Ali Bulaç Yazdı: Ayların Efendisi

15.04.2023

“Bizden öncekiler”e, bundan binlerce sene önce yaşamış insanlara farz kılınmış (2/Bakara, 183) bir ibadeti bizim de yerine getiriyor olmamız tarifsiz bir heyecan veriyor. Oruçla kadim bir geleneği devam ettiriyoruz, bu önemlidir. Yukarıda işaret ettğimiz gibi, Araplar “Ramazan orucu”ndan önce Aşure orucu tutarlardı. Hicret’in 2. yılında Ramazan orucu farz olunca, Aşure orucu tercihe bırakıldı. Aşura orucu, kesin değilse de oruç ibadetinin en azından Nuh aleyhisselamdan beri bilindiği ve yerine getirildiği yolunda bize bazı telkinlerde bulunmaktadır. Denebilir ki üç semavi (İbrahimi) dinde ortak olan ibadetlerin bir bölümü Adem’den başlamak üzere hem her peygamber tarafından tebliğ edilmiş hem de her zaman bilinegelmiştir.

İslamiyet “kemale erdirilmiş bir din, yani ed Din olması” (5/Maide, 3) hasebiyle hem amaçsal bir değer olarak bu arınmayı içeriyor, hem de bize en mütekamil şeklinin ne olduğunu gösteriyor.

Bu çerçevede namaz kılmak, kurban kesmek, zekat vermek, Allah’ın Evi’ni ziyaret etmek ve oruç tutmak sadece Müslümanlar’a özgü bir ibadet değildir, semavi bütün dinler temelde aynı ibadetleri -biraz değişik formlarda olsa dahi- öngörmüşlerdir. Bu açıdan bakıldığında, tarihte akıllara durgunluk veren bir süreklilik var. Bize farz kılınmış belli başlı ibadetlerin Nuh aleyhisselamdan İsa aleyhisselama kadar her peygambere emredilmiş olması tarih içinde çeşitli formlara (şeriat, menasik ve minhac) bürünmüş olan dinlerin aşkın birliğine işaret ediyor.

Nuh, İbrahim, Musa, Davut, İsa ve diğer peygamberler (a.s), hiçbirini diğerinden ayırmayız (2/Bakara 285); bizim de peygamberlerimizdir. Hz. İsmail bizim ceddimizdir, onun kardeşi Hz. İshak da öyledir. İsmail’in ve İshak’ın çocukları ortak ataları İbrahim aleyhisselam’da buluşurlar. Bu iki koldan gelenler nihayette amca çocuklarıdır. Hz. Muhammed (s.a.) nübevvetin mührüdür (Hatemü’n nebiyyin 33/Ahzab, 40). “Mühür” demek sadece peygamberlik zincirinin son halkası, bitişin damgası demek değil; bunun yanında kendisinden önceki her peygamberin tebliğ ettiği dinin ve öğrettiği şeylerin tasdik edilmesi, üzerine mühür vurularak “evet, onların söyledikleri doğrudur” denip teyid edilmesi demektir de. Bundan dolayı İslamiyet sadece “bir din” değil, aynı zamanda “ed-Din”dir, yani kendisinden önce vahyedilmiş dinlerin özlerini, hikmet ve doğru öğretilerini ihtiva edip bugün de devam ettiren külli, evrensel ve beşeriyetin tarihinde sürekliliği koruyan son ilahi tebliğdir.

