Ali Bulaç Yazdı: Kitap Ehline Karşı Tutum

26.04.2024

Müşriklere karşı takip edilecek tutumu belirleyen şey, müşriklerin muahid veya muharip olması iken ve bununla bağlantılı kişinin İslam dinini reddetmesi veya şirk içinde olması onun öldürülmesine hukuken meşru gerekçe teşkil etmez iken, şu veya bu dine, özellikle Yahudi ve Hıristiyan din mensuplarına karşı Kur’an-ı Kerim’in ve Hz. Peygmaber (sa.)’in Sünnet’nin hükmü nedir?

Al-i İmran suresinin üç ayeti konuya açıklık getirmektedir:

Onların hepsi bir değildir. Kitap ehlinden bir topluluk vardır ki, gece vaktinde ayakta durup Allah’ın âyetlerini okuyarak secdeye kapanırlar. Bunlar, Allah’a ve âhiret gününe imân eder, maruf olanı emreder, münker olandan sakındırır ve hayırlarda yarışırlar. İşte bunlar salih olandardır. Onlar hayırdan her ne yaparlarsa, elbette ondan yoksun bırakılmazlar. Allah muttakileri bilendir. “ (Al-i İmran, 113-115)

Onların hepsi bir değildir” Yahudi ve Hıristiyanlara karşı toplu bir ret ve ebedi bir düşmanlığın söz konusu olmayacağını hükme bağlar, özcülüğü reddeder, başka bir deyişle şu veya bu dine mensup gayrımüslimlerde ebedi ve değişmez kötü bir öz yoktur, öyle olsaydı hiçbir gayrımüslime hidayet kapısı açık olmazdı.

Bu hüküm, İslam bakış açısından antisemitizmin hiçbir versiyonuyla caiz olmadığını göstermektedir. Antisemitizm, Sami ırkından gelenlere, ama özellikle Yahudilere karşı, dinlerinden ve ırklarından dolayı nefret ve düşmanlık beslemek, onları özlerinde var olduğu varsayılan bir tür ontolojik kötülük dolayısıyla aşağılamak, dışlamak ve ötekileştirip şeytanlaştırmaktır. Kur’an-ı Kerim, açık bir biçimde Yahudilerin dinini reddetmez, son ilahi tebliğe davet eder ama hidayete icbar etmez, kutsal kitapları Tevrat’ı menşei itibariyle Allah’ın vahyi kabul eder, Hz. Musa ve diğer İsrailoğulları peygamberlerini över, bize de onlara inanmamızı emreder (2/Bakara, 285). Yahudiler beşer türümüzün üyeleri olarak Adem ve Havva’nın çocukları ve Hz. İbrahim’in torunlarıdır. Biz Hz. İsmail’den, onlar Hz. İshak’tandır; sebebe dayalı şeceremiz dolayısıyla onlarla amca çocuklarıyız. Yahudiler için söz konusu olan akrabalık, kitapları İncil olan Hıristiyanlar için de söz konusudur.

Aramızda derin görüş ve inanç ayrılıkları varsa da, bizler İbrahim aleyhisselamın çocukları ve torunlarıyız (2/Bakara, 140). İbrahim Yahudi veye Hıristiyan değildi, O bütün insanlığı Allah’ın birliğine davet eden hanif bir müslümandı. Hz. Muhammed (s.a.) de son elçi olarak insanları İsrailoğulları gibi bir ırka (Araplar’ın hakimiyetine) veya Hıristiyanların yaptığı gibi bir şahsa ( tanrılaştırılmış İsa) değil, tek bir Allah’a teslim olmaya davet etti; müslümanları şahsını tanrılaştırmamaları yönünde sıkı sıkı uyardı. O’nun daveti kendisinden önceki elçilerin davetiydi. İbrahim, İsmail, İshak, Yakup, Yusuf, Musa, Davut, Süleyman, İsa vd. bütün elçiler de (aleyhimu’s selam) aynı davette bulundular.

Kur’an-ı Kerim’in Yahudilere ve Hıristiyanlara yönelttiği temel eleştiri, tarih içinde şu veya sebeple kitaplarının bir bölümünü tahrif etmiş olmaları, peygamberlerine zorluklar çıkarmaları ve ellerindeki şeriata ve kitabın hükümlerine dahi yeterince riayet etmemeleridir. Tarihte Kitap ehli, elbette “din adamları” ve onlara tâbi olanlar, kitaplarına semantik müdahalelerde bulunarak anlamı tahrifata uğrattılar, hükümlerin illet ve maksatlarını suistimal ettiler. Modern çağda ise dini, maddi ve pratik hayatın dışına çıkarmak, başka bir ifadeyle marjinalleştirmek, özel hayata hapsetmek ve izafileştirmek sûretiyle kendilerini sekülerleştirdiler. Bu da tarihte yaptıklarının modern versiyonu oldu. Hz. Muhammet (s.a.), onları tekrar sahih kaynağa dönmeye davet etti, ona karşı geldiler, yanlış tutumlarında ısrar ettiler. İşte Kur’an, Kitap ehlini bu Hakka karşı tutumlarından dolayı eleştirmektedir.

