsinin değil ama “yolda olma durumu” tespitinin beni oldukça iyi tarif ettiğini söyleyebilirim. Kim olduğum biraz da yaşadıklarıma bağlı galiba. Sen de “İstanbul’dan Ankara’ya gelme” vak’asına referansla başladığın için ve gerçekten hayatıma etkisinin ağırlığı dolayısı ile ben de oradan devam edeyim, öncesinde birkaç şey söyleyerek.

İlkokula çok erken gittiğim için henüz on altı yaşındayken, doğduğum ve büyüdüğüm Balıkesir’in Manyas ilçesinden İstanbul’a geldim. Birçok arkadaşım gibi abilerimle beraber, üniversiteye gitmeyi bırakın, ailenin resmî okul görmüş ilk nesliydim. Babam çok erken yaşta babasını kaybettiği için hiç okula gitmemiş, askerde okuma yazma öğrenmiş; annemse babası muhtar olduğu için, okula kız çocuklarını zorla gönderme seferberliği nedeniyle birkaç yıl ilkokula gidebilmiş. Annemden, köyün yaşlılarının, babasını, kız çocuğunu okula gönderdiği için eleştirdiğini hep duyarak büyüdüm. Duymadığım başka bir husus ise ben liseye giderken, bazı Karadenizli hemşerilerimizin “Liseye değil Kiliseye gittiğimizi” söyledikleriydi.

Oldukça başarılı bir lise hayatım oldu. Fazla gayret göstermeden, babası üniversite mezunu bir rakibimin son sınıfta Manyas Lisesini bırakıp İstanbul’a gelmesi nedeniyle, lise birincisi olmuştum. İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilimler Fakültesi’ne 1981 yılında girdiğimde, muhafazakâr aileler kız çocuklarını üniversiteye göndermekte tereddüt ettikleri bir dönem olduğu için, Fakülte’deki tek başörtülüydüm. Dönemin ruhuna uygun olarak, benim gibi ailesinin ilk üniversite okuyan bireyleri olan farklı fakültelerden kadın başörtülü arkadaşlarımızla daha ziyade vakit geçiriyor; bu vakitlerde de tefsir, siyer,  Arapça dersleri gibi bazı temel dini bilgileri öğrenmeye çalışıyorduk.   

 Fakültede de hiçbir iddiam olmamasına rağmen, derslere devam ettiğim ve tesadüf son sene bütünlemeye de kalmadığım için belki de en başarılı ilk on öğrenci arasına girmiş olduğumu öğrendim, şaşkınlıkla. Benim gibi başörtülü bir Siyasal Bilimler Fakültesi mezunu için çalışma alanı olmadığından, İngilizce öğrenmek ve tercüme yapmak üzere ikinci üniversite olarak Boğaziçi Üniversitesine girdim. Önce sosyoloji lisans öğrenimine başladım. Tam o dönemde (1987) bütün Türkiye çapında başörtüsü yasakları ve hemen akabinde doğal olarak karşı protesto eylemleri, oturma grevleri ve yasağa karşı imza kampanyaları başlamıştı. Ben de tabii olarak bu eylemlere katıldım. Hatta ilk kez Ankara’ya, İstanbul’da topladığımız bu imzaları, zamanın Başbakanı Turgut Özal’a sunmak için annemin Almancı bir komşumuzdan aldığı bir bavul içinde götürdüğümüzde gitmiştim. Sosyoloji lisansını bitirmeden Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde yüksek lisansa başladım. Bu arada İngilizce benim asli uğraşım olmuştu; hem tercüme yapıyor hem de çeşitli düzeylerde grup olarak veya özel ders veriyordum. Evliliğim de bu dönemde oldu ve eşimin işi dolayısı ile Ankara’ya geldim, sizlerle tanıştım. 

-Evet, İngilizce dersleri denince, bana da büyük bir sabırla zaman ayırmıştın, İngilizce gramer dersleri ve okumalar yapmıştık. Hem de hiçbir maddi karşılık almaksızın…  Peki, o zaman hemen seni hep böyle oldukça “mütevazı ve üretken” kılan motivasyonu sormak isterim; ağır (!) konulara geçmeden. Bizim tanıdığımız, dost kabul ettiğimiz Fatma’yı, içine girdiği her topluluk veya bireysel ilişkide abartısı olmayan, kararlı ama sakin, gösterişten uzak, şimdilerde birçok insanda görmeyi mumla aradığımız tevazuun sahibi, diğerkâm ve cesur, oldukça verici, yaptıklarına üşenmeyen biri kılan şey neydi, nedir?

-Senin de olumlu olarak bahsettiğin özelliklerim, sanırım hayatla, ilk andan itibaren, aile içinden başlayarak, ne yazık ki pek çok kadın arkadaşımın tersine, çok büyük mücadele etmemi gerektiren bir sertlikte karşılaşmadığım için, yani hırpalanmadan yetişmiş, büyümüş olmamın kazanımları olabilir. Rahmetli babamın tek kız evladı olan bana karşı davranışı, abimlere ayırımcılık sayılacak kadar beni kayırması üzerine bina edilmişti. Başörtüsü yasağına kadar -ki bir anlamda kendimiz başörtülü olmayı seçtiğimiz ve bir şekilde hazırlandığımız bir süreçti- genel bir ayrımcılığa maruz kalmadan kaygısız bir gençlik dönemi geçirdim. Bu yüzden muhataplarına karşı şüpheci olmayan, kabul edileceğinden emin olan birinin normal tepkisi ile işbirliğine yatkın, şüphesi olmadığı için fazla da sorgulamayan birisi olarak arkadaş gruplarında rahat geçinilen biri olmuşumdur. Bu yüzden benim için söylediğin “mütevazı ve üretken” ibaresinin ilk kısmı doğrudur ama ikinci kısmı konusunda şüphelerim var; ama bir grup olarak yapılacak işlerde grubu yavaşlatmamak için gayret ettiğimi söyleyebilirim. Belki de babamın beni hep el üstünde tutan tavrı ve sonraki ilk gençlik yıllarımda çok çabalamadan başarılı olmam nedeniyle hep çok fazla imkânı olan, yani topluma karşı borcu olan, başkaları için bir şeyler yapmam gereken biri gibi hissettim hayatım boyunca.

-Söylediğin çok önemli, hem ailede hem de içinde yaşanılan toplumdaki eşitlik, özgürlük ve saygın bir ilişki, bireyin pozitif bir kimlik geliştirmesinde büyük bir imkân gerçekten. Buradan yavaş yavaş ilerleyelim ve çeviri yayınlarına değinelim istersen. Thoreau ve Gandhi’nin sivil itaatsizlikle ilgili mücadelelerini ve düşüncelerini dile getiren “Sivil İtaatsizlik ve Pasif Direniş” isimli kitabı çevirdiniz. Bu sadece bir çeviri işi miydi, yoksa bu konuya bir dikkat çekme çabası mıydı?

-Dediğim gibi ne kadar emek-yoğun, sabır ve uzmanlık gerektirdiğini bilmeden ve esasen başka bir alternatif zemin de olmadığı için kendime “iş” olarak seçmem ve o dönemde camiada İngilizce bilen sayısı da sınırlı olduğu için tercüme işine girmem kolay oldu. Thoreau’dan önce aslında Noam Chomsky’nin Amerikan emperyalizmine karşı çıktığı, medyanın bu emperyalizmi nasıl bir anlamda meşrulaştırdığı Korsanlar ve İmparatorlar kitabını çevirmiştim. Bu benim seçtiğim bir kitap ve yazar olmadığı gibi o dönemde yazarlar ve kitaplar hakkında bilgi sahibi olmak en azından benim için o kadar kolay da değildi. Thoreau ve meşhur kitabı Sivil İtaatsizlik için de geçerlidir, bu durum. Hatta yeri gelmişken yanlış anlamaya yol açmayalım, bu kitabı iki kişi tercüme ettik. Diğer mütercim arkadaş kitabı çok yetkin bir şekilde tercüme etmişti, ben yalnızca Gandhi ile ilgili kısmı tercüme ettim. Ama tabii bu konuların seçilmesi hem Batı hâkimiyetindeki dünya düzenine hem de yurt içinde muhalif olan arkadaş grubumuz sayılan Vadi Yayınları için tesadüf değildi ve çok da yol gösterici olduğunu söyleyebilirim.

-Fatma Hocam, madem “yol gösterici” dedin, ben de hemen yola dair bir şeyler sorayım diye düşündüm ama ona geçmeden “sivil itaatsizlik” nedir, bunun bir toplumun demokratik kültürünün gelişimine, bireylerin hak bilincine veya daha adil ve eşitlikçi, özgür bir toplumun inşası açısından önemi nedir, biraz açsak nasıl olur?