Oruç zamanı Allah’ın rahmetinin daha kesif, neredeyse hissedilir ölçülerde yeryüzü ve insan ruhu üzerinde tecelli ettiği günlerdir. Taberani’nin Mucemü’l-Evsat’ında Ramazan “Allah’ın ayı (Şehrü’llah)”  olarak geçer. Ebu Said’ten gelen bir rivayette Ramazan’a “Ayların efendisi (Seyyidü’şşuhur)” denir. Bu ayda yer ve gök adeta kıyama durur. Tecelli eden rahmet ve merhametten bütün canlılar, kendi kapasiteleri ve ihtiyaçları ölçüsünde istifade eder. Öyle ki, bir Hadis’te buyrulduğu üzere: “Her iftar vaktinde Allah tarafından (cehennemden) azad edilen kimseler bulunur. Bu, (Ramazan’ın) her gecesinde olur.” (İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte, Hds. No: 522)

Hiç şüphesiz diğer ibadetler gibi oruç da sıradan bir seremoni, gelişigüzel yerine getirilmesi gereken bir ritüel değildir. Onun anlam dünyasına nüfuz etmeyi başaramayanların elinde önemli bir şey kalmaz: “(Oruçlu insan) Eğer yalan söylemeyi ve yalanla amel etmeyi bırakmıyorsa, Allah’ın onun yemesini ve içmesini bırakmasına ihtiyacı yoktur.” (Buhari, Savm, 8; Ebu Davud, Savm, 25).) Resulüllah (s.a.)’a “Falan kimse geceleri ibadetle geçirir, gündüzleri oruç tutar; ama komşularına eziyet ediyor” denilince, şöyle buyurdu: “-O kimsede hayır yoktur, cehennemdedir.” (Ahmed İbn Hanbel, Müsned, ll, 440) Ne ilginçtir, ihlasla sadece Allah için tutulan orucun faydası insanlaradır.

Bir aylık oruç süresince ruh ve beden eşzamanlı olarak terbiye edilir. Bir şeyi çok arzuluyor olmamıza rağmen, ona karşı kendimizi tutmamız, isteklerimizi dizginlememiz, bir yandan kalbimiz üzerinde tutmuş pası siler ve gönül aynasını parlatır, diğer yandan başkalarını daha iyi anlamamıza yardımcı olur. “Her bir şeyin zekatı vardır. Bedenin zekatı oruçtur.” Muhrız’in rivayetinde şu ilave var: “Oruç sabrın yarısıdır.” (Kütüb-i Sitte, Hds. No: 551.)

Zekat malı arındırır, kirlerden temizler. Tüketim toplumunun yaygın kültürel alışkanlıkları çerçevesinde her şeyi istemeye, tüketip bitirmeye şartlanmış bedenlerimiz oruçla zekat öderler. Sabır, kararlılık, dayanma gücü ruhu terbiye eder. Ruhun sabrı kişiliğin direncidir. Yemek bedeni besler, oruç ruhu. Ruhun yeterince ve gerektiği gibi beslenebilmesi için bir süre bedenin beslemeden geri durması gerekir. Oruç bedenin besinlerden bir süre geri durduğu zamandır.

Schopenhauer, vahşi bir çöle benzettiği dünyada vaha sayılabilecek küçücük bir alanın sevgi, ahlak ve sanat olduğunu düşünüyordu ama bedenin de zevk almak için yaratıldığını iddia ediyordu. Bu iki önerme arasında bir çelişki var. Zira bedenin maddi şeylere duyduğu arzu ve iştiyakın sebebi, canlının hayatını idame ettirmesini sağlamaktır, bu zaruridir ve İslam fıkhındaki karşılığı “zaruriyat/haciyat“tır. Ölçülü, hatta mümkünse az zevk ve lezzet alındığında bedende içkin bulunan ilahi tabiat dünyevi tabiatın üstüne çıkar ve belki o zaman sevgi, ahlak ve sanat –buna felsefe, edebiyat, bilgi vb. etkinlikleri de ekleyebiliriz- gerçekleşmiş olur. Kısaca yüksek amaçlar için yaşamak için ölçülü yemekle yetinmek gerekir, yemek için yaşamaya başlandığında bugünkü aldırışsız, zevkperest, bencil ve hedonist yaratık çıkar. Oruç bu amaçla bedenin terbiye edilmesini sağlayan güzel bir ibadettir.

