Ali Bulaç Yazdı: Ahen Aten

22.09.2022

Mısır tarihinde üzerinde pek az durulan bir din devrimi vuku bulmuş ki, dinler tarihi açısından hayli önemli. “Amarma devrimi” adı verilen bu devrimin başlatıcısı ve yürütücüsü Dördüncü Ahen Aten (İhnaton)’dir (M.Ö 1375-1350). Tarihçiler Mısır’da Ahen Aten’un ilk muvahhid (tevhid inancına bağlı) kral olduğunu söylüyorlar.

Ahen Aten, 1388 yılında dört kız çocuğunun babası Amenhotep ile annesi Tiy’in çocuğu olarak dünyaya gelir. Babası 1375’te ölünce 13 yaşında tahta geçer, 19 yaşında paganizma karşı büyük bir savaş başlatır. Başlangıçta Ahen Aten’in amacı babası üzerinde nüfuz kurmuş bulunan Amon tapınağı rahiplerinin kendisi üzerinde de kontrol sağlamalarını önlemek, daha geniş çerçevede siyasi iktidarı ve idareyi din adamlarının tahakkümünden kurtarmaktır.

Amon-re tapınağı XVIII. Hanedan süresince hayli büyümüşlerdi, özellikle Hiksosların kovulup Mısırlıların artık bir Teb’li tarafından yönetilmesinden sonra tapınak cesametini ve gücünü on katına çıkarmıştı, tanrılar ve onların dilini konuşan din adamları devlet işlerine daha çok karışmaya başlamışlardı; Amon Rahibi’nin statüsü Mısır kralından hemen sonra geliyordu. Tabii ki zamanla rahiplerle iktidar sahipleri arasında ciddi bir rekabet ve çatışma baş gösterdi.

Yeni Kral tahta geçtikten sonra paganizme ve çok tanrıcılığa karşı tevhid adına çetin bir mücadele başlatmak gerektiğini düşünür. Çünkü paganizme ve putçuluğa karşı başarı kazanmadıkça, süregelen rahip tahakkümüne ve sömürüye son verilmeyeceğini biliyordu.

Böylece Ahen Aten Amon tapınağına karşı büyük bir mücadele başlatır, hareket noktası tevhid inancını yerleştirmektir. Bundan önce Mısır’da din adamları din kurar ve yürütürlerken, Ahen Aten, kral sıfatıyla ilk din kurucu olarak tarihe geçer. Dördüncü Ahen Aten’in hedefinde bütün versiyonları ve ifade biçimleriyle paganizm yatar. Bir inanç ve din olarak paganizmi tümüyle yasaklar, pagan ritüel ve inançları ifade eden bütün sembolleri, heykelleri, putları ortadan kaldırır, yeni ibadethaneler açar, böylelikle tevhit inancını Mısır’a hakim kılmak ister. Kendi heykeli veya resminin yapılmasına da izin vermez, çünkü ona göre heykel ve resim putçuluğa kapı aralar. Bu çerçevede ismini değiştirmiş, asıl ismi Dördüncü Amenhotep olduğu halde Ahen Aten olarak değiştirmiştir, babasının da isminin yazılı olduğu binalardan ismini sildirmiştir. Amenhotep (Amon memnundur) iken, yeni ismi Ahen Haten (Aton’a hizmet eden) olur. Kendisine hizmet edilen tek varlık, ona hizmet eden kul yani (Tanrı’nın kulu) Arapçası ile Abdullah.

Aten, parıldayan ışığı, özellikle her tarafı aydınlatan güneşe atıftır. Bazıları Ahen Aten’in güneş kursunu yüceltip ona taptığını iddia etseler de, söylemindeki “güneş”in bir metafor olduğunu düşünmek mümkün. Nasıl ki güneş etrafındaki bütün cisimleri, varlıkları aydınlatıp onlara enerji veriyorsa, bir olan Tanrı da bütün varlık alemini aydınlatır ve onlara hayat verir. Güneş metaforunu kullananlar her zaman güneşi tanrı katına çıkarmazlar, söz gelimi daha sonraları sudur teorisini savunacak olanlar, varlık aleminin tanrıdan sudur ettiğini anlatmak istediklerinde bunu ışığın güneşten sudur etmesi, taşması olayına benzeteceklerdir.