-Sivil itaatsizlik, insanın, yanlış yapması muhtemel olan bir kurum olan iktidarın yanlış davrandığı durumlarda, bu yanlışa şiddet içermeden ve açıkça direnmek ve direnme neticesinde öngörülen cezayı çekmeye de razı olmaktır. Şiddet dışılık sivil itaatsizliğin en önemli özelliği oluyor; sivil itaatsizliğin ikinci özelliği yanlışa açıktan itiraz ve bunun karşılığı olan cezaya razı olma durumudur, tabii sivil itaatsizliğin olabilmesi için az çok halkın eğilimlerinin dikkate alındığı bir toplumsal düzen olması gerekir. Sivil itaatsizlik ile özdeşleşen Gandhi’nin, “açlık grevi” gibi pratiklerle toplumun ilgisini çekerek, desteğini alarak kolonyal dönem İngiliz yönetimine karşı bile başarılı olması hem İngiliz yönetiminin saf şiddete dayanmadığını (aslında hiçbir yönetim saf şiddete dayanamaz, bu şekilde uzun ömürlü olamaz) hem sivil itaatsizliğin sadece Batı demokrasilerinde olmadığını gösterir. II. Dünya Savaşı’nda Almanların hem Almanya’da hem de işgal ettikleri yerlerdeki Yahudilere karşı ayrımcı politikalarının ve soykırımın Hollanda’da icra edilememesi de sivil itaatsizlikle mümkün olmuştur: Yahudi işaretli kolluk takma mecburiyeti getirilmesine karşı, Hollanda Kralı en başta itiraz ederek kolluk takınca toplumda artık Yahudileri ayırmak mümkün olmamış ve diğer zalimlikler yapılamamıştır. Kadın hareketinin mesela oy hakkını elde etmesi bu tür sivil itaatsizlik etkinlikleri ile mümkün olmuştur. Toplumdaki insanların gönlüne, aklına hitap ederek, bir toplumsallık sağlayarak “yanlışı düzeltmek” imkânını verdiği için, toplumların aslında sürdürülebilirliği için hayati önemdedir sivil itaatsizlik. Zıddı olan durum ya şiddete başvurmaktır ki yeni zulümleri doğurur, ya da var olan yanlış durumun devamı anlamına gelir. O yüzden toplumların asgari olarak sivil itaatsizliğe izin verecek düzeyde bir direniş kültürüne ya da siyasal bir gelişmişliğe sahip olması gerekir, İngiliz kolonyal sisteminin Hindistan’da izin verdiği düzey gibi mesela.

Kur’an’da anlatılan kıssalardan ilahî yönlendirmenin de şiddet dışında bir çözüm önerisi olduğunu düşünüyorum, ama halkın eğilimlerinin dikkate alınmadığı yönetim ve toplumlar söz konusu olduğu için bireysel veya toplu olarak çözümün zalim toplumdan uzaklaşma olduğu gösterilmiş görülüyor, gerek İsrailoğulları’nın Hz. Musa liderliğinde Mısır’ı terk etmesinde oluğu gibi, gerekse de Ashab-ı Kehf örnekliğinde olduğu gibi. Tabi toplum derken, zalim yönetimlerine arka çıkan dolayısıyla yönetimi de içeren bir toplumdan söz edilir. 

-Malum, hayat söz konusu olunca dilimizde hep bir yol ve yolculuk anlatısı olur. İnsan hayatı aslında bir yolculuklar toplamı desek yanlış olmaz sanırım. Yollarımızın kesiştiği, birlikte yürüdüğümüz, gün gelip yollarımızın ayrıldığı nice yolcu/luk/lar vardır. Kendi adıma meselâ çok önemsediğim bir yolculuktu Platform yolculuğu. Senin Başkent Kadın Platformuyla tanışman ve platform yolculuğun nasıl seyretti, biraz da ondan bahsedelim mi? 

-Tabii ki… Haklısın, benim için de Başkent Kadın Platformu yolculuğu çok önemli. Ayrıca tanışıklığımız çok eskilerden geliyor gibiydi. Apayrı coğrafyalardan gelmemize ve pek çok açıdan farklı çevresel şartlarımız olmasına rağmen bu “tanışıklık”,  okuduğumuz kitapların, hayata müdahale ederken karşılaştığımız en önemli problemin, yani başörtüsü yasağının ve buna karşı mücadelemizin ve hayatın mânası konusundaki kabulümüzün benzerliğine dayanıyordu sanırım.  İstanbul’da 1996 tarihinde yapılan Habitat-II toplantısına Platform olarak yirmi altı kişi katılmış ve iki haftalık çok yoğun, yirmi dört saatimizin beraber geçtiği dönemde tanışıklığımız artmıştı. Üstelik Platform’da genel sekreter olarak çalışmaya başlayarak da çok hızlı bir giriş yapmıştım. Platform’un benim için önemini şöyle sıralayabilirim. Birincisi, Muhafazakâr/dindar/İslam referanslı kadınların laik alanlarda ilk okuyan neslinden biri olarak kendi ürettiğimiz doğrulardan ziyade (erkek olan) ideolojik öncülerimizin ürettiği ve hayat ve İslam’ın gereklerine uyup uymadığı yönünde tartışmaya kapalı neredeyse “ideolojik” kabullerimin hayatla yüz yüze geldiği bir zaman diliminde Platformun ilahiyat eğitimi almış kadınları olan sizlerle tanışmam benim için çok teşvik edici oldu. Zaten Yüksek Lisans tezim olan “Sebilü’r-Reşâd Dergisinin Politik Tutumu” konulu tezimde İslamcılık düşüncesini sistematik olarak incelediğim için, bu düşüncenin devamlılıklarını, çelişkilerini, kırılganlığını, siyasi konjonktüre ne kadar bağlı olduğunu görmüş ve bir anlamda hayal kırıklığı yaşamıştım. Daha 1991 yılında, evlendikten sonra, soyadı değişikliğine resmi olarak zorlandığımda, İslam kültüründe böyle bir uygulama olmadığı için eski soyadımı kullanmaya devam etme yönündeki doğal talebimin “İslamcı ağabeyler” tarafından tepkiyle karşılanması bende bir hayal kırıklığı yaratmıştı. Bu zorlama İslam’a çok açık biçimde aykırı olmasına rağmen ve genelde laik medeni hukuk bu camiada pek tasvip edilmezken, kadınlara karşı olan bu uygulamayı hiç sorgulamadan kabul etmeleri, toplumda yer etmiş uygulamalara nasıl kolaylıkla “dinî”, “ilahî” sıfatının verildiğini anlamamı sağlamıştı. Tam o sırada ilahiyat eğitimi almış sizlerin, alanın uzmanı olarak İslam düşüncesinin çeşitliliği, siyasi olayların itikadî ve amelî mezheplerin oluşmasına etkileri, çok zengin tefsir ve anlayışları aktarmanız,  bu alanda hâkim olan tekçi anlayışı sorgulamamı ve kendi öğrenimimi – ki daha ziyade Batı tecrübesini içeriyordu müfredatımız- daha iyi değerlendirmemi sağladı diyebilirim.

Ayrıca bu süreç, toplumda var olan diğer pek çok eşitsizlikler gibi kadın alanında da “kabul edilmiş olduğu için normal gelen adaletsizlikler” ile ilgili görüş açımı genişletmişti. Başörtüsüne yönelik yasakların yeniden ortaya çıkması ile yeniden hak savunuculuğu ve kadın örgütleriyle işbirliğinde bulunma ihtiyacı, ana akım kadın hareketinin kavram ve duyarlılıklarına diğer arkadaşlarım gibi beni de yaklaştırdı.

Platform bana,  sadece düşünsel ve tematik ortaklaşma zemini sunmamış, öğrencilik dönemini farklı bir şehirde geçiren bana, aynı zamanda bir dostluk zemini de sunmuştu. Bunu ikinci katkı olarak sayabilirim. Yani Platformdaki arkadaşları, beni “yüzde yüz” temsil ediyor görüyordum; bu arkadaşlarımın yazacakları bir metne gözü kapalı imza atabilirdim, o kadar kendimle özdeş görüyordum. Tabii daha o zaman bizler çevrede yer alıyor ve siyasi iktidara yakınlık/uzaklığın bizi bugün getirdiği sağırlar diyaloğundan çok uzaktaydık; orası sıcak bir ortamdı benim için. Takdir edersin ki bu çok büyük bir lüks… Hem hayat tarzı, ilgiler, doğru/yanlış değerleri, zevkler konusunda ortaklaştığın bir arkadaş grubu ve aynı zamanda tematik bir alanda çalışmalar yapabileceğin, kendini gerçekleştirebileceğin bir ortam olması dolayısı ile.

-Doğrusu öyle güzel anlattın ki, hüzünlendim, burnumun direği sızladı desem yalan olmaz…

Hazır söz açılmışken, istersen Platform merkezli devam edelim. 1996 Habitat II İstanbul, 2000 Pekin +5 Newyork, sanırım aynı yıl Dünya Dinler konferansı Cape Town, Platform üyesi bir arkadaşımız olan Zehra’nın katıldığı bir toplantı vardı yine Afrika’da… Koşturmaca dolu bir sürecin içinden geçerken ne yapmak istiyordunuz; neydi sizi “kadının yeri evidir” söyleminin zıddına; evdekilerin, Nasrettin Hoca demesiyle “çok geziyor olsa bize de uğrardı” diye söylenmelerine neden olabilecek bir hayata sürükleyen şey; macera mıydı, sorumluluk bilinci miydi, ne dersin?