Temel eleştiri buyken, Kitap ehli bir bütün olarak kötü insanlar değildir. Hepsi bâtıl üzere yaşıyorlar denemez. Muhammed Abduhun yerinde tespitiyle “dinlerinde var olduğu kadarıyla hak üzeredirler, bu dinlerinin tahrif olduğu gerçeğiyle çelişmez. Nasıl bir kısmı zayıf ve mevzu, bir kısmı sahih hadislere göre hayatını tanzim eden bir Müslümana biz yine de Sünnet üzere yaşıyor diyorsak, Kitap ehlinin elindeki kitapların bir bölümünün tahrif olması da öyledir.”

 İyilik, güzellik ve doğruluk hakikatin yansıyan tezahürleri olarak her insanın ruhunda mündemiç olarak bulunmaktadır. Kim olursa olsun, insanda hakikat sevgisi vardır ve bazen bu sevginin ışığını, temiz fıtratının/vicdanının sesini takip ederek iyilik, doğruluk ve güzellikler (ma’ruf ameller) yapar. Trajik sorun, insan ruhunun hakikat sevgisinden ve ışığından bütünüyle mahrum olması değil, hakikatin ortaya çıkmasını engelleyen karanlık perdelerle üstünün örtülmesi (küfür), bunun katmerleştiği oranda gözlerin perdelenmesi, kulakların tıkaması ve akleden kalbin mühürlenmesidir (7/A’raf, 179). Kapkaranlık bir perde olan küfrün insanın bu asli melekeleri üzerinde böylesine tahrip edici etkisi vardır. İnsanı hayat verici kaynaktan, aydınlatıcı ışıktan uzaklaştıran şey, vahye olan uzaklıktır. Tarihte Allah peygamberler göndererek, dönem dönem bu kaynağı fışkırtmış, insanın ruhunu ve hayatını aydınlatmıştır.

Bu ışığın bir kısmıyla hayatı algılayan Kitap ehli insanlar –samimi din adamları ve dini bütün Yahudi ve Hıristiyanlar- vardır ki, Kur’an bakış açısından bunları diğerlerinden ayırmak gerekir. Bu küçük topluluk “Ümmetün kaime“dir ve “salihler” olarak isimlendirilmektedir. Bunlar Allah’ın dinini ve hükümlerini hayatlarında ayakta tutmaya çalışan seçkin bir topluluktur. Bu topluluğu “kaim ümmet” kılan beş temel vasıf vardı ki, bunlar da:

  1. a) Allah’ın ayetlerini okumaları: Bunlar ellerindeki Tevrat ve İncil’i sürekli okuyor, hükümleri üzerinde tefekkür ediyor ve imkanları ölçüsünde kitaba göre yaşamaya çalışıyorlar.
  2. b) Secde etmeleri. Bu, (özellikle) gecenin belli saatlerinde huşu içinde Allah’a dua etmeleri, O’nun yardımını ve bağışlamasını dilemeleridir.
  3. c) Bunlar Allah’a ve ahiret gününe inanırlar ve birgün yapıp ettiklerinden dolayı hesap vereceklerini unutmazlar.
  4. d) İhlaslı Müslümanlar gibi Âl-i İmran, 104 ve 110. ayetlerde zikri geçen ma’rufu emrederler, münkerden sakındırırlar.
  5. f) Hayırlarda yarışırlar.

Bu beş vasfa sahip Kitap ehlinden grup için “Sevaün” denmesi, ahlaki açıdan tutarlı ve bir bütün içinde yaşamaları anlamına gelir. Çünkü “sevaün” kelimesi tesniyesi ve çoğulu olmayan bir kelimedir. Anlamı, yukarıda sayılan beş temel özelliğin bir insanda aynı anda toplanmış olmalıdır ki, bu sayede Kitap ehlinde kaim ümmetin üyesi sayılsın. Allah’ın ayetlerini okumayan, Allah’a dua etmeyen, Allah’ın birliğine ve ahiret gününe inanmayan, ma’rufu emretmeyen- kötülükten sakındırmayan ve hayırlarda yarışmayanlar bu kategoriye girmezler.