Fecrin doğuşundan güneşin batış anına kadar kişinin yemeden, içmeden ve cinsel ilişkiden kesilmesi orucun en mütekamil şeklidir. Hastalık, yolculuk gibi mücbir bir sebep olmaksızın kişi kendi bedenini gün boyu perhize tabi tutar, bunu aralıksız senede bir ay sürdürür. Ancak sadece protein almamakla oruç tutanlar da var. Yukarıda değindiğimiz üzere orucun Kur’an’da zikredilen bir başka türü, bugünkü tabirle insanın “susma hakkı”nı kullanarak hiç kimseyle hiçbir şey konuşmaması, çok gerekli ihtiyaçların karşılanması için meramını el kol hareketleri veya bir takım remizlerle ifade etmesidir. Hz. Zekeriya’nın talebi üzerine ona verilen ayet” bu türdendir: “Senin ayetin üç gün insanlarla konuşmamandır.” (19/Meryem, 10.) Hz. İsa’yı babasız doğruna Meryem’e Cebrail’in önerdiği oruç da böyledir: “Artık ye, iç, gözün aydın olsun. Herhangi bir insana rastlarsan ‘Ben Rahman’a oruç adamıştım’ de ‘bu yüzden bugün hiç kimseyle konuşmayacağım.” (19/Meryem, 26.) 

Bundan başka Hz. Davud’un gün aşırı oruç tuttuğu oruç vardır ki, Peygamber Efendimiz (a.s)’in buyruğuyla “bundan üstün oruç yoktur“. Hayat boyu oruç tutanlar var ki, buna “Savm-ı dehr” denir. İslamiyet’te Savm-ı dehr orucu olmadığı gibi, Peygamber Efendimiz (s.a)’in tavsiye etmediği oruç makbul ve muteber değildir. Oruç “sayılı günler”dir (2/Bakara, 187).

Diğer ibadetler gibi orucun da ruh ve beden sağlığına önemli katkılar yaptığını sıkça duyarız. Kuşkusuz kimi insanların düzensiz beslendiği, kimilerinin obur Romalılar gibi tıka basa yediği bir dünyada gün boyu süren perhizin beden sağlığı üzerinde önemli etkileri var. En başta ciğerler bir ay süren bayram yapar. Diğer organlar da Ramazan boyu bir tür nadasa çekilir, toparlanırlar. Ramazan orucu, bedenin kendini rektifiye ettiği aydır.

Bütün bunlar doğru olmakla beraber, oruç ve diğer ibadetler “sadece sağlık, bedensel ve ruhsal gelişme” gibi aşkın (ilahi-müteal) hiçbir boyuta ucu açılmayan kendinden menkul hikmetlerle sınırlandırıldığında, ibadetler ve din zaman içinde kendi müntesiplerinin bilincinde tamamen maddi ve dünyevi bir kimliğe bürünür.

Oruç ibadetinin kişinin kendi nefsine dönük belirgin özellikleri yanında medeniyet tasavvuruyla ilgili  bir yönü vardır.  Bugün hala Türk hamamlarında kullanılan kurnaların Romalılardan kaldığı bilinir. Güç, iktidar ve servetin doruğuna ulaştığı zamanda Romalılar, gücü, yemeği ve şehveti fetişleştirme yoluna saptılar. Aşırı yemek ve çığırından çıkmış cinsellik birbirini tetikler, bunlar tabii sınırları dahilinde tutulmadıklarında sadece manevi hayatın dengesi değil, toplumsal/beşeri hayatın düzeni de bozulur. Romalıların yemeğe olan düşkünlükleri öyle boyutlara vardı ki, saat başı tıka basa yemek yiyen, daha doğrusu kendini yemek yemekten alıkoyamıyan yüksek sınıftan insanlar, yediklerinin makul bir zamanda ve doğal yollarla  hazmedilmesini beklemeden çıkarmaya başladılar. Kurnalar her konakta tıka basa yiyen soyluların hindi tüyüyle kusarken kullandıkları taştan, mermerden kaplar oldu.