-İşte “yenidünya düzeni” ve yurt içindeki “muhalif tavrımız” bizleri söylediğin o toplantılara katılmaya teşvik etmişti. Konuları çok çeşitli olsa da bu toplantılara katılmak bir yerden bize dokunuyordu, ya yenidünya düzenine karşı olmak, ya Müslümanlar arasında tanışıklık ve işbirliğini sağlamak, ya da başörtüsü yasağını hemen her yerde ifade edip uluslararası destek sağlamak gibi amaçlara hizmet ediyordu. Habitat II ile aynı yıl yapılan ve esasında ABD’de bulunan İslami grupların bir araya geldikleri, sorunlarını ve çözüm yollarını konuştukları ISNA (Islamic Society of North America) yıllık toplantısına katılmak, bu toplantılarda edindiğimiz bilgi, tecrübe ve tanışıklıkları Platformun diğer üyelerine anlatmak ancak böyle bir ruh hali ile mümkün. Sudan’daki toplantıya, anadili gibi Arapça bilen arkadaşımız Zehra, Platform dışından bir arkadaşla beraber gitmişti. New York’da Birleşmiş Milletler binasında yapılan Pekin+5 ve o tarihe yakın olduğu için Sivil Toplumla ilgili toplantıya katılmamız, sen de katılımcıydın hatırlarsan, başörtüsü yasağı ile mücadele etmek içindi. Türkiye’nin imzalamış olduğu CEDAW Sözleşmesi çerçevesinde, kadınlara karşı her türlü ayrımcılığı önlemek için, var olan durumu, sorunları tespit ve üstesinden gelmek üzere planlanan bazı çalışmalar yapılması gerekiyordu. Çalışmaların ve raporlamaların uluslararası zeminde gerçekleşecek bir toplantıda değerlendirmesi yapılacaktı. Bizler, bu çerçevede Hükümet’in hazırladığı hem resmi raporda hem de Türkiye’den hemen bütün kadın örgütlerinin katıldığı “alternatif rapor” hazırlık toplantısında başörtüsü yasağının eğitim, çalışma ve siyasi alanda kadının önünde engel olduğu tespitimizi yazdırmak istemiş ancak bir türlü bunu başaramamıştık. Bilhassa resmî görüş dışında sivil toplum örgütlerinin görüşlerinin yer almasının sağlanması amaçlı “alternatif rapor”un hazırlık aşamasında diğer kadın arkadaşları ikna edemeyince, görüşlerimizi bizzat ifade etmek üzere ABD’ye gitmiştik. Benim bütün bu toplantılara katılmam hem mesai serbestliğim, hem Platformun genel sekreteri olmam hem de bu toplantıların iletişim dili olan İngilizce’yi bilmem nedeniyleydi sanırım. Zaten “kadının yeri evdir” söylemi muhafazakâr kesimin ilkesi olsa da bizler üniversite okumak, engellenince bu hakkımız için mücadele etmekle zaten bu ilkeyi pratik olarak uygulamıyorduk; ayrıca cemaatlerden bağımsız, radikal İslami hareket anlayışına uygun biçimde, geleneğin dikte ettirdiğinin ötesinde, Kur’an’da geçen, “dağların taşların üstlenmediği ağır sorumluluğu, ‘halifeliği’ ” üstlenmiş kadın ve erkekler olarak, bu söylem çok da hayatımı belirlemiyordu.

-Çok zorlu zamanlarda ve oldukça yıpratıcı ama geliştirici tecrübeler bunlar şüphesiz… Gelelim en önemli tecrübelerden birine daha. Yıl 2001 ve Ak Parti kurucu listesi yayımlandı… İsimler arasında Fatma Bostan Ünsal da vardı. Bir siyaset bilimci olarak siyasi yaşama dâhil olmak nasıl bir şey? Ne amaçladınız; neler yapabildiniz; işin teorisi ile pratiği arasında şüphesiz büyük farklar vardır, bu deneyim nasıl geçti ve ne oldu da siz, bugün kurucusu olduğunuz partiden hem de “iktidar” iken yollarınızı ayırdınız?

Hatırlarsan, başörtülü milletvekili Merve Kavakçı, Fazilet Partisi’nin 22 Haziran 2001’de kapatılmasına yol açan “irtica odağı olma” ithamında ana sebep olarak gösterilmişti. Bu durum zaten 28 Şubat sürecinde eğitim ve çalışma hayatı engellenen biz başörtülü kadınlar için sorunun daha da kangrenleşmesine yol açmıştı. Siyaset öyle veya böyle sorunun aşılacağı zeminlerdi, devam eden başörtüsü yasağı öncelikle siyasette çözülecek olursa zamanla diğer alanlar da hafifleyecekti; tersinden siyasi alanda yasaklanması, sorunu daha içinden çıkılmaz hâle getirmişti. Ben o dönemde, Başkent Kadın Platformu’nun dönem başkanıydım. Doğal olarak bir basın açıklaması yapıp bu kararı kınadık ve eğitim, çalışma ve siyasi hayattan dışlanmaya karşı mücadele edeceğimizi duyurduk.

Ak Partinin kuruluş aşamasına gelindiğinde, seçmenlere tekrar kapatılmayacak bir parti güvenini vermek için başörtüsü yasağının kaldırılmasının öncelik olarak alınmayacağı yönündeki ifadeler, önünde en önemli sorun olarak başörtüsü yasağı olan bizler için elbette inciticiydi.

Siyaset Bilimi öğrencisi olarak Türkiye’deki siyasetin, bırakın demokratik siyaseti herhangi tür bir siyasetin dışında cereyan ettiğini düşünüyordum. Toplumun desteğini, taleplerini alıp ona uygun politika, kanun, kurallar çıkarmak ve sonra da bu kanun, kural ve politikanın halk tarafından nasıl karşılandığını görüp yeniden yeni düzenlemeler getirmek olarak kısaca anlatacağım siyasetten çok farklı bir siyaset söz konusuydu. Halkın talepleri ve desteklerine uygun politika yapmak yerine, halkın talepleri en iyi ihtimalle göz ardı ediliyor, bazen bu talepleri dile getirenler “hain”, “kandırılmış olmakla” itham ediliyordu. Bunun değişmesi gerekiyordu. Bu düşüncelerle İstanbul’dan arkadaşım Ayşe Böhürler tarafından AK Parti kurucu üyeliği teklif edilince, bu teklifi başörtüsü yasağıyla mücadele alanı görerek kabul ettim. Arkadaşımla bu konuda konuşurken, AK Parti yeni bir parti olmasına rağmen biliyorduk ki lider ve etrafındaki çoğu kişi, Refah Partisi kökenliydi ve bu parti modern, rekabetçi bir parti olmaktan ziyade parti liderine sadakat esaslı bir geleneğe sahipti. Bu sebeple ben, parti içinde farklı görüşe sahip olabilirim diye uyarmıştım. Cevap olarak da parti ileri gelenlerinin, “asıl böyle kişilere ihtiyacımız var, sorun değil” demeleri üzerine parti kurucusu oldum.

Şimdi bakıyorum da aslında benim tipik tarzım değildir; gelecekte muhtemel problemlere işaret ederek konuşmak, ama pek çok açıdan bu tutumumun faydasını gördüm. Parti kurulduktan sonraki ilk toplantıda, Başkent Kadın Platformu’nda yer almam, yakın ilişkim olmasa da Mazlumder tecrübesine aşina olmam insan hakları konusunda belirli bir hassasiyet oluşturduğu için Partinin yapılanmasında insan hakları ile ilgili bir birimin bulunmayışını garipsemiş ve bu alanla ilgili bir birime ihtiyaç olduğunu belirtmiştim. Böyle bir birim kuruldu, başlangıçta Sosyal İşler Başkanlığı altında, bana da buranın sorumluluğu teklif edildi ve ben bu görevi üstlendim. Ama doğrusu meselenin önemine binaen konunun müstakil Genel Başkan Yardımcılığı şeklinde düzenlenmesiydi, sonra bu şekilde düzenlendi. Ben bu görevde iken seçim oldu, eşim milletvekili oldu. 1 Mart tezkeresinde ikimiz de, Türkiye’nin ABD ile birlikte Irak’a müdahalesinin karşısında olduk, sonrasında benim de aslında tasvip ettiğim ilke çerçevesinde –her iki eşin birlikte partide yer almaması ilkesi-, İnsan Hakları Birim sorumluluğu görevinden ayrıldım. O dönemde iki farklı Sosyal İşler Başkanı ile çalıştım; ilk olarak eski savcı, MHP’den ayrılmış olan Sadık Yakut ile çalıştım. Görüşlerimiz birbirinden oldukça farklı olmasına rağmen çok medeni, beni destekleyen bir tarzı oldu. Henüz diğer başkan yardımcılıkları da oluşmadığı kendisi de hem milletvekili hem de Genel Başkan Yardımcısı olarak çok meşgul olduğu için, illerin sosyal işler başkanları toplantısında veya diğer parti toplantılarında benim konuşmamı teşvik ederdi. Sonraki Sosyal İşler Başkanı akademisyen Nükhet Hotar ile fazla bir mesaimiz olmadı.  