Her bildiriminde söylediği anahtar cümle şudur:

“Birden fazla ilah yok, dolayısıyla ilahlar (tanrılar) yok,

tek bir ilah vardır,

O’ndan başka tanrı da yoktur.”

Yeni dini yaymak amacıyla biri başkent Teb’ten 500 km. uzakta Nil kenarında, ikincisi Suriye’de, üçüncüsü de Habeşistan’da olmak üzere üç şehir kurar. Yeni inşa ettiği tapınakların Amon tapınağına benzememelerine dikkat eder, resmi yazışmalarda ve kararnamelerde halkın dilini kullanır, ağır, anlamsız protokol seremonilere son verir.

Kelami öğretisi tek Tanrı’dan fışkıran yaşama sevincinin her yana yayılması, dinin külfetlerden, meşakketlerden kurtarılması, dini hayat ile tabiatın ahengi arasında ilahi bir uyumun sağlanmasıdır. İnsanlar hep aradıkları mutluluğu ancak bu sayede bulabileceklerdir. Bu çerçevede hayatın evrensel/külli kaynağını güneş kursu sembolize ediyordu.

 

Her şeyin yaratıcısı, kadının içindeki tohumu yaratan O’dur

Cenine O can verir

Doğuma ve büyümesine O göz,  kulak olur

Tıpkı bir kuş yavrusuna soluk (nefes) verip koruduğu gibi

Eserlerin ne kadar çeşitlidir

İnsanların önünde gizli duruyorlar

Ey sen tek Tanrı, senin dışında başka tanrı yok

Bütün ülkeleri, bütün erkekleri ve kadınları Aton yarattı

Ve her birini ihtiyacını gözeterek yeril yerine koydu

Dünya senin sayende varlığını sürdrüyor

Herkes aşını (rızkını) buluyor.

 

Bu harikulade ilahinin özet cümlesi Son Peygamber’in diliyle şöyle tekrar edilecektir:

La ilahe illallah!

Tarihçiler Ahen Aten’in ilahisi ile Davud aleyhisselama (M.Ö. 1040-970) ait Mezmurlar’dan 104. Mezmur arasında şaşırtıcı benzerlikler buluyorlar. İkisi arasında tabii ki muazzam bir zaman arkı var. Lakin bu, peygamberlere gelen vahiyleri kadim Sümer, Mısır veya Mezapotomya dinlerinden, kült kültürlerinden bir tür intihal veya etkilenme gibi görenlerin iddia ettiklerinin aksine hepsi aynı ve tek pınardan fışkıran ilahi tebliğler, bildirimlerdir ki, bu kaynak tarih boyunca tekrar edegelen vahiy pınarıdır.

Ahen Aten, Amon dininin esaslarından beslenen her türden hurafe ve batıl/boş inançlara karşı da savaş başlatır. Ona göre halkı uyutan en önemli enstrümanlar din adamlarının tekrar edip durduğu hurafe ve boş inançlardır. Hurafeler doğru/sahih dinin özünün üstünü örttüğü gibi din istismarcılarının elinde en etkili silah olarak kullanılır.

Savaşa karşı olan bu kral, toplumlar/halklar arasında iyi niyete ve karşılıklı anlayışa dayalı kardeşliğin tesis edilebileceğine inanıyor, bu yüzden elinden geldiğince komşu krallıklara karşı savaş açmaktan kaçınıyordu. Ne var ki kendisi savaş taraftarı değilse de savaş yoluyla güç ve servet peşinde olanlar onunla aynı düşüncede değildi. Nitekim onun barışçı dini, Mısır’ın Asya’daki hakimiyetini kaybetmesine yol açmakta gecikmedi. Bir neşidesinde şöyle diyordu:

 

Suriye ve Nubiye memleketinde

Mısır diyarında

Herkese layık olduğu yeri seçersin

Ve bunlara bütün ihtiyaçlarını verirsin.

 

Hakkında sahip olduğumuz bilgiler ölürken cenazesiyle birlikte mezara gömülen 350 yazılı kerpiçe dayanır, çünkü ölümünden sonra tekrar paganizmi resmi inanç ilan eden Amon rahipleri onunla ilgili her türden bilgi ve bulguları silip yok etmişlerdir.