Müfessirler genel olarak bu topluluğun, Kitap ehlinden İslam’a girenler olduğunu düşünmüşlerdir. Razi‘nin aktardığı bilgilere bakılırsa, Cumhur-u ulema, bunların “Hz. Musa’ya ve Hz. İsa’ya inanan kimseler” olduklarına kail olmuşlardır. Rivayete göre, Yahudi olan Abdullah ibn-i Selam ve arkadaşları Müslüman olunca, Yahudi ileri gelenleri onları şiddetle eleştirmiş, İslam’a girmekle “hüsrana uğradıklarını” söylemişlerdir; bunun üzerine bu ayet inmiştir. Ata’ya göre ise ayet Hz. İsa’nın dininde olup Hz. Muhammed (s.a.)’i doğrulayan 40 Necranlı, 32 Habeşli ve 3 Bizanslı/Rum Hıristiyan hakkında inmiştir.

Ancak söz konusu topluluğun (kaim ümmet), Kitap ehlinden yukarıda sayılan beş vasfa sahip olan kimseler olması da kuvvetle muhtemeldir. Bazı kıraat imamları 115. ayetteki “Hayırdan her ne yaparlarsa“daki “yef’alun”u muhatap sigasıyla olmak üzere “ta” harfiyle, yani “taf’alun” olarak okumuşlardır. Buna göre bu, “Kitap ehlinden mü’minlerin fiillerinden söz ettim” anlamında mü’minlerin hepsini muhatap alan yeni bir hitap olur. Sonra yüce Allah “Yukarıda bahsedilen Kitap ehlinden mü’minleri de sizin cemaatinize (Müslümanlara) dahil ederek ‘Ey Mü’minler topluluğu, ne hayır işlerseniz ondan mahrum bırakılmayacaksınız” buyurmuştur. Bu durumda ayetin hükmü bütün mükellefleri içine almış olmakta, böylece ayet şu veya bu sınıf insana değil, bu beş vasfa sahip bütün insanlara hitap biçiminde anlaşılmış olmaktadır. Ebu Amr, ayeti her iki kıraatle okumuştur.

Onlar hayırdan her ne yaparlarsa, elbette ondan yoksun bırakılmazlar. Allah muttakileri bilendir.“Hayırdan her ne yaparlarsa ondan yoksun bırakılmazlar”da kullanılan “küfür” sözcüğü önemlidir. Bununla sanki içinden çıktıkları veya içlerinde yaşamaya devam ettikleri büyük topluluğun bariz vasfına bir ima vardır ki, bu, “Allah’ın ayetlerini inkar etmeleri” dolayısıyla küfre sapmış olanlardır. Ancak kendileri sayılan temel beş vasfa sahip kimseler olarak onlardan ayrılmışlardır, kaim ümmet vasfını kazanmışlar ve salihlerden sayılmışlardır. Dolayısıyla yapıp ettikleri “inkâr” edilmeyecek, ödülleri onlara eksiksiz ödenecektir. Eğer ayette sözü edilen topluluk Müslümanlar olsaydı, yaptıklarının karşılığını anlatmak üzere “küfr/inkâr” değil, “şükür” sözcüğü kullanılacaktı. Müslümanların hayırlı amellerinin karşılığı için kullanılan kalıp “Sa’yen meşkuran“dir. (Bkz. 2/Bakara, 158; 17/İsra, 19.) Küfür, örtü demek olmakla beraber, yoksun bırakmak, mahrum etmek anlamlarında da kullanılır, burada bu her iki anlamı arasında ince bir ilişki kurulmuş bulunmaktadır.

Bir nokta daha var: İnsan her ne yaparsa yapsın, yaptıklarının şahsı, hayatı ve geleceği üzerinde etkisi vardır. Bu yüzden Allah “iyiliğe karşı iyilik, kötülüğe karşı kötülük”le cevap verir. Öyle ki, iyilik veya kötülük “zerre miktarı” dahi olsa, bu böyledir (991 Zilzal, 7-8). “Allah muttakileri” bilir. Kimseyi unutmaz, haksızlık yapmaz, herkese kendi amellerine göre karşılık verir. Bu Yahudi ve Hıristiyanlar için de böyledir. Allah’ın Kitap ehlinden “kaim ümmet ve salihler” sınıfında ele aldığı bu topluluğa nasıl güzel bir karşılık vereceğini bilmiyoruz. Bildiğimiz bir şey varsa, güzel fiillerin karşılıksız bırakılmayacağı hususunun apaçık ortaya çıkmasıdır. Kur’an-ı Kerim, Kitap ehlinin içinde “aşırı olmayan, orta yol tutan (Ümmetün muktesidatun)” topluluk olduğunu belirtir (5/Maide, 66). “Et Tahrir ve’t Tenvir”in sahibi M. Tahir İbn-i Aşur, amellerinin karşılıksız kalmayacağı belirtilen bu topluluğun, “Allah’ın dini üzere dosdoğru yürüyen kimselerin kastedildiğini” söylemektedir ki, bizim de bu ayet çerçevesinde anlattıklarımızdan çıkardığımız sonuca göre bunların Kitap ehlinden kimseler olması gerekir.