-Araya girsem… Sanırım sen o dönemde yurtdışına gittin, değil mi? Ev – okul, fakülte arası yoldan başka bir şey bilmeyen, çoğu kez bilmelerine de izin verilmeyen birçok genç kadının ülkeler değil kıtalar arası yolculuklara çıkmalarına imkân veren 28 Şubat darbesinin zoru devam ediyordu… Siz de Malezya’ya gittiniz. Biraz bahseder misin, niçin gittiniz; ne umdunuz neler buldunuz; başkaları da var mıydı, neler yaptınız? Bir siyaset bilimci olarak bu tecrübe sana neler kazandırdı, Malezya gözlemlerin neler?

Partide, önceye göre daha arka planda kaldığım bu dönemde, zaten daha önce başvurularını yapmış olduğum öğrenim hayatım ön plana çıkmıştı. Başörtüsü yasağı dolayısı ile ancak yurt dışında okuyabilecektim, ya ABD’ye ya da Malezya Uluslararası İslam Üniversitesi’ne gidecektim. O dönemde pek çok tanıdığımız hem de çok iyi imkânlarla bu üniversitede okuyor veya çalışıyordu. Ben de buraya başvurdum. Başlangıçta biz ailecek gitmeyi düşünüyorduk.  Üniversiteye kabul aldığımda eşim milletvekili olduğu için o artık gelemezdi. “Ne yapalım?” diye konuştuk; başörtüsü yasağı kalkacak gibi görünmediği için benim Malezya’ya gitmemin iyi olacağını düşündük.

Malezya bizim için çok haklı sebeplerle “cennet” gibi gelmişti. Kendi memleketimizde başörtülü olarak öğrenci bile olamazken daha ülke girişinde başörtülü pasaport memurlarını görmek, bu nedenle bir ayrımcılığa maruz kalmamak çok hayran kaldığımız bir husus olmuştu. Ancak üniversitemiz, diğer arkadaşların da fark ettiği üzere, üniversite gibi değildi; öğrencilere çok açık yönlendirmeler yapılıyor, öğrenci hareketlerinden çok korkuluyordu. Üniversitede çalışanlar hükümeti eleştirmeyeceklerini belirten bir metin imzalıyorlardı… Beni o zaman derinden sarsan bir hatıramı anlatayım. Malezya seçimleriyle ilgili bir makale yazan, Kanada’da doktora yapmış, bölümümüzün en birikimli hocasının; muhalefetin dile getirdiği ve “gizli oy” prensibini ihlal eden oy pusulasının üzerindeki rakamlardan kimin hangi partiye oy verdiğinin anlaşılabilmesi sorununu, müstakil başlık altında eleştiremese de, hiç olmazsa “muhalefetin itiraz noktaları” başlığı altında bile yazamamasıdır. Ayrıca derslerin kayda alınması ve bunların inceleniyor olması da hocaları çok bağımlı kılıyordu. O yıllardaki “Türkiye Malezyalılaşıyor mu?” başlıklı hararetli tartışma, o zaman için absürt gelse ve ben de bu ifadenin karşısında olsam da bugün Türkiye’deki üniversitelerin benzer hâle gelmesi, o dönemdeki söz konusu tartışmanın maalesef bazı noktalarda öngörülü olduğunu göstermektedir.

Eski İngiliz sömürgesi olan ve bağımsızlığını masa başında elde eden Malezya’da bulunmak İngiliz siyasetinin gücünü, organizasyon becerisini fark etmemi de kolaylaştırmıştır. Beni şaşırtan bir husus da tüm İslam dünyasında ihtida edip Müslüman olmak sevinçle karşılanıp el üstünde tutulur bir hâl iken, Malezya nüfusunun %30-35’ini oluşturan Çinlilerin Müslüman olmaları karşısında hiç sevinilmemesi ve Müslüman toplumuna dâhil edilmelerine büyük direnç gösterilmesidir. Siyasetin dışında saf, pür bir husus gibi görünen bir hususun bile aslında daha derinden siyasi yönler taşıdığını göstermişti bu bana. Malezya toplumu %50-55 Müslüman Malay, %30-35 Çinli ve %10 Hintlilerden oluşuyordu. Ormanların içlerinde ilkel hayatı devam ettiren yerli kabileler vardı. Özellikle Malaylar ve Çinliler arasında büyük bir rekabet olduğu için bir Çinli Müslüman olsa da Malaylardan kabul göremiyordu çabucak. Başlangıçta şaşırsam da Türkiye’de de mesela Roman vatandaşların benzer şekilde kabul görmemeleri ile paralellik arz ettiğini düşününce pür din ile ilişkili olarak görülen bir konunun bile toplumsal-siyasal yönleri olduğunu anlamama sebep olmuştu. Bir de Türkiye’nin zıddına, toplumda var olan bu farklılıkların Anayasa’da tanınıp, bu gruplar için belirli tanımlar ve karşılığında haklar ve pozisyonlar belirlenmiş olmasının da nihai çözüm getiremediğini; bir taraftan asimilasyonu önlerken diğer taraftan farklılıkların keskinleşmesine de sebep olabildiğini görmemi sağlamıştı.

Son olarak Malezya’nın uzun yıllar yöneticiliğini yapmış Mahathir Muhammed’in ekonomik olarak dünya ölçüsünde meşhur olan bir uygulamasından bahsetmek gerekir. Malezya ve Tayland, 90’lı yılların hızla büyüyen Asya Kaplanları, ani olarak krize girince IMF devreye girmiş ve standart çözüm önermişti. Dünya Bankası baş ekonomisti olan ve 2001 yılında ekonomi alanında Nobel ödülü alan Prof. Joseph Stiglitz’in eleştirdiği gibi, IMF’nin standart çözümünü uygulayan Tayland krize girmiş; bu çözümü uygulamayan Mahathir ülkesini kurtarmıştı ama IMF’nin çözümüne taraftar olan yardımcısı Enver İbrahim’e yönelik asılsız sodomi iddiası ve hapis cezası almasını sağlayarak. Yakın dönemde artık doksanlı yaşlarını gören Mahathir ile Enver İbrahim’in yeniden beraber çalışmasını, yolsuzluğa bulaşan Necip Rezak yönetimini devirerek 2018 yılında yeniden başbakan olmasını, Malezya siyaseti bağlamında anlatmadan geçemeyeceğim.

Sömürge yönetimi altında uzun süre yaşamaları dolayısı ile özellikle ülkenin yerli halkı Malayların, inisiyatif sahibi olmamalarının beni şaşırttığını da söyleyebilirim. İlk gittiğimiz günlerde bir gece yarısından sonra saat 1-2 civarında kız yurtlarında alarm çalmaya başladı, yangın gibi herhangi bir tehlike olmamasına rağmen alarmda bozukluk olduğu için bir türlü alarm durmadı.  Orada kız ve erkek yurtları sadece bir iki binadan oluşmuyor, büyük bir köy gibi çok geniş bir alanı kapsıyordu; biz Türkiye’den gelen bir arkadaşla bu sesin kaynağını bulup bozukluğu giderdik; diğer Malay kadın arkadaşlarımız uyandıkları ve bu sesten rahatsız oldukları halde sessizce oturup hiçbir şey yapmamışlardı, biz iki arkadaş o gece kahraman muamelesi görmüştük.

Bir de Türkiye’de herhangi bir üniversite okumadan ve “özerk bir üniversite nasıl olur”u bilmeden Malezya’ya giden çok sayıda kadın ve erkek arkadaş için, hükümetin bu kadar baskın olduğu Malezya tecrübesi ile karşılaşmaları ve Malayların kayırıldığı Malezya sistemini örnek olarak görmeleri; Türkiye demokrasisinin yalpaladığı bu günlerde, ülkedeki sorunu tespit edip anlamak ve alternatif çözümler sunmak hususunda artık bürokraside görev almış olan Malezya koşullarında yetişmiş bu grup için pek de olumlu bir örnek oluşturmadı, diye de düşünmekteyim.