Asilzade zümresi reformlarını desteklemişlerse de Amon tapınağı rahipleri ve geleneksel din adamları sınıfı yeni dine hiçbir zaman hayırhah bakmayıp günün birinde karşı saldırıya geçecekleri zamanı beklemeye koyulmuşlardır. Asilzadelerin onun dinini desteklemelerinin iki sebebinden biri, bir bölümünün sahiden onun dinine ihlasla inanıp bağlanmaları, diğerlerinin ise geleneğe göre saray memurları ve asilzadelerin “kralın dininden olma” mecburiyeti.

Ahen Aten öldükten sonraki tekrar paganizm Mısır’a hakim konuma geçti. Onun yerine tahta geçen üçüncü damadı Tut-ank-aten Amon tapınaklarının rahiplerine teslim olup Ahen Aten’in reformlarına karşı Mısır’da büyük bir tasfiye hareketi başlattı. (Daha geniş bilgi için bkz. Ömer Rıza Doğrul, Dinler tarihi, İnkılap Kitbevi, İstanbul-1947, s. 52-70. Mircea Eliada, Dinsel inançlar ve düşünceler tarihi, Çev. Ali Berktay, Kabalcı, 2. Bsm. İstanbul-2007, s. 132-134.)

Amon rahipleri ve yeni yönetimin elemanları ondan kalan kitapları yaktılar, ibadethaneleri tahrip ettiler, tevhidi çağrıştıracak her nesneyi yok ettiler. Kısaca beşer hafızasının hatırlayabileceği tek bir iz bırakmamaya çalıştılar; bununla da yetinmeyip Ahen Aton’u “sapkın firavun” ilan ettiler.

Bu tevhitçi kralın şirk karşıtı dini savunurken Allah’tan vahiy alan bir peygamber miydi, yoksa kendisinden önce gelmiş bir peygamberin tebliğini devam mı ettiriyordu sorusu hayli önemlidir. Belki de her iki ihtimal mümkündür.

Bilim insanları açısından baktığımızda, mezarında bulunan tabletler olmasaydı, belki de böyle bir kralın yaşamadığına, yaşamışsa bile yeni bir dini tebliğ edip çok tanrıcılığa ve putçuluğa karşı tevhid inancını yayma çabasını gösterdiği bilgisine sahip olmayabilirdik. Konu üzerinde çalışan bilim insanlarına göre Ahen Aten’den sonra Mısır dehasının parlak dönemi son ermiş oldu.

Ahen Aten hakkında bunları yazmamın sebebi, Hz. İbrahim, Hz. Musa ve Hz. İsa’nın tarihsel şahsiyetler olmayıp mitolojik varlıklar olduklarını öne süren sözde bilim adamlarının ne kadar temelsiz olduğuna değinmekti. Geçmişin derinliklerine doğru gidildikçe, zamanında vuku bulmuş büyük olaylar ve olgular hakkında yazılı belge veya somut kanıtlar (resim, kazı, buluntu, nesne) bulmak zorlaşır; bulunabilenler de belli bir paradigmadan okuma yapan bilim insanlarının bunlara dayanarak yazdıkları senaryolar, kurgusal hikayeler “bilim” olarak takdim edilir. Bu evsaftaki bilim insanlarının iddiaları ağır bir zihni pozitivist hastalığın belirtisidir.

Ahen Aten’in mezarında bulunan tabletler olmasaydı belki onun tevhidçi bir kral olduğunu bilmeyecek; belki Amon din adamlarından kalma bilgileri referans alacak olsaydık onun “sapkın bir firavun” olduğunu düşünecektik.

Bu açıdan peygamberlerin somut kanıt bırakmaları veya bırakmamaları onların tarihsel varlıklarının kanıtı değildir. Onlarla tarih boyunca tekrar eden vahiy var ve en son gelen vahiy, yani Hz. Muhammed (s.a.)’e gelen vahiy bütün tartışmalara son noktayı koymak üzere kayda geçirilmiş, yazılı belge (âyât) olarak günümüze kadar gelmiştir.

Ali Bulaç’ın Tüm Yazıları

Önerilen Yazılar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.