İşte olumlu sıfatları belirtilen Kitap ehlinden bu topluluklarla insanlığın genel sorunlarının çözümü amacıyla diyalog kurulur; yaygın savaşlar, işgaller, etnik çatışmalar, etnik arındırmalar, cinsel sapkınlıklar, uyuşturucu, alkolizm, açlık, yoksulluk, baskı rejimleri, eşitsizlik, mülteciler sorunu, ekolojik dengenin sarsılması vb. hayati küresel konularda işbirliği yapılabilir. Diyalog, dinlerin karmasından çorba (mahluta) yapmak değil, din müntesiplerinin söz konusu sorunlar karşısında ortak sorumluluklar üstlenmesi; ma’ruf olan ortak yarar ve ortak iyi üzerinde ittifak edip, ortak kötü ve ortak zarar demek olan münkere karşı kelami-felsefi, ahlaki ve fiili mücadele vermeleri demektir.

  1. ayetle ilgili olarak Mukatil, “Şanı yüce Allah, Kitap ehlinin mü’minlerini anlattıktan sonra onların inkarcılarından söz etmektedir” der ki, bu yukarıda anlattıklarımızı teyit etmektedir. Buna göre söz konusu beş vasfa sahip olmayan, dolayısıyla “ümmeti kaimeden ve salihler”den sayılmayan diğer Kitap ehli insanlar, eğer mallarına ve sayısal çokluklarına güveniyorlarsa, yanılgı içindedirler (3/10). Dinde seçkin olma veya yüksek konum elde etme şartı, dinin hakikatlerine ve yüksek ahlaki normlara sadakat şartına bağlanmış; “Tanrı’nın çocukları, seçkin halk” veya servet ve sayısal üstünlük üzerinden kendilerini diğer Ademouğllarından ayıranların ve ayrıcalık peşinde koşanların iddiaları temelden reddedilmiştir. Çünkü Allah katında bu iddiaların hiçbir değeri ve geçerliliği yoktur.

Hz. Ömer’e kadar Kitap ehli Yahudi ve Hıristiyan gruplar kabul edilmişken, fetihlerle müslümanların hakimiyet alanları İran, Hind ve Çin sınırına kadar yayıldığında, basiretli Halife, Divan’da istişare ve müzakere ettiği ashabla Mecusileri ve Budistleri de Ehl-i kitap kapsamanı alıp iki istisna hükümle onlara hukuki bir statü tespit etti. İki istisna kadınlarıyla evliliğin ve kestikleri hayvanın etinin yenmesi yasağıydı.

Halife ne Mısır ve Afrika’da ne zengin kültürü ve geçmişi olan İran’da ne de Hind yarımkıtasında hiçbir insan grubunun gelenklerine, örf ve adetlerine, dillerine ve ibadetlerine karışmadı. Bu konuda da iki istisna oldu: Biri Mısırlıların Nil’in bereketi için her sene bakire bir genç kızı nehre atıp tanrılara kurban etmeleri, diğeri Hindistan’da kocası ölen kadının kocasıyla birlikte yakılıp öldürülmesi geleneği. Müslümanlar sadece bu ikisini yasakladılar.

Zaman içinde animist ve totem inancına sahip Afrikalı kabileler de söz konusu iki istisna ile Kitap ehli statüsüne tabi tutuldular; Şeytan’a tapanlara dahi inançlarından dolayı dokunulmadı.

İslam bakış açısından eğer Kitap ehli gayrımüslim grupların dinlerine, örf ve adetlerine, ibadetlerine ve ibadethanelerine karışılması kesin olarak yasak ise –ki Hz. Peygamber’in Necran Hıristiyanlarına verdiği Ahidname ve Dört Halife’nin tatbikatı bu hükümleri vaz’etmektedir- bu durumda şu veya bu dine mensup olanlar müslümanları öldürmeye, yurtlarından sürmeye veya düşmanlarıyla ittifaklar kurmaya kalkışmadıkça (60/Mümtehine, 8-9) diğer müslümanlar gibi eşit haklara sahip olup Medine Sözleşmesi’nin 25. Maddesinde açıkça belirtildiği üzere Siyasi Birliğin (ümmet-el camia) eşit ortaklarıdır.

Düşmanlık şu veya din müntesiplerine değil, sadece “zalimlere”dir (2/Bakara, 193). Bir sonraki yazımızın konusu bu olsun.

(Kitap ehline karşı tutum, Din ve Siyaset, 19 Nisan 2024.)

 

Ali Bulaç’ın Tüm Yazıları

Önerilen Yazılar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.