-İstersen Ak Parti’den ayrılma sürecine dönelim…

-Evet, AK Parti ile yolları ayırma konusunda şunları söyleyebilirim; en başta ABD ile birlikte Irak’a müdahale etmeyi öngören 1 Mart 2003 tarihli hükümet tezkeresine karşı çıkma ve bu bağlamda canlı kalkanlık, parti liderine açık itirazı dile getirdiği için bir ayrıksılığı gösteriyordu zaten ama bu, ilk dönemin görece demokratik ortamında o kadar radikal bir kopuş anlamına gelmiyordu. Sonra 2007 seçimlerinde bağımsız milletvekili adaylığı için farklı bir uygulamaya gitti AK Parti. Eskiden bağımsız milletvekilleri tıpkı muhtarlık seçimlerinde olduğu gibi müstakil oy pusulası ile seçimlere girerlerdi. 2007 seçimlerinde bağımsız adayların da birleşik oy pusulasında yer almaları gerektiği şeklindeki değişikliğe, o dönem bağımsız olarak seçimlere giren HDP’nin selefi olan parti, şimdi hatırlamıyorum tam ismini, itiraz ediyorlardı, seçmenlerinin okuma yazma oranı düşük olduğu ve birleşik oy pusulasındaki milletvekili adaylarını seçmelerinde güçlük çıkaracağı için. Aslında bu değişiklik bazı açılardan bağımsız adayların lehineydi, çünkü her seçim sandığında bağımsız adayların oy pusulasını bulundurmak zor olabiliyordu. Ancak kendilerini olumsuz etkileyeceğini düşünen ve bunu ifade de eden çok geniş kesimlerin varlığı, bu hususta geri adım atılmasını gerektiriyordu bence. Rakibinizin dezavantajından faydalanmak yönünde bir adım atıldığı anlamına geldiği için, bunu uygun bulmamıştım ki okuma yazma bilmeyen halk da çözümü bulmuştu, iplere düğüm atarak hangi şahsı seçecekse onu seçmişti. Sonrasında birkaç olayda daha partinin lideri veya önde gelenlerinin pozisyonundan farklı konumlanmam oldu ama benim için en önemli olay 2011 seçimleri öncesinde cereyan etti. 2010 yılında yaptığımız bir istişare toplantısında başörtülü milletvekili adayı göstermemiz gerektiğini söylemiştim. Aslında partinin pozisyonu bakımından o zaman “düşünülemez” bir durumu ifade etmiştim ama Türkiye’nin de taraf olduğu CEDAW sözleşmesi ve CEDAW Komitesinin Türkiye ile ilgili verdiği kararda, kadınların başörtüsü nedeniyle eğitim, çalışma ve siyasi hayattan dışlandığı belirtiliyor ve Türkiye’nin iki yıl içinde bunun üstesinden gelmek için neler yapacağı soruluyordu. Ben de CEDAW Komitesinin bu kararına atıf yaparak 2011 seçimlerinde başörtülü aday göstermemiz gerektiğini söylemiştim. O toplantıda gerçekten “düşünülemez”, tabu bir konuya değinmiş oldum. Parti liderinin olumsuz görüşü elbette benim için yol ayrımı anlamına gelecekti, bunu da ifade etmiştim ama sonraki olaylar bunu pekiştirdi. Birilerinin istişare toplantısını basına sızdırmasıyla bu konu kamusallık kazandı ve o dönemin nisbî bağımsız medya ortamında konu tartışıldı. Benim içim şaşırtıcı olan, 1999’da başörtülü Merve Kavakçı’nın milletvekilliğine karşı olan kesimler bu dönemde “neden olmasın” derken, Merve Kavakçı’yı destekleyen kesimlerin “zamanı değil” demesiydi. Haklar perspektifinden son derece uzak bir kesim olduğumuzun bir kez daha farkında olmuştum.

Neyse, seçimlerde başörtülü aday gösterilmesi gerektiğini düşündüğüm için aday adayı da olmuştum. Dahası seçimlere çok kısa süre kala çok az sayıda başörtülü arkadaşın “başörtülü aday yoksa oy da yok!” kampanyasına Erdoğan’ın cepheden saldırması, bazı kanaat önderlerinin kampanyayı “Ergenekon operasyonu” olarak algıla-t-ması ve o sırada HDP çevrelerinin bir konuyu “sivil itaatsizlik” söylemi ile ileri sürmesi, Erdoğan’ın toptan sivil itaatsizliği hedef alması ile neticelenmişti. Bütün bunların üzerine istifayı düşünmüş hatta istifa dilekçesi hazırlamış ve basın danışmanına göndermiştim. Seçime çok kısa bir zaman kaldığı için arkadaşlarım “yanlış anlaşılırsın” dediği için kamuoyuna bildirmedim istifamı. Seçim sonrasında Recep Tayyip Erdoğan’ın mutat balkon konuşması ve helallik dilemesi ile kendi meselemi de bunun içinde değerlendirip tekrar istifayı dile getirmedim.

 Sonraki yol ayrımı 2013 yılında Gezi olayları sırasında oldu. Ben bu meseleyi, yerel bir küçük sorunun, yerel katılımı değersiz hatta kriminal gören bir anlayışla, gereksiz şiddet kullanımı eşliğinde ulusallaşmasının bir örneği olarak görüyordum. Bu bakışım, Partinin lideri faklı düşünüyor olsa da gerek zamanın Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün gerek Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’ın farklı görüşte olmalarına istinaden, o zamanlar radikal ayrılık için sebep teşkil etmedi.

17/25 Aralık olayları sırasında Parlamentonun yolsuzluk iddialarını ört pas etmesi bir başka kırılma noktasını oluşturuyordu tabii. Son kırılma; 2015 yılında barış sürecinin bitirilmesinden sonra, Kürtlerin yoğun yaşadığı yerlerde önce çok uzun süren sokağa çıkma yasakları ve ardından da aşırı şiddet kullanımı ile çok acı olayların, -mesela dokuz çocuk annesi Taybet Ana’nın sokakta öldürülmesi ve naaşının 7 gün boyunca sokakta kalması, naaşa ulaşmaya çalışan akrabalarının da yaralanması, yine öldürülen bir kız çocuğunun gömülememesi nedeniyle annenin kızını bozulup çürümemesi için buzlukta tutması gibi- yaşandığı dönemde yapılanları uygun bulmayan barış akademisyenlerinin hazırladığı bir bildiriye imza atmam sırasında oldu. Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan bu bildiriyi imzalayanları hedef alınca -o zaman AK Parti’nin Başkanı olan Ahmet Davutoğlu, ki şimdi Erdoğan ile barış akademisyenleri ile ilgili olarak görüş ayrılığı yaşadığını söylüyor- bu konu ile ilgili savunmamı sunmak üzere beni disipline sevk etti; ben savunulacak bir husus görmediğim için savunmaya gitmedim ve darbe teşebbüsünden birkaç gün önce partiden ihraç edildim.

-Üniversite’ye de değinelim istersen, Fatma Hocam, bu bağlamdan kopmadan.  Bir akademik deneyimin oldu; Ankara – Muş arasında gidip geldiğin?

-Başörtüsü yüzünden doktora eğitimim için Malezya’ya gitmiştim ya, iki yıl ders aldık, dersleri geçtim, doktora yeterliliği geçtim ama çocukların orta eğitim sınavlarına denk gelince onların başında bulunmak için ara verdim. Büyük oğlum Anadolu Lisesini kazandı, 1. sınıfı okudu. Bu arada bana çok iyi bir pozisyon teklif edildi; bizim üniversitenin (Uluslararası İslam Üniversitesi) Malay mezunları çok daha iyi maaşlarda dışarda çalışabildikleri, hoca olarak yabancıları çalıştırmaya mecbur oldukları, hemen her yerde gerekli görülen doktora derecesi almış olma gerekliliği olmadan çalıştırmak istedikleri bir pozisyon için bir iş teklifi aldım. Bu teklifi aldığımda eşim İHH’nın bir programı için yurt dışına gitmek üzere İstanbul Havaalanı’ndaydı ve büyük oğlum not yükseltme sınavına girmek için başvurmuş, birkaç hafta sonra sınavlara girecekti. Bütün bu sebeplerden ötürü bu teklifi değerlendiremedim. Daha sonra da diğer oğlumun sınavlara hazırlanması gibi uğraşılar devam etti ve ben yeniden hem öğrenim hem de profesyonel hayata çok büyük bir ara vermek zorunda kaldım.