Bugün de refah toplumlarında en büyük sorun fazla kiloların atılmasıdır. İnsanlar Romalılar gibi kurna kullanmıyor ama, fazla kiloların atılması için muazzam bir sektör kurulmuş bulunuyor, her sene bu amaçla milyarlarca dolar harcanıyor. Romalılar gibi modern insan için de oruç büyük bir tedavidir.

Ne Hint çilecileri gibi nefsin bütünüyle öldürülmesi için arzuya karşı açılmış savaş, ne de hedonist, tüketici ve açgözlü modern kültürün kışkırttığı istek ve tutkuların egemenliğine boyun eğmek. Savm-ı dehr’in yasaklanmasının bir sebebi, sadece insan gücünü aşan limitler değil, fakat aynı zamanda yemek, içmek ve meşru cinsellikle yaşanacak olan sevincin yok edilmemesidir. Her şeyin kendi itidalinde seyrettiği insani durumlarda başarılmış zorlu bir ibadet sonunda, yemek sadece hak edilmez, aynı zamanda hayatın iç derinliğinde bir şenliğe ve sevince dönüşür. Yemek, içmek ve meşru cinsellik üzerinden Allah hatırlanır, bağışı önünde şükredilir. İftar sofraları bu yüzden daima küçük ölçekte şölenler olmuştur. Yoksa “iftar ile Allah’a kavuşma“ arasında kurulan ilişkiyi (Buhari, Savm, 2) başka nasıl anlamlandırabiliriz?

Oruç, hilalin görülmesiyle başlayan içe doğru bir yolculuktur. Hilal ilk işaret, ilk komut hükmünde önemli bir sembol, yol ve yön gösterici bir semboldür. Tabii ki Ramazan orucunun başlangıç ve bitişini “rü’yet”in dışında bazı yollarla tespit etmek mümkündür. Ancak bu hiçbir zaman “Rü’yet-i hilal”in önemini azaltmaz. Sanki en belirgin olarak afaki olan ile enfüsi olanın, tıpkı zahir ve batın gibi birinin diğerinin iç anlamı veya dışa vurumu olması (zuhur ve tezahür) oruç ibadeti sayesinde mümkün olabilmektedir: “Allah’ım! Hilal üzerimize güvenle ve imanla, esenlikle ve İslam’la doğsun. Ey hilal! Benim Rabbim ve senin Rabbin Allah’tır.” (Tirmizi, Deavet, 52.)

Yolcunun rahat yol alabilmesi biraz da yükünün hafif olmasına bağlı. Bedenin düzenli bir perhize tabi tutulması, yolculukta yükü hafifletir. Elbette beden ruh üzerine bindirilmiş bir yük değildir, ama ilahi tabiatımız, dünyevi tabiatımız olan bedende mündemiç olup devamlı bir şekilde  onu menşeine, asıl yurduna dönmekten alıkoyan dünyevi bağlardan, kayıtlardan, yüklerden kurtulmak ister. Riyazet, perhiz, i’tikaf ve oruç, beden yükünü hafifletir, kalbin üzerinde birikmiş bulunan pasları siler, kalp bir ayna gibi parlamaya başlar. İnsan, kalbinin iç dünyasını kendi kalb gözüyle görmeyi başarmadıkça kendisi hakkında hiçbir bilgiye ve doğru dürüst bir fikre (Ma’rifetünnefs’e) sahip olamaz.

Oruç kalbin üzerindeki pasların silinmesini sağlayan ve pasları silindikçe parlayıp varlık aleminin sırlarını yansıtmaya başlayan kalbin içinde yaşanan manevi bir tecrübedir. Bu tecrübeyle elde edilen hasıla, hem varlık yapısının temel ilkeleri hem de dinin ebedi ve evrensel hükümleriyle tetabuk halindedir. Bu ruhi iştirakle yaşanan tecrübenin bizi getirip bıraktığı menzil ile bizim varlık yapımızın mahiyetinde gerçekleşen istihaleler birbirleriyle yakından ilgilidir.

Ali Bulaç’ın Tüm Yazıları

Önerilen Yazılar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.