Başörtüsü yasağı 2012 ve 2013 yıllarında hafifleyince ve Muş Alparslan Üniversitesi rektörü hem başörtülü öğrenciler hem de çalışanlar açısından cesur davranınca, orada çalışmayı düşündüm. Doktoramı bitirmediğim için öğretim görevlisi kadrosu ile çalışacaktım.  ALES’den 70 almam gerekti, sınavlara girdim ve üniversitede çalışmaya başladım. Mezuniyetimden yirmi sekiz yıl sonra akranlarımın profesör olduğu bir yerde ben çok alt düzeyde çalışmaya başlamıştım. AK Parti kurucu üyesi olmam, eşimin pozisyonu, benim sivil toplum alanındaki faaliyetlerim nedeniyle çok eşit bir ilişki içinde olduğum için belki de bu dezavantajlı durumumu hissetmemiştim. Derslere hazırlanıp iyi kötü bir çevre içinde ve çok iyi ev arkadaşımın olduğu bir ortamda severek çalışıyordum. Farklı şehirler olması aslında çok sıkıntılı değildi, belki de daha iyi bile olmuş olabilir. Muş hem küçük bir şehir olduğu için vaktin çok bereketli olduğu bir yer oldu benim için hem de farklı meşguliyetlerimin olmaması nedeniyle derslere yoğunlaşmam kolay oluyordu. Bir de bir başka açıdan benim için çok güzeldi:  O dönemin Muş valisi benim sınıf arkadaşımdı. Eşiyle görüştüğümde hep istediğim ama bir türlü başaramadığım “bizim gibi orta yaşlı kadınlardan oluşan bir voleybol takımı” fikrimi kendisine açtım. Böylece bize iki saha açtılar ve biz de kadın olmak şartıyla her gelenin oynayabildiği bir takım kurduk. Üç yıl boyunca bu takım tecrübesi Muş’ta hiç tanımadığımız kadınlarla bir araya geldiğimiz bir zemin oldu.  Her şey iyi giderken, barış bildirisini imzalamam ve bu bildiriyi imzalayanları Cumhurbaşkanı’nın hedef alması benim şartlarımı birden çok ağırlaştırdı. Zaten çok fazla dersim vardı ama bu sefer fazla ders bir cezalandırma amacı ile veriliyor gibiydi. Lisans dersini hiç almadığım hatta ismini bilmediğim dersleri vermek zorunda bırakıldım. Bu derslere giremeyeceğimi belirttim sözlü olarak önce, sonra yazılı olarak belirttim, bilmediğim derslere girmemin aslında öğrencilerin zararına bir uygulama olacağını söyledim, istifa etmeyi düşündüm bu sırada, ayrıca disiplin soruşturması geçirdim. Ama oradaki disiplin soruşturması ve görüşmelerimiz çok medeni, konuları serbestçe konuştuğumuz bir şekilde geçti, neticede kınama cezası verdiler. Bu soruşturmanın işleyiş şeklinden biraz da zorunlu olarak yaptıklarını hissediyordum. Diğer üniversitelerin tutumlarına da bakıyorlar, ağır ceza vermek istemiyorlardı, neticede kınama cezası aldım. Bu cezaya itiraz edebilirdim ama bir ceza vermek zorunda olduklarını düşündüğümden, itiraz etmedim. Sonrasında bir hukukçu arkadaşımdan, aslında bu cezaların üzerine dayandığı yönetmeliği Danıştay iptal ettiği için, geçersiz olmuş olduğunu öğrendim.

15 Temmuz darbe teşebbüsünden sonra önce açığa alındım ve 1 Eylül’de 672 sayılı Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile ihraç edildim. Kanun, adı üstünde genel, soyut olmalıdır yani bireysel işlem yapılamaz kanunla; bu uygulama ise, kanunun anlamına ters bir husus oluşturuyor. Genellikle KHK ile yapılan görevden ihraçlar, 1402 Sayılı Sıkıyönetim Kanunu’na dayanılarak yapılan ihraçlara benzetiliyor ama bu, çok farklıdır; zira geçmişte 1402 Sayılı Kanun’a dayanarak il bazında bireysel işlem yapılarak kişinin adresine postalanıyor, başka yerde çalışmak ve yurt dışına çıkmak da engellenmiyordu ve bugünkü gibi yüzbinlerce insanı da etkilememişti. Ayrıca Danıştay’ın 1402’likleri yeniden görevlerine iade etmesi ve birikmiş maaşlarını da vermesine hükmetmesi düşünüldüğünde, bugün yeniden bundan daha ağır sonuçlar getirecek benzer uygulamalara gitmek, Türkiye’de siyasî ve hukukî idarenin pozisyonu açısından geriye gidişin karinesi olmaktadır.

-Bağlamdan kopmayalım derken söz arasında kaldı. Sormam gereken çok önemli bir konu, canlı kalkanlık.  Bir akşam, yanlış hatırlamıyorsam Necatibey Caddesi civarı mıydı; seni uğurlamaya gelmiştik. İki küçük yavrun vardı geride bıraktığın… Hem takdir, hem onur, hem hüzün vardı bu uğurlamada… İnsan tam da bu çelişkili ve çatışmalı durumlarda en doğru davranışı seçebilirse, işte tam o anda saygıyı hak edendir, diye düşünüyorum. Sen, bizim o bütün ikircikli hallerimize karşın, kararlı bir tavır gösterdin, “gidilmeli, gitmeliyim” dedin… “Anneannesinin kızı/Laz uşağı, deli dolu tavır yakışır,” diye takıldık, kendi “korkaklığımızı” örterek!.. Nasıl oldu, ne düşünerek karar verdin “canlı kalkan” olmaya ve neler yaşadın o süreçte?

-Evet, gelelim “canlı kalkan” olma mevzuuna. Biliyorsun kurucu üyesi olduğum AK Partinin iktidarında, emperyalist politikaları nedeniyle hep karşı olduğumuz ABD ile birlikte Irak’a müdahale fikri neticesinde, aslında tüm Orta Doğu’yu etkileyecek bir savaş söz konusuydu. Kurucu olduğum için sorumluluğumun herkesten daha fazla olduğunu hissediyor ve neler yapabilirizi araştırıyorduk. Aslında o dönemde Türkiye kamuoyu savaşa karşıydı. Savaşa girme konusunda halkın desteğini sağlamak için, “eğer ABD ile savaşa girmezsek emeklilere maaşlarını ödeyemeyebiliriz” denilince, pek çok tanıdığım emekli, “olsun, maaş almayalım” bile diyordu. Ana muhalefet partisi de bu savaşa karşıydı ve pek çok AK Partili arkadaşım da kamuoyu önünde olmasa bile bu savaşa karşı olduğunu ikili görüşmelerimizde söylüyordu, yani savaşa karşı olmanın halk indinde bir meşruiyeti vardı. Savaş teknolojisinin geldiği nokta bizzat savaşanlardan ziyade sivillerin ölümüne yol açtığı için savunma savaşı hariç savaşların haram olacağına da inanıyordum. Hatta hatırlarsan Başkent Kadın Platformundan bir grup, diğer kadın arkadaşlarla birlikte yine bu amaçla, savaşa karşı olduğunu belirtmek için Diyarbakır’a kadar gitmişti.

-Evet, ben de Diyarbakır’a gidenlerden biriydim.

İşte bu ortamda, Amerikan vatandaşı eski bir deniz subayı olan O’keefe öncülüğünde düzenlenen ve Avrupa’dan pek çok ülke vatandaşının katıldığı canlı kalkan eyleminden haberdar oldum, savaşı durdurma ihtimali çok düşük olsa bile denemeye değerdi. Başka pek çok grup bazen birleşerek bazen tek başına çeşitli şekillerde muhalif tavrını gösteriyordu. Bütün dünyada özellikle Avrupa başkentlerinde 1 milyon insanın katıldığı savaşa karşı protesto mitingleri yapılıyordu. Evet, ABD’nin müdahalesini engelleyemedik ama Türkiye’nin müdahaleye katılmasını engellemiştik hiç olmazsa.

O dönemi hatırlıyorum, belki müdahaleye evet demiş olanlar bile bir mucize olsun da savaşa katılmayalım ruh hali içindeydi ve 1 Mart’ta beklenen mucize gerçekleşti, Türkiye Parlamentosu ABD ile birlikte Irak’a girmeyi reddetti. Bu nedenle Türkiye’nin hem Batı kamuoyunda hem de Müslüman dünyada büyük bir prestij kazandığını unutmamak gerekir.

-Sohbetin ekseninden biraz uzaklaşsak da, okuyucular da merak edecektir, muhakkak… Anneanne hikâyeni çok severek dinlemiştik senden; zaman zaman senin dik ve onurlu duruşlarını hatırlayıp “anneannesine çekmiş” diye düşünmemize sebep olan hikâye nedir, anlatır mısın?

-Evet, o süreçte benimle yapılan bir röportajda, “canlı kalkanlık” çok gözü kara bir hareket olarak görüldüğü için, ailede örneği var mı gibi bir soruya cevap olarak anneannemin kendisiyle zorla evlenmek isteyen bir erkekten kaçmak için dört yıl boyunca, içinde vahşi hayvanların olduğu ormanlarda yaşadığını söylemiştim. Anneannem son derece kararlı ve cesur biriydi, hatta kendisi gibi kaçırılıp zorla evlendirilmek istenen bir kadını kurtarmak için kapıyı açıp, kaçmasını teşvik ettiğini de biliyorum.   Bugün baktığımda anneannemi böyle zor bir bireysel maceraya sevk eden ve İslam’a da taban tabana zıt “zorla evlendirme” uygulamasını düşünmeden edemiyorum. Karadeniz’de arazi çok kıt, bu yüzden, tabii hemen feragat edilecek haklar kadınlarınki olduğu için toplumsal kabul olarak kadınlar, erkek kardeşleri varsa araziden miras almazlar. Bu zaten İslam’a aykırı ve yeterince kötü, adil olmayan bir durum, ama daha kötüsü eğer erkek kardeşi yoksa kadın miras alacağı için, o mala tamah ederek kadının rızası hilafına çekiştirilmesi, kaçırılmasının “toplumsal normal” olmasıdır. İşte hem anneannemin ormana kaçması ve orada dört yıl yaşaması,  hem de kaçması için teşvik ettiği ama korkudan kaçamaması ve sonrasında psikolojisi bozulan ve tüm hayatı mahvolan kadının başına gelenler böyle bir toplumsal yapıda vuku buluyordu.

-Çok önemli tespitler bunlar Fatma’cığım… Kadın olmak, çoğunlukla, hangi coğrafyada olursanız olun çok zorlu bir hayatla karşılaşmak demek, maalesef.   Bir de adalet yürüyüşüne katıldın son olarak. Hani şu iktidar diliyle “kimlerle yürüdüler, adalet isterken” diye töhmet altında bırakıldığınız yürüyüşü de konuşalım. Kimlerle yürüdünüz gerçekten?

-Darbe teşebbüsünden sonra ilan edilen Olağanüstü Hâl döneminde çıkarılan KHK’larla binlerce insanın görevden ihraç edilmesi, binlerce sivil toplum kuruluşunun kapatılması, on binlerce insanın haklarında hiçbir iddianame hazırlanmadan cezaevlerine konması, hatta askeri öğrencilerin cezaevine alınması, müebbetle yargılanmaları ve bu cezalara karşı başvuru merciinin olmaması, halkta adalet konusunda bir hassasiyet oluşturmuştu. Ana muhalefet partisi bütün bu hususlarla ilgili zaman zaman eleştiri getirse de, soruna dikkat çekmek için büyük bir kampanya hâline getirmemişti, başlangıçta.  Ancak Cumhuriyet Halk Partisi Milletvekili Enis Berberoğlu’nun “içeri alınması”, sorunun, artık onlar için de bardağı taşıran son damla olarak algılanmasını sağladı ve CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu adalet yürüyüşü başlattı. Böylece bu yürüyüş, bizim için de bütün bu sıkıntıları dile getireceğimiz bir zemin oldu. Hatırlarsan ana muhalefet partisi lideri Kılıçdaroğlu’nun hemen yanı başında bütün yürüyüş boyunca kendisine eşlik eden yaşlı bir amca ta Rize’den gelmiş ve müebbet alan harp okulu öğrencisi oğlunun maruz kaldığı haksızlığı dile getirmişti. Ben yürüyüşün ancak birkaç gününe katıldım, o dönemde kayınvalidemle beraber kaldığım için her gün katılmam mümkün olmazdı.

-Hemen sorayım Fatma Hocam, hem siyaset bilimci hem de aktif siyasette yer alan biri olarak şu ana kadar çok şeyler söyledin ama daha bir açıklıkla siyaset ve toplum, birey, toplum ve siyaset ilişkisinin nasıllığı ve nasıl olması gerektiğine ilişkin neler söylemek istersin?

-Türkiye’de bizim başörtüsü sorunu sırasında ve şu anda da yaşadığımız sorun temelde, siyasetin toplumsal talepler doğrultusunda davranmak yerine toplumu bazen “kandırılmış”, “hain” olarak görüp, yönetenlerin kendi doğrularını empoze etmek istemeleri olmuştur. Bırakın demokratik sistemi her tür “yönetim”de halkın taleplerine uygun politikalar oluşturmak önemlidir. Padişahların eskiden “tebdil-i kıyafet” ederek gezdikleri ve halkın gerçekten ne düşündüğünü öğrenmek istedikleri, meseller olarak anlatılmaktadır.  Halkın oyuyla yönetimlerin belirlendiği demokrasilerde, partiler, sivil toplum kuruluşları ve özgür basın gibi oluşturulan mekanizmalar ile bu, çok daha kolay öğrenilir. Bugün iktidar partisi Genel Başkan Yardımcısı Mehmet Özhaseki’nin “lanet olsun o oylara” gibi kaba ifadeler, toplumsal kesimleri sisteme yabancılaştırır, siyasi sistemi sorun çözemez hale getirir. Yine basının hem sermaye grubu olarak tekelleştiği hem de pek çok gazetecinin kolaylıkla gözaltına alındığı, rakip siyasi parti liderleri ve yöneticilerinin cezaevine alındığı ülkemizde halkın talepleri doğru dürüst anlaşılamaz ve doğru politikalar belirlenemez. Üstelik bizler birinci elden bunu tecrübe ettik, halkın %85’i başörtüsü yasağına karşı olduğu ve kadınların %65’i başörtüsü taktığı halde başörtülü kadınlar temel hakları olan eğitim, çalışma ve siyasete katılma haklarından mahrum edildiler bu yapı dolayısı ile. Siyasi sistemi bu tür hatalardan korumak için toplumsal taleplerin ifade edilme imkânının olması gerek, yani ifade özgürlüğü temeldir; siyasete düşen, talepleri “hain”likle yaftalamak değil ona uygun politika belirlemektir.

-Peki, güncel siyaset ve iktidar için değerlendirmelerin neler?

-Türkiye’de siyaset hep askeri ve yargı oligarşisinin vesayetinde olagelmiştir. Her on yılda bir, belirlenen sınırları aşan siyasetçilere çeşitli şekillerde had bildirilmiş, bu bazen çok trajik olmuştur: 1960 ve 1980 askeri darbeleri, 1970 muhtırası, 28 Şubat süreci bunlara örnek olarak verilebilir. Siyasetin böyle vesayetçi olmasının çeşitli sebepleri var ama en önemli sebebi, belki de toplumda yaygın olan kültürün de uzantısı olarak siyasi elitlerin uzlaşma eksikliği ve sorun çözme yeteneklerinin gelişmemiş olmasıdır. 1980 askeri darbesi öncesinde görev süresi dolmuş olan Fahri Korutürk yerine TBMM’nin yüz kez toplanmasına rağmen bir türlü yeni cumhurbaşkanı seçememiş olmasını hatırlamak gerekir. Toplumda “uzlaşma”nın mağlubiyet anlamına geldiği, uzlaşmada bulunan siyasetçilerin toplumsal desteğinin azaldığı ortamda her grubun “uzlaşmaz” ve kendi durduğu pozisyondan bir milim uzaklaşmaması siyasetin sorun çözme kapasitesini de azaltıyordu tabii. Bir de çok kaba bir şekilde ifade edersek Türkiye’de uzun yıllardır süren %65 sağ/muhafazakâr kesime karşılık %35 sol, laik bir siyasi denge söz konusu olmuş, bu durum iktidar değişimini zorlaştırmıştır. Çok uzun süren iktidarlar, demokrasinin asgari şartı olan “iktidarın el değiştirmesinin normal”liğinden seçmen ve siyasetçi düzeyinde uzaklaşılmasını getirmiştir. 1960’a kadar on yıldır iktidar olan ve iktidarını bırakmamak için antidemokratik uygulamalara başvuran Demokrat Parti’yi hatırlayalım. Bugün de iktidar, dayandığı o çok geniş sağ/muhafazakâr tabanı bütünleştirip on dokuz yıldır süren iktidarını ilanihaye sürdürmeye çalışır görünüyor. Türkiye’de iktidarların zaten az olan denge ve denetlenmesi çok uzun süren AK Parti iktidarı ile daha da zayıflamıştır.  Gittikçe denetlenemeyen ve bu yüzden de yanlış yapma kapasitesi artmış bir iktidar söz konusudur bugün. Bu durum iktidarın yaslandığı %65’lik muhafazakâr/dindar kesimin siyasi anlamda bölünmesine yol açmıştır. İktidarın bütün söylemlerinin bu muhafazakâr tabanı kendi arkasında bütünleştirmeyi sağlamaya yönelik olduğunu görüyoruz. 2011 yılında iktidardaki AK Parti tarafından Meclis’e getirilen ve bütün partilerin desteklediği İstanbul Sözleşmesinin bile bu sözleşmeye karşı olan %6’lık kesimin gönlünü almak için müzakereye açılmasından bu durumu çok net görüyoruz.  İktidar muhafazakâr bütün kesimleri kapsamak için, özgürlükler yerine muhafazakâr argümanlara öncelik veriyor görünüyor. Hatta klasik sağ siyasetin bazı reflekslerine bile sırtını dönmüş görünüyor; seçilmişlerin atanmışlara üstünlüğü, tarafsız Cumhurbaşkanlığı, adem-i merkeziyet gibi. İktidarın elbette tek seçeneği muhafazakâr söyleme yaslanmak değildir, her şeye rağmen, son dönemde gittikçe seçeneklerini daraltmasına rağmen önünde başka seçenekler söz konusudur.  İktidarın karşısında, artık heterojenleşen muhalefetin klasik sol/laik söylemi devam ettirmediğini görüyoruz. Mesela, CHP, önceden başörtüsü yasağını tasvip ederken şimdi sadece başörtüsü yasağına karşı çıkmıyor, en üst parti organı olan Parti Meclisi’nde başörtülülerle çalışan bir parti görünümünde. Aslında Türkiye’nin donmuş yapısından kurtulması anlamında çok olumlu neticeler doğuracak bir ortam söz konusu. İdeolojik aidiyetleri, farklı yaşam tarzları olan bu grupların, siyaseti adalet, eşitlik ve özgürlük gibi her grubun ön planda tuttuğu ilkeler çerçevesinde işletip işletmeyeceği, siyaset için hayati olan “uzlaşma”, kapsayıcılık, gibi hususlar üzerine bina edip etmeyeceklerine göre siyaset sorun çözücü olacak veya donuklaşıp, sorunları kangrenleştirecektir.

– Senin de bahsettiğin gibi, değerler ağırlıklı bir siyaset yerine, bugün popüler bir vasatlıkta seyreden Türkiye siyasetinin değişimi için bazı çabalar var ancak yeterli değil.  Sorun çözücü bir siyaset için, her kesimin aktif ve dönüştürücü bir sorumluluk üstlenmesini dileyelim…

– Biraz da son zamanlarda nelerle meşgulsün, onları konuşalım ve tabi hayata nasıl baktığını da?

-Aslında bu dönemi doktora tezimin yazımı için değerlendirmek istedim, tez teklifini de verdim ama gerek danışman hocamın üniversite değiştirmesi gerekse de OHAL ve uygulamalarına bireysel ve KHK grupları olarak itirazımızı dile getirmekle meşguliyetim dolayısı ile yeniden uzun bir ara vermem gerekti.  Bu dönem tüm ülke çapında olduğu gibi benim için de pek çok yeni başlangıçlar ve bitişlere yol açtı. 15 Temmuz darbe teşebbüsünden sonra bir grup arkadaşın kurduğu Hak ve Adalet Platformu’nda OHAL, KHK’lar ve 2017 yılında Türkiye’nin Parlamenter yapısını Başkanlık sistemine dönüştüren Anayasa referandumunda “Hayır” kampanyası için çalıştım.  Bir başkası, KHK’lılar arasında iletişimi sağlamak üzere pek çok şehirde Whatsapp Grupları kurulmasıdır. Ben de Ankara ve İstanbul KHK Grubuna üyeyim ve KHK’-lı-larla ilgili kamuoyunun dikkatini çekmek için bazı gösteriler ve twitter kampanyaları yapıyoruz. Daha önce söylediğim gibi hem tematik birliktelik hem de dostluk ilişkilerim dolayısı ile hayatımda çok önemli yeri olan Başkent Kadın Platformu kapandı. Birbirimizi yüzde yüz yansıtan arkadaş grubu olmaktan çıkmaya başlamıştık zaten ama 15 Temmuz darbe teşebbüsünden sonra farklı görüşlerimiz arttı. KHK ile işimden atıldığım için Platformu korumak adına Yönetim Kurulu’nda olmamak daha uygun geldi ama aynı sırada aidiyet olarak, emek vermek olarak Platform ile asla karşılaştıramayacağım Barış Vakfı ve yeni kurulan Hak İnisiyatifi Derneği’nin yönetim kurulunda olmamın da bir sakınca oluşturmamasına dikkat etmem, değişen durumlar adına da çok şey söylüyordu. Aslında Başkent Kadın Platformu resmi olarak 2018 yılında kapandı ama üyeleri arasındaki dostluk ve yakın ilişki nedeniyle son birkaç senedir zorlukla devam ediyordu zaten; çok hayati konularda üyeleri arasında zıt görüşlerin olduğu bir tüzel kişiliğin sürdürülmesi çok zordu.

Bir başka bitiş ve yeniden başlangıç ise Barış Sürecinin bitmesinden sonra çatışmaların başlaması ve şehirlerde aylarca süren sokağa çıkma yasakları ve ağır silahların kullanımı sonrasında raporlar hazırlayan Mazlumder’den, önce askerlerin rahatsızlık duyması, sonra da hükümet çevreleri tarafından çeşitli şekillerde Mazlumder’e müdahale edilmesi ile olağanüstü toplantı yapılarak yirmi dört şubeden on altısı kapatıldı ve tüm bu şubelerin üyeleri fesh edildi. Kapatılan bu şubeler Hak İnisiyatifi Derneğini kurdu,  ben de burada Genel Sekreterim. Bu çerçevede insan hakları gündemini takip ediyoruz, ihlalleri dile getiriyoruz, kamuoyunu oluşturmak üzere raporlar ve hatta Youtube kanalımızla görüntülü yayın yapıyoruz.

Hayata nasıl baktığıma gelince, büyüklerimizin başka bir bağlamda söyledikleri “ne oldum dememeli ne olacağım demeli” sözünü çok hikmetli buluyorum. Bugün benim bazıları ile çok yakın olduğum bazılarını uzaktan tanıdığım pek çok şahsı, düşünme ve davranış konusunda kendilerini tanıyamayacakları bir konumda görüyorum. Daha hakkında suçlama yapılmamış, hakkında iddianame yazılmamış, yani masum olduğunu düşünmemiz gereken -iki yıl sonra da zaten göreve iade edilen-Matematik Öğretmeni Gökhan Açıkkollu’nun gözaltında vefat etmesi üzerine, İstanbul Beyefendisi sıfatı ile anılan İstanbul Büyükşehir Başkanı rahmetli Kadir Topbaş’ın “hainler mezarlığı” tahsis etmesi ve ailenin koca Türkiye’de cenazeyi nakledecek yer ve cenaze namazını kıldıracak imam bulamaması, kendileriyle aidiyet bağı kurduğum insanların yaptıkları veya duyarsız kaldıkları böyle pek çok hususlar nedeniyle, şaşkınlık ve üzüntü içinde yaşadıklarımın tek izahı Mülk Suresinde ifade edilen “hanginizin daha iyi ve güzel olacağını, davranacağını denemek için ölüm ve hayatı yarattı” mealindeki ayet-i celiledir. Aynı durum ve davranışın bazı insanlar için büyük suç bazıları için hiçbir sonuç doğurmayacak bir husus olarak kabul edilmesi, “adamına göre muamelenin” her düzeyde gözümüzün önünde cereyan etmesi ve bütün bunların ideolojik, kültürel ve yaşam tarzı olarak yakın olageldiğim insanlar tarafından yapılıyor veya umursanmıyor oluşu büyük bir hayal kırıklığı oluşturuyor ama aslında başka açılımlara da yol açıyor. Daha önceden daha ideolojik ve yaşam tarzı açısından homojen birliktelikler içinde bulunurken bu günlerde daha heterojen karma grupların Türkiye’nin geleneksel fay hatlarını silikleştirerek birlikte çalıştıkları bir düzlem ortaya çıkıyor. Temennimiz ve duamız bu birlikteliklerde “hak”kı tavsiye etmektir.

-Bir dua olarak dileyelim, âmin diyerek. Hayat, ne 28 Şubatlara sığar, ne KHK’larla durdurulabilir, diye de ekleyelim değil mi, tarihen denk gelen tevafuku da anarak…

-Biliyorum, seni çok yordum, arkadaşım, dostum, Hocam. Çok ama çok teşekkür ederim.

 

Bu yazıda yer alan fikirler yazara aittir. Farklı Bakış’ın bakış açısını yansıtmayabilir.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Önerilen Yazılar

Hayat, 28 Şubatlar ve KHK’lardan Daha Güçlü ve Bereketlidir” burada 2 adet yorum var.

  1. Sevgili Fatma Hanım’cığım, sizi uzun yıllardır tanıyor olmama rağmen röportajı ilgiyle ve bir solukta okudum. Uzun ama dolu dolu bir söyleşi olmuş. İyi ki sizin gibi bir dostum var. Benim gözümde siz, her daim istikrarlı, cesur, çalışkan, fedakar, mütevazı, neşeli birisiniz. Satırları okurken yüzüme, bazen küçük bir tebessüm bazen de acı dolu bir ifade yerleşti. Şu an ise gözlerim yaşlı… Onurlu hayat mücadelenizde Rabb’im yar ve yardımcınız olsun. “Malezya izlenimleri, siyaset, güncel siyaset ve iktidar” ile ilgili değerlendirmelerinizden de – Platform’da birlikteyken olduğu gibi- çok istifade ettim. Muhabbetle…

  2. Uzun ama gerçekten zaman ayırıp okunması gereken ; daima,güçlünün değil haklının yanında nasıl olunur, elinden geldiğince nasıl hak aranırın canlı bir örneği olmuş bu söyleşi.
    Anneannesinin taa o dönemlerde gösterdiği cesarete de hayran oldum.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir