Ali Bulaç Yazdı: Küçük Yaştaki Evlilik ve Hz. Aişe’nin Evliliği

26.06.2024

1.

Evlilikle ilgili fıkhi hükümler

Fakihler genellikle evlilik için büluğ çağı ile rüşd çağı arasında ayırım yaparlar. Genel kanaate göre bir erkek veya kızın evlenme ruhsatı “büluğ (ergenlik) çağı”dır. Büluğ çağına Nur (24) suresi 59. Ayette vurgu yapılmaktadır: “Sizden olan çocuklar, erginlik çağına erdikleri zaman.”

Büluğ yaşını tamamlayan kişi artık gençtir, fizyolojik olarak karşıt cinsle birleşmede (cima) bulunabilir, ama bu ne hukuki amir hükümle desteklenen bir ehliyete mesnet teşkil eder ne de bir zorunluluktur.

Fakihlere göre erkek veya kızın büluğ çağına ermiş olmasının alametleri ihtilam, belli bir yaşa gelmiş olması ve belli bölgelerinde tüy bitmesi; kızlar için de aybaşı (adet) görmesi veya hamile kalmasıdır.

Bu kriterler vaz’edildiğinde herhangi bir problem gözükmüyor. Başka deyişle büluğ çağına ermeyen kız veya erkeğin evliliği yasaktır ve esasında ikisinden birisince de mümkün değildir. “Büluğ çağı” geriye alınamaz kırmızı çizgidir.

Büluğ çağının belirlenmesinde bazı belirsizlikler çıkabilir. Eğer genç ihtilam olmuyorsa,  Ebu Hanife ve İmam Malik kızlarda 17, erkeklerde 18 yaş ile başlatabileceğini söylemişlerdir. Diğer iki imam Ahmed ibn Hanbel ve İmam Şafii de asgari 15 yaşını sınır göstermişlerdir. (1) Merğinanı, genel teamüle atıfta bulunarak erkeklerde asgari büluğ çağı 12, kızlarda 9 olabileceğini söyler. (2) Said bin Cübeyr, En’am (6) Suresi 152. Ayete vurgu yaparak en güçlü yaşın 18 olduğuna hükmetmiştir (3) Ebu Hanife’nin “rüşd yaşı”nı 25’ kadar çıkardığı bilinmektedir. Rüşd çağına gelmeyen bir kişinin mal varlığı üzerindeki vesayet  (hacr) devam eder, ölünceye kadar rüşdünü kazanmayacak olsa malı üzerinden hacr kalkmaz.

Fakihlere göre rüşd çağı büluğ çağından daha yüksektir. Yani aslında kişi önce baliğ olur sonra rüşdünü kazanır. Bu bakımdan büluğ çağı düşük, rüşd çağı yüksek tutulmuştur.

Bizim için önemli olan büluğ çağının tespitinde ortaya çıkan ittifaktır. Bunun da kaynağı Hz. Peygamber’in tatbikatıdır. Abdullah bin Ömer, 14 yaşında iken savaşa katılmak istediğinde Hz. Peygamber, küçük olduğunu, bir sene daha beklemesi gerektiğini belirtmiştir (Tirmizi, Cihad, 32; İbn Mace, Hudud, 4). Buna göre 15 yaşından küçük çocuklar savaşa alınamaz çünkü henüz büluğ çağına ermiş değildirler. Ömer bin Abdulaziz, bundan hareketle 15 yaş altındakilere çocuk, üstündekilere savaşçı tahsisatı takdir etmiştir. Tahavi, büluğ çağı budur der ama erkek veya kız daha önce de büluğa erebilir diye ekler. (4) Fakat aslında büluğ çağının tespiti için illa da bir hadise dayanmak gerekmez, coğrafi bölgelere ve iklime göre gençlerin ne zaman ve hangi belirtilerle büluğa erdiklerini tespit etmek kolaydır.

Hal bu iken, hadis kaynaklarında aksine rivayetler vardır ve esasında fırtına da söz konusu rivayetlerden kaynaklanmaktadır.

Buhari ve Müslim dahi hadis kaynaklarında yer alan rivayetlere göre, Hz. Peygamber (s.a.), Hz. Aişe’yi altı yaşında nikâhladı, dokuz yaşında onunla zifafa girdi.” (Buhari, Nikâh, 39; Müslim, Nikâh, 69-72.) Hanefi fıkhının ana kaynaklarından biri olan Serahsi de el Mebsut’ta (IV, 396) bu rivayetlerden hareketle küçük yaştaki bir evliliği mümkün gördüğünü kaydetmektedir. Ancak Hicri 2. Yüzyılın fakihlerinden İbn Şübrüme ve Ebu Bekir el Assam, buna itiraz edip bu yaştaki bir evliliğin geçerli olmadığını söylemektedirler. Hükümlere makasıd (maksatlar) açısından bakan Gazali de böyle evliliklerin Şeriat’ın beş ana maksadından (Zarurat-ı hamse) biri olan “neslin korunması” ilkesine hizmet etmediğini belirtmektedir.

Hz. Peygamber (s.a.) üç kişinin sorumlu olmadıklarını belirtmiştir: “Uyuyan kimse, çocuk ve akıl sağlığını kaybeden kişi” (İbn-i Mace, Talak, 15).  İcma ile sabit olan hüküm şu ki, çocuğun velayetini yüklenmeyi ve sürdürmeyi gerektiren faktör, onun küçük olması halidir. Büluğ çağına göre de kişi çocuktur; nitekim hala en yaygın standarta göre 0-1 yaş bebeklik; 2-13 çocukluk ve 14-25 gençlik çağıdır.

Şimdi biz, küçük yaştaki evliliğin dayandırıldığı Hz. Aişe’nin evliliğiyle ilgili rivayetleri ve haberleri gözden geçirmeye çalışalım. Bizim cevabını aradığımız soru şudur: Hz. Peygamber sahiden Aişe ile 6 yaşında nişanlanıp 9 yaşında mi evlendi, yoksa hem nişan hem evlilik yaşı daha yüksek miydi?

2.

Hz. Aişe’nin Hz. Peygamber’le evliliği

Hz. Aişe’nin Hz. Peygamber (s.a.)le evliliği modern zamanların önemli tartışma konularından biridir. Kaynaklar Hz. Aişe’nin vefatını H. 58/M. 678 verirken doğumuyla ilgili net bir tarih vermez. İkincil bilgilerden hareket edildiğinde, mesela Hz. Fatıma Bi’set’en beş sene önce doğmuşsa, ondan beş yaş küçük olan Aişe’nin Bi’set’in ilk yılında yani 610 yılında doğmuş olması icap eder. (5) Genel kabule göre onun Hz. Peygamber’le evliliğinin gündeme gelmesi hikâyesi hicretten öncesine dayanır. Bi’set’in 10 yılında hanımı Hatice vefat etmiş, Hz. Peygamber çocuklarıyla kalmıştı. Bu durumu gören Havle binti Hâkim Resulüllah’a gelerek niçin evlenmediğini sorar. O da kim kendisiyle evlenir ki, deyince Havle “biri bakire, diğeri dul” olmak üzere iki adaydan söz eder: Bakire Hz. Ebu Bekir’in kızı Aişe, dul ise Sevde binti Zem’a’dır. Hz. Sevde, Amr ibn Luey kabilesine mensup Mekkeli bir hanımdır. Daha önce kocası Sükran ibn Amr’la Müslüman olup Habeşistan’a hicret etmişti. Ne var ki, kocası orada din değiştirip Hıristiyan olunca kendisi Mekke’ye dönmek durumunda kalmıştı. (6) Hz. Peygamber bu fikri onaylar ve Havle’nin her ikisiyle görüşmesini söyler. (7)

Havle, Aişe’nin annesi Ümmü Ruman’a durumu anlatır, o da konuyu kocası Ebu Bekir’e açar. Ebu Bekir “Nasıl, olur biz Muhammed’le kardeş değil miyiz?” diye taaccubla sorar. Durum kendisine intikal ettiğinde, Hz. Peygamber “Biz nesepte değil, dinde kardeşiz” buyurur, bunun üzerine Aişe’nin annesi ve babası talebe olumlu cevap verir. (8)

Ancak ortada bir pürüz var. Daha öncesinde Aişe, Mut’im bin Adi’nin oğlu Cübeyr ile sözlenmişti. Mut’im bin Adi (öl. 2/623), Hz. Peygamber, Taif dönüşünde onun verdiği eman ile Mekke’ye girişini sağlayan Kureyş’in Beni Nevfel koluna mensup önemli bir kişiydi. Ne var ki söz, bir türlü nişana dönüşmemiş, aradan belli bir süre geçtiği halde kesinlik kazanmamıştı. Hz. Ebu Bekir,  Mut’im bin Adi’ye gider ve bu konuda ne düşündüğünü sorar. Mut’im bin Adi ve karısı esasında işi ağırdan alıyorlar, aslında Aişe’yi istemiyorlardı. Hz. Ebu Bekir sorunca şöyle derler: “Sen, oğlumuzu kendi dinine çekmek için kızını vermek istiyorsun.” Bu cevap üzerine Hz. Ebu Bekir rahatlamış olarak döner ve Hz. Peygamber ile Aişe’nin nişanlanabileceğini söyler. (9) Nişan Bi’setin 10 yılında, Şevval ayında yapılır. Düğün sonraya ertelenir. Medine’ye hicret başlar, Aişe ve diğer aile fertleri de hicret eder.

Hz. Peygamber, Aişe’ye talip olmuş, nişan da olmuş ama dile getirilmeyen bir sorunu var, o da bu yüzden Hz. Peygamber işi ağırdan almasıdır. Ebu Bekir bunu sezer ve sorar. O da Aişe’ye verecek mehri olmadığını söyleyince, ona 12,5 ukiyye (500 dirhem) borç verir. O da parayı Hz. Aişe’ye mehir olarak öder (10). Medine’ye gelişten sonraki gelişmeleri Hz. Aişe şöyle anlatmaktadır:

“Rasûlüllah, Medine’ye hicret ettiği zaman bizi ve kızlarını Mekke’de bırakmıştı. Medine’ye varınca azatlı kölesi Zeyd b. Hârise ile Ebû Râfiʻ’i iki deve ve bir de ihtiyaç duyacakları şeyi satın almak üzere  (babam) Ebû Bekir’den aldığı beş yüz dirhem harçlıkla birlikte bize gönderdi. Ebû Bekir de, Abdullah b. Üraykıt’ı iki veya üç deve ile onların yanına katıp annem Ümmü Rûmân’ı, beni ve kız kardeşim Esmâ’yı bindirerek göndermesini Abdullah b. Ebû Bekir’e emretti. Beraber yola çıktık. Kudeyd’e geldiğimizde Zeyd b. Hârise o beş yüz dirhemle üç deve daha satın aldı. Yolda Talha b. Ubeydullâh’a rastladık. O da Ebû Bekir’in ev halkı ile birlikte hicret etmek istiyordu. Hep birlikte Mekke’den yola çıktık. Ebû Râfiʻ Fâtıma’yı, Ümmü Gülsüm’ü ve Sevde bint Zemʻa’yı; Zeyd de Ümmü Eymen’i ve oğlu Üsâme’yi bindirip yola çıktı. Abdullah b. Ebû Bekir, Ümmü Rûmân’ı ve iki kız kardeşini alıp yola çıktı. Talha b. Ubeydullâh ise kendi başına yola çıktı. Hep beraber konuşa konuşa Mina mevkiinden Beyz’a ulaştığımız zaman, devem kaçtı. Ben, hevdecin içindeydim, annem de yanımdaydı. Annem: ‘Eyvâh kızcağızım! Eyvâh gelinciğim!’ diyerek çırpınıyordu. Yüce Allah devemizi döndürüp bizi devemize ve selâmete kavuşturdu. Nihâyet Medine’ye geldik. Ben, Ebû Bekir’in ev halkı ile birlikte indim. O zaman, mescid ve mescid civarındaki odalar yapılmış bulunuyordu. Rasûlullah’ın ev halkı, kendi odalarına indiler” (11)

Medine’nin havasına alışık olmayan Hz. Aişe, diğer bazı muhacirler gibi hummaya yakalanır, hastalığı ilerler, öyle ki saçları dökülür. Sonra iyileşir ve epey zaman sonra saçları çıkmaya başlar, gürleşir, eski halini alır. (Buhari, menakibu’l ensar, 44-56; Müslim, Nikâh, 69.)

Nihayet Hz. Peygamber ile Hz. Aişe evlenirler. Gerdek günüyle ilgili iki tarih kayda geçer: 1 Şevval/Nisan-623. (12) Bu durumda zifafın 624’te ve Bedir savaşından sonra gerçekleştiği anlaşılıyor, öyle olması akla uygun, çünkü saçları dökülen ve hayli kilo kaybetmiş olan Aişe’nin sağlığına kavuşması için belli bir zamanın geçmesi gerekir. Öyle ki zaten bünyesi (minyon tipli) zayıf olduğundan annesi ona kilo aldırmak için çeşitli çareler arar, ona bol miktarda salatalık ve hurma suyu karışımı kokteyl içirir.

Diğer bir delil Rebiulevvel’de başlayan Mescid’in yapımının yedi ay sürüp Şevval ayında tamamlanmış olmasıdır ki, Hz. Peygamber ve Hz. Ebu Bekir, Mescid’in yapımı bittikten sonra ailelerini Medine’ye getirmişlerdi. Evliliğin Mescid’in yapımından sonra olduğu kesindir, çünkü düğün yemeği Ensar’ın getirdiği büyük bir meyve tabağı ve et yağına benzeyen bir yemek olduğu rivayet edilmektedir. (13) Ahmed ibn Hanbel’in Müsnedi’nde yer verdiği bir bilgiye göre, Esma binti Umeys, düğün yemeğinin büyükçe bir kab dolusu sütten ibaret olduğunu söyler. (Müsned, XVI, 194.)

Hz. Aişe evlendiği günü şöyle anlatmaktadır:

“Ben kız arkadaşlarımla beraber bir tahterevalli (veya salıncak) üzerinde iken (annem) Ümmü Rûmân bana seslendi. Hemen yanına gittim. Niçin beni çağırdığını bilmiyordum. Elimden tutarak beni kapının yanında durdurdu. Nefes nefese kalmıştım. Biraz sakinleştikten sonra beni odaya aldı. İçeride bazı Ensâr kadınları vardı. Kadınlar: ‘Hayırlı, uğurlu ve mübarek olsun’ dediler. Ümmü Rûmân da beni onlara teslim etti. Kadınlar başımı yıkayıp hazırladılar. Rasûlullah kuşluk vakti ansızın (veya hemen) çıkageldi. Kadınlar da beni ona teslim etti” (Buhârî, Menâkıbü’l-Ensâr 44; Müslim, Nikâh 69; İbn Mâce,  Nikâh 13; Ebû Dâvud, Edeb 63.)

Bu rivayette ikna edici olmayan unsurlar var. Şöyle ki: Aişe nişanlı ama sanki olup bitenlerden haberi yokmuş gibi anlatıyor. Öyle ki onu damat evine götürmeye geldiklerinden ne olup bittiğini bilmiyor: “Onlar kılık-kıyafetime çeki düzen verdiler. Beni, (kuşluk vakti aniden) Resûlullah’ın gelişinden başka bir şey şaşırtmadı. Annem beni ona teslim etti. O gün ben dokuz yaşında idim. (Buhârî, Nikâh 38, 39; Müslim, Nikâh 69; Ebu Dâvud, Nikâh, 34; Edeb 63; Nesai, Nikâh 29). En azından zifafın nikâh kıyılmadan yapılamayacağını biliyoruz, öyle anlaşılıyor ki Aişe neredeyse nikâh kıyılmasından da habersiz görünüyor.

Şimdi bu bilgiler ışığında Hz. Aişe’nin evlilik yaşı konusunu gözden geçirmeye çalışalım:

1.Kamer suresinin inişi: Buhâri’de şöyle bir rivayet yer alır: “Ben Mekke’de oynayan bir kız iken Muhammed’e: “Daha doğrusu onlara va’dedilen (asıl azab) (kıyamet) saatidir. O saat, ‘kurtuluş olmayan daha korkunç bir bela’ ve daha acıdır. ”(54/Kamer, 46) âyeti nâzil olmuştu.” (Buhârî, Tefsiru suretü’l kamer, 7). Kamer sûresinin 46. âyetinin Medenî olduğu ifade edilmesine rağmen genelde tefsir kaynaklarında sûrenin Mekkî olduğu görüşü ve Bi’set’in 4. yılında indiği daha çok kabul görmüştür. Bu surenin Bi’set’in 10. Yılında indiğine dair kuvvetli rivayetler vardır. Biʻsetin 10. senesinde Hz.Aişe’nin bu sureyi ezberinde tutacak yaşta olması gerekir ki, bu da asgari beş yaşında olması demektir. Ömer Rıza Doğrul ise, o yıllarda 8-9 yaşlarında olması gerektiğini söyler (14) Bu durumda Hz. Âişe Hz. Peygamber ile evlendiği tarihte en az on üç (13) yaşında olmalıdır. Yine bu âyetin Biʻsetin 4. yılında inme ihtimali de bulunduğunu, bu sebeple Hz. Âişe’nin evliliği esnasında on sekiz (18) veya on dokuz (19) yaşı civarında bile olabileceği ifade edilmiştir.

 

  1. Hz. Aişe ve Esma’nın yaşları

Kaynaklar Hz. Aişe’nin ablası Esma’nın 100 yaşında vefat ettiğini, Hicret yılında da 27 yaşında olduğunu yazar. Esma M. 595, Hz. Aişe ise 605 yılında doğmuştur. Eğer öyle ise kendisinden 10 yaş küçük Aişe’nin Hicret yılında 17 yaşında olması gerekir ki, Hicret’ten bir sene sonra evlenmişse, evlilik yaşı 18, hatta 19 olur. (15)

 

  1. Hz. Aişe ve Hz. Fatıma’nın yaşları: Kaynaklar Hz. Fatıma’nın Bi’set’ten beş sene önce Ka’be’de büyük bir tadilat’ın yapıldığı senede doğduğunu belirtirler. (16) Eğer böyle ise, Hz. Aişe Bi’set’in ilk yılında doğmuş olması gerekir, buna göre evlilik yaşı 13 veya 14’tür. Zehebi, ikisi arasındaki yaş farkını sekiz seneye çıkarır ki, bu Aişe’nin Bi’set’in ikinci senesinde doğduğu anlamına gelir.

 

Hz. Aişe ile kardeşi Abdurrahman arasındaki yaş farkından hareketle yapılan hesaplamalar da aynı sonucu verebilir görünmektedir. (17). Buna ek, Esma’nın İslam öncesi haniflerden Zeyd bin Amr bin Nufayl’i Ka’be’nin tadilatının yapıldığı sene sırtını Ka’be’ye dayamış olarak görmüş olması dikkate değerdir. (18) Bu bilgi göz önüne alındığında Aişe’nin çok daha öncesinde doğmuş olması gerekir. Esma, babası Hz. Ebu Bekir 21, kızı Aişe ise 31 yaşında iken doğmuştur. (19) Hz. Ebu Bekir, Hz. Peygamber’den üç yaş küçüktü, hicret ettiğinde 50 yaşında idi. Aişe, babası 31 yaşında doğmuşsa, bu durumda hicret yılında 19 yaşında olması matematiksel bir hesaptır. Ancak bu tarihlerin tespitinde ve hesaplanmasında çelişkilerden doğan hesap hatası olduğu öne sürülmüştür. (20)

 

  1. Eve ve çocuklara bakımı amaçlı evlilik: Hz. Peygamber, ilk hanımı Hz. Hatice’nin vefatından sonra evini idare edecek, çocuklarıyla ilgilenecek kimse kalmayınca evlenmeyi düşünmüştür. Evi evirip çevirecek, çocuklarla ilgilenecek bir kadının da herhalde 6-9 arası yaşlarda olacağı düşünülemez. Hz. Sevde ile ne zaman evlendiği kesin değil, ağırlıklı kanaat Hz. Hatice’nin vefatından 1 sene sonra ve Ramazan ayında olduğu yönündedir. Bu süreyi 2 ve 3 sene sayanlar da vardır. (21)

 

  1. Hz. Aişe’nin ilk sözlenmesi: Yukarıda Hz. Peygamber’in ona talip olmadan önce Aişe’nin Mut’im bin Adi’nin oğlu Cübeyr ile söz kesildiğine değinmiştik, ne var ki din farkından dolayı bu yürümedi. Eğer söz kesme Bi’set’ten önce vuku bulmuşsa, bu durumda Aişe ya vahyin ilk döneminde veya öncesinde Cübeyr ile söz kesmiş olması gerekir. Vahiy gelip de insanlar vahye karşı aldıkları tavırlarına göre iki gruba ayrıldıklarından, muhtemelen sözün nişana dönüşmemesinin sebebi bu olabilir. Hz. Peygamber, Bi’set’ten önce kıyılmış nikâhları sonra da bozmadı, nikâhta aradığı iki şarttan biri müşrik kocanın Müslüman eşine baskı yapmaması ve kadının eşinden ayrılmak istemesidir. Ne var ki İslami tebliğ başladıktan sonra müşrik veya gayrımüslim erkeklerle Müslüman kadınların evlenmesi yasaklanmıştır. Esasında tebliğ başladıktan sonra bu türden evliliklere sosyal bir zemin kalmadı. Nitekim Cübeyr’in babası ve annesi de, yeni dine girmiş olmasından dolayı Ebu Bekir’in kızını istemediklerini açıkça belirtmişlerdir. (Ahmed ibn Hanbel, Müsned, VI, 211.) Her ne kadar müşriklerle evliliği yasaklayan Bakara (2) 221. Ayeti Medine’de inmişse de, bu amir bir hüküm/belirgin bir yasak olmasa bile sosyo-psikolojik ayrışma dolayısıyla nişan bozulmuştur. Hz. Aişe’nin Cübeyr ile ne zaman sözlendiği ve söz bozuluncaya kadar ne kadar süre geçtiği hakkında kesin bir bilgiye sahip değiliz, ancak belli bir sürenin geçtiği muhakkaktır.

 

  1. Habeşistan’a hicret edenlerin listesi: İbn İshak, Habeşistan’a olan hicretten önce ilk Müslüman olanların listesini yapar, içlerinde Hz. Aişe’nin de ismi yer almaktadır. (22) Listenin amacı kıdemine göre İslam’a girenleri tespit etmektir. Oysa Hicret zamanında sekiz yaşında olan bir çocuk, Habeşistan hicreti sırasında yeni doğmuş olmalı, yeni doğan bir çocuğu da kıdem listesine eklemenin makul tarafı yoktur. İbn İshak’ın listesi baz alındığında, Hz. Aişe Hicret yılında 17 yaşında olması gerekir. (23) Habeşistan’la ilgili başka delil de, Müslümanların Habeşistan’a hicretini (M. 615) Hz. Aişe’nin net olarak hatırlaması ve o günlerde hayli sıkıntılı Hz. Peygamber’in sıkça evlerine gelip babasıyla bu konuyu müzakere etmesidir. (Ahmed ibn Hanbel, Müsned, IV, 198.) Gayet tabii böyle bir olayı hatırlayacak bir insanın belli bir yaşta olmalı; Habeşistan’a hicret 615’te vuku bulduysa ve Aişe Medine’ye hicret senesinde sekiz yaşında idiyse onun henüz doğmamış olması gerekir.

 

Yaş tespiti konusunda Araplara özgü bir uygulamadan söz eden Mustafa İslamoğlu, bir hutbesinde, o dönemde aileler, kızların yaşını büluğ çağına 10 rakamı ekleyerek belirleyip etrafa duyurduklarını söylemektedir. “Hazf” adı verilen bu teamüle göre Hz. Aişe 9 yaşında büluğa ermişse gerçek evlilik çağı 19’dur. O dönemde sünnet edilen erkek çocukları Daru’n- Nedve’de sünnetten sonra isim konulur. Erkekliğe adım atmış oldukları kabul edilir ve bunun ilanı yapılırdı. Yahudilerde de benzer bir uygulama vardı. Kızlarda ise etek giydirilir, aybaşı haline geldiği ilan edilirdi. Bu tören kızın bülüğ çağına girdiğinin ilanıdır. Fakat ilandan sonraki yıllar başlangıç kabul edilir, yaş bu olaydan sonra başlatılırdı. Buna göre aybaşı ilanından sonraki yıllar yaş için baz alınırdı. İlandan 3 yıl sonrasına o kız 3 yaşında, 5 yıl sonrasında 5 yaşında denilirdi.  Sonuç olarak aybaşı olalı 3 yıl, 5 yıl oldu anlamına geliyordu. Kütübî Sitte’de “Allah Resulü benimle evlendiğinde 9 yaşındaydım.” diye geçen ifadesi nereden baksanız 12  + 9’dur ki bu da bu da 20-21 yaş aralığına tekabül eder. Kısacası Hz. Aişe Allah Resulü Hz. Muhammet ile evlendiğinde en az 18, en fazla 21 yaşındadır. (24)

  1. Sünni-Şii rekabeti: Hayli küçük yaşta evliliklere cevaz gösterilen 6 yaş nikâh ve 9 yaş rivayetinin makul olmadığıyla ilgili son zamanlarda yapılan bir tez bambaşka bir iddiayı öne çıkarmaktadır. Oxford Üniversitesi’nden Erken İslam Tarihi uzmanı Joshua Little, hazırladığı tamamlanmamış doktora tezinde, Hz. Aişe’nin 6 yaşındayken nişanlandığı ve 9 yaşındayken evlendiği iddiasının tarihsel gerçeklerle uyuşmadığını öne sürmektedir. Joshua Little’in temel iddiaları şunlar: a. aktarılan bilginin kaynağı 7. yüzyıl değil, 8. yüzyılda Sünni-Şii ayrılığının sertleştiği Irak kenti Kufe’dir:

“İlk değerlendirmem, Urve bin el-Zübeyr ve öğrencilerinin, Zübeyrilerin hakim olduğu Medine’de, hadisi ilk formülleştirenler ve yayanlar olduğu yönündeydi. Fakat daha sonra; coğrafi modellere, ilgili isnâdlara ve erken Medine kaynaklarının sessizliğine dikkat çeken Yasmin Amin tarafından, hadisin esas kökeninin Abbasi dönemindeki Irak olduğu görüşüne yönlendirildim. Eleştirel ve biyografik-tarihsel analizler başta olmak üzere, ilerlettiğim çalışmalar beni, hadisin asıl formülleştiricisi ve yayıcısının, 8. yüzyılın ortasında Medine’den Kufe’ye göçen Hişam bin Urve olduğuna ikna etti.”

Little, Hz. Aişe hadisinin o dönemde Kufe’de Şii Müslümanlarla mücadele halindeki Sünnilere “cephane” sağladığını, onun Hz. Muhammed’in diğer eşlerinin aksine evlilik sırasında bakire olmasının en sevilen eş olduğu yönündeki söylemi güçlendirdiğini ve Hz. Aişe’nin de Hz. Ali gibi peygamber ocağında büyüdüğü inancına destek olduğunu söylüyor.

“Bu hadis, Hişam’dan bazen metin değişiklikleriyle ve silsile ekleriyle birlikte 8. yüzyıl Irak’ındaki çağdaşlarına ve öğrencilerine, oradan Abbasi Halifeliği’nin dört yanına yayılarak sonunda 9. yüzyıldaki proto-Sünni hadis eleştirmenleri ve geleneksel toplayıcıları tarafından miras alınıp kabul edildi.” (25)

Kısaca kaynaklarda yer almışsa da Hz. Aişe’nin 6 yaşında nişanlanmış, 9 yaşında evlenmiş olması, hiçbir şekilde doğrulanmamaktadır. (26) Benim şahsi kanaatim Hz. Peygamber’in Hz. Aişe ile 15-17 arası yaşta evlendiği yönündedir. Mamafih o dönemde 9-11 arası yaşlarda evliliklerin olduğu da bir gerçek. Şimdi bunun üzerinde duralım.

 

Küçük yaşta evliliklerin sebepleri

Bütün dünyada olduğu gibi Arap yarımadasında da erken evlilikler vardı, halen birçok ülkede erken evliliklere devam ediliyor.

Tek sebep değil ama Ekvator bölgesi gibi Hicaz bölgesinde de küçük yaşta evliliklerin sebeplerinden biri cari iklim şartları ve bazı sosyo politik faktörlerdir. Yukarıda fakihlerin genel olarak büluğ çağının kızlar için 9, erkekler için 12 olduğunu, üst sınırın ise 14-15 olarak belirlediklerini söylemiştik. Bu yaş aralığı evlilikler için gerekli değilse de yeterli sebepti ve elbette bunun bazı sosyal ve bölgesel sebepleri vardı. Bununla beraber büluğ yaşına girmiş çocuğun evlendirildiği yönünde amir bir hüküm olmasa da, büluğ evliliğin vizesi kabul edilir, bazen zaruretler dolayısıyla 9’dan daha küçük yaştaki evlilikler olurdu, bu fiiliyatta küçük yaştaki kızın büluğ çağına gelinceye kadar “nişanlı” tutulması anlamına gelirdi. (27) Bu tür evliliklerde söz kesilmesiyle nikâh kıyılabilir, ama bu fakihler nezdinde “hukuki evlilik” olup “fiili evlilik” sayılmazdı; hukuka riayet eden kişilerin zifaf için mutlaka büluğ yaşını beklemeleri şarttı, aksi davranacak olsalar bu hukuk ihlali demektir. Bazı fakihlerin veya fıkıh kitaplarının onayladığı büluğ öncesi fiili evlilikler kesin olarak Münzel Şeriat’e ve Kur’an’ın açık hükümlerine (65/Talak, 4; 4/Nisa, 6) aykırıdır.

Belirtmek gerekir ki geleneksel toplumlarda bugünkü anlamıyla “çocukluk” diye bir kavram yoktu. Fran­sız nüfus bilimcisi Philippe Aries, 1960 yılında “Eski Devirlerde Çocuk ve Aile Hayatı” adlı kitabında çocukluk kavramının 15. ve 16. yy.dan önce var olmadığını dile getirir. Orta çağda çocuklar, anne ya da bakıcılarına ihtiyaçları bittiğinde yetişkin dünyasına katılırlardı. Aries, 1600’lerde çocuk oyun ve eğlencelerinin bebeklik sonrasına geçmediğini, 3-4 yaşından itibaren azalarak bittiğini; çocuklar için özel oyuncakların yapılması, büyük ve çocukların oyunlarının ayrılması ve ilk çocuk giysilerinin ortaya çıkmasının 17. yy.’ın sonunda gerçekleştiğini belirtir. Orta çağ toplumunda çocukluk kavramının var olmayışının çocukların ihmal edildiği anlamına gelmediğini, ancak şu anda mevcut olan çocukluğun kendine has özellikleri bulunduğu, bu özelliklerin onu yetişkinden hatta genç insandan ayırdığı bilincinin Ortaçağ toplumunda bulunmadığını savunur. Eğitim-öğretimin yaygınlaşması sürecinde bile öncelikle erkekler okullara gitmeye başlamış, kızlar eğitime gönderilmediğinden, 10 yaşına geldiklerinde küçük kadınlar olarak görülmeye başlanarak, 12-15 yaşları arasında evlendirilmiştir. Kısacası, çocuklar “küçük yetişkinler” olarak görülmüştür. (28)

Hz. Peygamber de kızlarını –bugünün telakkisine göre- küçük sayılabilecek yaşta evlendirmiştir. Mesela Zeynep teyzesinin oğlu Ebu’l As ile 10 yaşlarında evlenmiş, Rukiye ve Ümmü Gülsüm ise Ebu Leheb’in iki oğlu Utbe ve Uteybe ile 7-8 yaşlarında nişanlanmış fakat Tebbet suresinin inişi dolayısıyla evlilik gerçekleşmemiştir. Sahabe evlilikleriyle ilgili verilen rakamlar da birbirine yakın görünmektedir. (29) Hz. Aişe’den gelen bir rivayete göre “Bir kız dokuz yaşına girdiğinde artık o bir kadındır,” (Tirmizi, Nikan, 19.) Bazı çalışmalarda ise, sıcak iklimli ülkelerde, kızların sekiz yaşında gelinlik çağına geldikleri, hatta Montesquieu’nun “İklimi sıcak olan ülke kadınlarının ihtiyarlıkları, yirmi yaşından sonra başlar” dediği belirtilerek, bu konuda iklim faktörüne dikkat çekilmektedir. (30) İmam Şafii de Yemen’de kızların 9 yaşında adet görmeye başladıklarını söyler. Eğer rivayetlerde geçtiği üzere Hz. Peygamber’in Aişe ile 6 yaşında nişanlanıp, 9’unda evlendiği doğru ise –ki biz bunun sahih bir bilgi olmadığını göstermeye çalıştık-, iddia edildiği üzere sıra dışı görülen söz konusu evliliğin onun can düşmanı müşrikler, münafıklar veya Yahudiler tarafından yadırganmayıp aleyhinde kullanılmaması o dönemde söz konusu evliliklerin genel bir teamül olduğunu göstermektedir. Bu türden evlilikler zamanımızda da vuku bulmaya devam ediyor.  Nitekim sonradan Müslüman olan Muhammed Esed, Suudi Arabistan’da 11 yaşındaki bir kızla evlendirileceğini öğrenince itiraz eder, fakat kızın ailesi ona “Kız kocasının evinde büyür” derler (31)

Yakından bakıldığında geleneksel toplumlarda süren erken evlilikleri gerektiren birtakım sosyo ekonomik ve politik sebepler olduğu görülür. Söz konusu sebepleri şöyle sıralamak mümkün:

  1. Kısa ömür-erken ölümler: Eski zamanlarda insanlar ortalama 40-60 sene hatta daha kısa yaşarlardı.

50.000-10.000 yıl öncesi Üst Paleolotik dönemde ortalama ömür 28;

10.200-3.000 Neolotik dönemde 20 yıl;

Milattan Önce (M.Ö.) 1000 yılında insan ömrü ortalama 18 yıl;

  1. Yüzyıldan önce Kuzey Amerika’da 20-30 yıl;

Ortaçağ Müslüman dünyada (632-1.453) en az 35 yıl;

1950 Dünya Ortalaması 48 yıldır.

Prof. Galip Akın’a göre, ilk insan yeryüzünde görüldüğünde ortalama ömrü 18-20 yıldı. (32)

M.Ö. 100 yılında 25 yıla ulaşan ortalama ömür süresi 1900 yılında Amerika’da 49 yaşına çıkmıştır. Günümüzde bir kadının ortalama ömür beklentisi 79.7 yıl, erkeğin 72.9 yıldır. İsveç ve İsviçre ortalama yaşam süresinin en uzun olduğu ülkelerdir.

​Dünya genelinde insanın ortalama ömür süresinin giderek artacağı ancak şu an için henüz öngörülmeyen bir rakamda sabitleneceği düşünülmektedir. Dünya Sağlık Örgütü’nün yeni yaş dilimleri şöyle (2017):

0-17 yaş arası: Ergen

18-65 yaş arası: Genç

66-79 yaş arası: Orta yaş

80-99 yaş arası: Yaşlı (33) 

 

Uzmanların Global Burden of Disease (GBD) projesi kapsamında yaptığı araştırma, 1950 yılından bu yana çocuk ölüm oranının 7 kat azaldığını, ortalama ömür süresininse 22 yıl arttığını ortaya koydu. Çatışma, savaş ve terör eylemlerine bağlı ölümlerin sayısı son 10 yılda ikiye katlanmış bulunuyor. (34)

 

Eski Çin ve eski Hint’te kızlar küçük yaşta evlendirilirdi. Yunan’da evlilikler 14-16 arasında; Roma’da kızlarda 12, erkeklerde 14 yaş sınırı vardı. Uygurlarda ise evlenme yaşının sınırı büluğ çağıdır. Ortaçağ Avrupa’sında 2-3 yaşındaki çocuklar evlendirilebiliyordu.

Yahudilikte evlilik için kızların 12, erkeklerin 13 yaşında olmaları; Hristiyanlarda ise Roma ve Eski Kilise Hukuku’na göre kızların 12, erkeklerin 14, Yeni Kilise Hukuku’na göre kızların 14, erkeklerin 16 yaşında olmaları yeterli görülmektedir.

Fransa’da 1789 ihtilaline kadar evlenme yaşı kadınlar için 12, erkekler için 14 idi. 1792’deki Devrim yasası, bu yaşı kadınlar için 13’e, erkekler için 15’e çıkarmıştır. Ancak son yıllarda Fransa’da evlilik çağının 13’e düşürülmesi yönünde bir tartışma var. Rusya’da 1830’dan önce evlenme yaşı erkekler için 15, kadınlar için 13 idi.

Hindistan’ın nüfusunun yaklaşık %80’i Hindu ve %14’ü Müslüman olmasına rağmen, Hindistan’daki küçük evliliklerinin %84’ü Hindular, %11’i Müslümanlar tarafından yapılmaktadır.

Muhtelif ülkelerde tespit edilen ilk adet yaşı 12-12.9 arası olanlar: İtalya, Hindistan, Yunanistan, Türkiye, ABD, İran, İspanya, Fransa, Japonya, BAE, Ürdün.

13-15.1 arası olanlar: Türkiye, İngiltere, Danimarka, Arabistan, İsveç Hollanda, Güney Afrika, Arabistan, Finlandiya, İsviçre, Almanya

Bazı ülkeler her iki kategoride yer almaktadır. Mesela Türkiye, ABD, Arabistan. Bunun sebebi yıllara göre adet görme yaşının değişiklik göstermesidir.  Türkiye’de 1975’de kızların ilk adet görme oranı 12, 36 iken, 2007 yılında 13.00’e çıkmıştır. ABD’de 1997’de ortalama yaş 12,9 iken 2001’de 12,5’e düşmüştür. (35)

Kızların küçük yaşlarda evlenmesi, günümüzde de özellikle Afrika, Asya, Orta ve Güney Amerika ile Avrupa’nın bazı bölgelerinde devam etmektedir. UNICEF’in 2020 yılı verilerine göre, dünya genelinde yaşayan kadınların %21’i 18 yaş altında evlenmektedir. Ukrayna’da 18 yaş altında evlenen kızların oranı %9’dur. Brezilya’da bu oran %36 iken, 15 yaş altında evlenenlerin oranı %11’dir.   Yine aynı verilere göre, Türkiye’de 18 yaş altında evlenen kızların oranı %15, 15 yaş altında evlenen kızların oranı ise %2’dir. 2018 yılında yapılan bir çalışma, Türkiye’ye göç etmiş Suriyeli kızların % 45’inin 18 yaşın altında, % 9’unun ise 15 yaşın altında evlendiğini göstermiştir.

Halen Afrika’da bazı yörelerde 70 yaşını bulanların sayısı azdır, ortalama 55’in altındadır. 19. Yüzyıla kadar –aksine münferit uzun ömür yaşayanlar olsa da- dünyada yaş ortalaması o kadardı. 19. Yüzyılın ikinci yarısında roman yazan Tolstoy ve Dostyoveski roman kahramanlarına “zaten 30 yaşımda öleceğim” diye söyletmektedirler.

İnsanların kısa hayat yaşadığı böyle zamanlarda neslin devamı için erken yaşta evlilik adeta bir zarurettir. Nitekim kızlar ve erkekler içinde yaşadıkları coğrafyanın özelliklerine, iklime göre büluğ çağına erdiklerinde evlenirlerdi.  40-50 sene yaşayacak bir kızın büluğa erer ermez evlendirilip çoluk çocuğa karışması ve kocasının ondan daha büyük olması garip değildir, çünkü biliyoruz ki kadınlar erkeklerden daha çabuk yaşlanmaktadır. Bugünün bakış açısından geçmişteki evlilikleri eleştirenlere kalırsa -ki bu modern insanın anakronizmidir- , mesela 40 sene ömrü olan birinin 30 yaşında evlenmesi icap ederdi ki, hayatının geri kalan 10 senesinde artık ne yapacaksa o kadarını yapmakla yetinmeliydi.

  1. Sosyo politik faktörler (Grup asabiyeti): . Grup asabiyetinden kastım kabile veya aşiret içi dayanışma ve grubun varlığını devam ettirmesi kaygısıdır. Kabile temel olarak kan ve akrabalık bağına dayandığından, evlilikler bu bağın güçlenerek devam etmesine yardım eder. Nitekim birçok geleneksel toplumda kız çocuğu üzerinde yakın akrabası –özellikle amca çocuğu- öncelikli hak sahibi (ehak) telakki edilirdi.

Kabile toplumunun biri diğeriyle ilişkili iki ana özelliğinden biri grup içi asabiyet, diğeri kabileler arası çatışmadır. Bu faktör daha çok aralarında kan davası olan kabileler arası veya askeri ve politik rekabetin savaş potansiyeli taşıdığı topluluklar arasında vuku bulur. Arap kabile hayatında diğer kavimlere göre “mevali” hayli gelişmiş bir ittifaklar örgüsüdür, muhkem teamüllere dayanmaktadır. Dolayısıyla yakın ve grup içi evliliklerin bu faktörle ilgisi var. Sahabe toplumu da bundan muaf değildi.

Ömer b. Ebî Seleme Hz. Hamza’nın kızıyla, İbn Mes’ud’un eşinin kızını İbn Müseyyeb b. Nahbe ile, Abdullah b. Ömer, kızını Urve b. Zübeyr ile, Urve b. Zübeyr, yeğenini, diğer yeğeni ile, Kudâme b. Maz’ûn, yeğenini Abdullah b. Ömer ile evlendirmiştir.

Somut örnek, Hz. Ömer’in Hz. Ali’nin kızı Ümmü Gülsüm ile evlenme isteğidir. Ehl-i beytten olan Hz. Ali iki halife seçildiği halde kendisi halife olmamıştır. Hem belki bu yüzden hem de belki Hz. Fatıma ile olan üzücü olaydan dolayı Hz. Ömer, Hz. Ali ile evlilik yoluyla bağ kurmak istemiş, bu maksatla kızına talip olmuştur. Sünni kaynaklara göre bu evlilik gerçekleşmiş, Şii kaynaklara göre ise gerçekleşmemiştir. Bazı Şiilere göre Hz. Ali kızını Ömer’e vermez, böyle bir evlilik söz konusu olmuşsa bile bu, ya zor ve baskı altında olmuştur; olmuşsa Ömer’le evlendirilen kız Hz. Fatıma’dan değildir, hatta insan bile olmayıp insan kılığına girmiş cinlerden bir dişidir. Sünni kaynaklara göre kız, Hz. Ömer’in ölümünden sonra esasında önceleri babasının kendisini evlendirmek istediği amcası Ca’fer’in oğlu Avn ile evlenmiştir. Hz. Aile de, kızının kayınvalidesi, yani ölen kardeşi Ca’ferin dul hanımıyla evlenmiştir.

Daha öncesinde Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer’in Hz. Fatıma ile evlenmek istemelerinin de gerisinde, ailece ve konum itibariyle Hz. Peygamber’e daha yakın olma arzusu yatmaktadır. Ne var ki, Hz. Peygamber mazeret beyan edip Fatıma’yı sonraları Hz. Ali’yle evlendirmiştir. Ancak tersinden bir hısımlık sağlanmış, Hz. Ömer kızı Hafsa’yı, Hz. Ebu Bekir de Aişe’yi Hz. Peygamber’le evlendirerek söz konusu yakınlığı sağlamayı başarmışlardır. Hz. Osman’ın ise Peygamber’in iki kızıyla evlendiği bilinmektedir. Esasında Araplar gayet medeni bir zeminde evlilikleri kolaylaştıran teamüllere sahip olup kocası ölen veya boşanan kadının uzun süre dul kalmasına iyi gözle bakmamaktadırlar. Bu türden evlilikler tabii olarak sosyo politik maksatların gözetildiği beşeri olaylardır ve bunların hiçbirini garipsememek gerekir. Zarurat-ı hamse çiğnenmedikçe bir örfe veya geleneğe sahip olanların başkalarının örf ve geleneğini küçümsemesi modern zamanlara ait olup, batının sömürgeci maksatlarını başkalarını medenileştirme, kültürleştirme propagandasının eseridir. Bir kavmin başka bir kavmi istihfaf edip onu küçümsemesi haramdır (49/Hucurat, 11).

  1. Devletlerarası siyasi evlilikler: Bir kral kızını bir başka ülkenin kralına veya prensine verdiği zaman aralarında akrabalık bağı oluşur, stratejik güçlü ittifaklar kurulmasa bile en azından zımni bir saldırmazlık anlaşması imzalanmış olurdu. Eski Türkler bu amaçla Çinli prenseslerle evlilikler yaparlardı, bazen de bu evlilikler Türkler arasında şikâyet konusu olurdu. Bu sayede sülale zincirinde değilse de, silsile zincirinde yeni bir asabiyet oluşturduğundan, bu açıdan evlilikler son derece fonksiyoneldir. Her zaman da 20’li yaşlarda gelin adayı bulunmaz, bazen büluğa henüz ermiş veya baliğ olmamış kızcağız gelin olarak müttefik devlete verilirdi. “Devlet” diyorum, gerçekten de kızcağız tanışıp da sevdiği bir şahsa değil, gayrışahsi bir aygıta, devlete gelin olarak gönderilirdi. Bunun bazı örneklerine bakalım:

996 yılında Macaristan Kralı I. Stephen’ın, Roma İmparatoru II. Henry’nin 11 yaşındaki kız kardeşi Gisela ile, 1106 yılında Celile Prensi Tancred’in, Fransa Kralı I. Philip’in 9 yaşındaki kızı Cecile ile, 1180 yılında Bizans İmparatoru Alexios II Komnenos’un, Fransa Kralı VII. Louis’in 9 yaşındaki kızı Agnes ile, 1200 yılında Angoulême’li İsabella’nın 12 yaşındayken İngiliz kralı John ile, 1396 yılında İngiltere Kralı II. Richard’ın, Fransa Kralı VI Charles’ın 6 yaşındaki kızı Isabella ile, 1620 yılında Japon İmparatoru Go-Mizunoo’nun, 12/13 yaşındaki Tokugawa Masako ile, Orhan Bey’in oğlu Halil’in Bizans İmparatoru Yuannis’in 10 yaşındaki kızı ile, yine birçok Osmanlı padişahının 13-14 yaşındaki kızlarla, 1770 yılında Fransa veliahtı XVI. Louis’nin, 14 yaşındaki Marie Antoinette ile, 1938 yılında Bengladeş’in ilk devlet başkanı Banga Bandhu Şeyh Mucibur Rahman’ın, 8 yaşındaki Şeyh Faziletünnisa Mucib ile evlenmesi bu türden siyasi evliliklere örnektir.

Bunun yanında 1871 yılında Ali Rıza Efendi’nin, 14 yaşındaki Zübeyde Hanım ile, 1880 yılında İsmet İnönü’nün babası Hacı Reşit Bey’in, 13 yaşındaki Cevriye Temelli ile, 1883 yılında Rabindranath Tagore’un, 9 yaşında olan Mrinalini Devi ile, 1884 yılında Muallim Naci’nin, Ahmed Midhat Efendi’nin 14 yaşındaki kızı Mediha Hanım ile, 1890 yılında Tevfik Fikret’in, 15 yaşındaki Nazime Hanım ile, 1913 yılında Aziz Nesin’in babası Abdülaziz Nesin’in, 13 yaşındaki Havva Hanife Nesin ile dönemin teamüllerine göre yapılmış evliliklerdir. (36)

  1. Ekonomik faktör: Aile veya yakın akrabanın sahip olduğu büyük servetin yabancıya gitmemesi için eğer yetişkin kız ve erkek yoksa erken yaş evliliklere başvurulur. Bu teamül bugün de hayli zengin aileler arasında devam etmektedir. Bazan da “iyi bir kısmet” çıkmışsa, küçük de olsa kız ailesi tarafından evlendirilir.

Sonuç

Hz. Peygamber ve sahabenin yaptıkları evlilikler de genellikle bu sebeplerle idi. Münhasıran kendilerini düşman müşriklerden korunmak için farklı aileler ve kabilelerden geliyor olsalar bile “din” şemsiyesi altında toplanan küçük cemaatin bir tür grup-içi evlilik yapmasından daha tabii şey olamaz. Bugünden bakıp onları şehvetperestlikle veya kıza-kadına değer vermemekle suçlamak, modern antropolojinin ürettiği ataerkil kavramsallaştırmanın ürünüdür. Bundan hareket edebilen müşevveş zihin kendinde tarihin tamamını yargılama hakkını bulabiliyor. Tabii ki askeri ve siyasi güç kazanıldıktan sonra bu evliliklere devam edildiği gerçektir. Lakin ister cemaatin ilk kuruluşunda ister sonrasında olsun, evliliklerde riayet edilen ana kural erkek ve kızın büluğ (ergenlik) yaşına gelmiş olmasıdır. Bu kuralın ihlal edildiğine ilişkin örnekler varsa ve olmuşsa –ki bugün de vardır ve geçmişte de olmuştur-, bunlar kural ihlalidir.

Sonuç itibariyle Hz. Peygamber’in irtihalinden sonra belli başlı sahabeler arasında vuku bulduğu rivayet edilen evliliklere baktığımızda, yukarıda saydığımız sosyo politik faktörlerin rol oynadığını görebiliriz. Hem hicretten önce ve sonrasında şiddetle ihtiyaç hissedilen grup için dayanışma, hem halife seçiminde ve sonrasında ortaya çıkan ciddi sorunlar, potansiyel haldeki çatışmanın aktif hale gelmeye yüz tutması bazı sahabileri aralarında kan ve akrabalık bağına dayalı birliktekiler kurmaya yani evlilik yoluyla bir koruma hattı oluşturmaya sevketmiştir.

3.

Velinin izni, ailenin rızası

Geleneksel toplumu yargılayanların çoğu, modern telakkinin derin etkisinde ve tamamen tarihsel bir durumu evrensel ve ebedi doğru kabul ettiklerinin farkında değil. Geleneksel insan, bugün bizim normal kabul ettiğimiz çok şeyi takip ettiği norm kabul etmiyordu. Mesela geleneksel insana göre çocuğun velayetinin devlete ait olmasını çok tuhaf karşılardı. Ama 1789 ihtilalinden sonra sahneye giriş yapan Fransız cumhuriyet düşüncesi yeni bir insan, yeni bir toplum yaratma projesini öne çıkardığında, çocuğun velayetinin anne babasına değil, devlete ait olduğunu savundu ve bu amacı gerçekleştirmek üzere “parasız, laik ve zorunlu eğitim” ilkesini getirdi. Resmi veya özel çocuğun “eğitim hakkı” aslında modern ulus devletin vatandaşlıkla mülkiyetine geçirdiği insanı eğitim denen aygıt marifetiyle kendi egemenliği doğrultusunda işlemden geçirme, eğip-bükme işlemine tabi tutumasının ifadesidir.

Hâlbuki hak dini insanlara tebliğ etmekle yükümlü Hz. Peygamber (s.a.), çocuğun velayetinin anne babasına ait olduğunu açıkça beyan etti, öyle ki anne babasına çocuğunu şu veya bu (batıl) dine göre yetiştirme, terbiye etme özgürlüğünü tanıdı: “Her doğan çocuk, İslâm fıtratı üzerine doğar. Sonra, anne-babası onu Hıristiyan, Yahudi veya Mecusi yapar.” (Buhârî, cenâiz 92; Ebû Dâvut, sünne 17.)

Kendini aydınlanmış kabul eden bir avuç insan (kadro) düşünün, şu veya bu yolla (ihtilal, darbe, devrim, ittihatçılık, baskın, hile ve desise vs.) yönetimi ele geçirecek, sonra toplumun tamamını, milyonlarca insanı kendi inandığı ve düşündüğü istikamette inanmaya, düşünmeye ve yaşamaya zorlayacak.

Hangisi özgürlükçü imiş? Genel ve amir bir hüküm vaz’edip “dinde zorlama yoktur” (2/Bakara, 256) diyen mi, herkesi şu veya bu doktrine göre devlet marifetiyle zorlayan mı?

Bugün liberal düşüncesinin etkisinde yasalar çocuğun velayetinin ebeveyne ait olduğunu belirtiyorlar, ama Cumhuriyetin temel felsefesine sadık kalarak eğitimi mecburi kılıyorlar. Cumhuriyetin idealleri ve inkılapları adına otoriter yönetim, baskı, istibdat ve totalitarizm meşru kabul edilir.

Liberal düşüncenin etkisinde devletin kaba, doğrudan ve itici baskısı kalkmış görünüyor ama aslında temelde bir değişiklik vuku bulmuş değil, diğer sayısız konuda olduğu gibi evlilik ve aile olgusu da modern karakterini koruyor.

Piyasa kapitalizminin algıları belirlemeye başlamasından sonra erken evliliklere suçlayıcı gözle bakılmaya başlandı. Her şeyi metalaştıran piyasa binlerce senedir ve hemen hemen her beşeri havzada aynı olan (bedeni setreden) giyim kuşam kültürünü dönüştürüp bilhassa kadın bedenini teşhir nesnesi haline getirdi, şimdi artık kimi kadınlar sütyen ve şortla kamusal alanlarda dolaşıyorlar, bunu eleştirmek bireysel hak ve özgürlüklere karşı baskıcı tutum sayılıyor. Eril ve dişil bedenlerin birbirine dönüştürülmesinden sonra “üçüncü cins”e doğru yeni bir beden imal ediliyor, buna uygun “eril-dişil karışımı” yeni bir giysi empoze ediliyor, okul kitaplarında erkeği ve kadını çağrıştıran isimler (Ahmet-Fatma) yerine, her iki cins için ortak isimler seçiliyor (Fikret, suat, deniz vs.); yapay zeka ile üçüncü cins, tasarı/kurgu aşamasından geçip gündelik hayatta yerini almaya başlıyor.

Modern kültür esasında kendisi temel bir bozukluk ve hatta cinsel bir sorun (sapma) olmasına bakmaksızın, kural dâhilinde olan küçük yaş evliliklerini neredeyse sapkınlık, pedofili (sübyancılık) türü bir hastalık diye takdim etmektedir. Oysa tarihte hiçbir gelenek, bu son zaman kültürü kadar çıplak beden-cinsel tahrik sapkınlığına düşmedi.

İktisadi faaliyet ve büyümenin ana motivasyon halini aldığı modern zamanda kadının dinlerin çizdiği çerçeve içinde aile kurması, aileyi merkeze alması sistemin tabiatına aykırıdır; sistem her ne olursa olsun kadını evin dışına çıkarmayı hedefliyor. Aptallaştırıcı propaganda bombardımanı, taşıyıcı ve emredici araçların saldırısına maruz kalan kadın, kendini dinin, sahih gelenek ve ailenin sözde denetiminden ‘özgürleştirdiğini’ zannederken, gerçekte her şeyi metalaştırmaktan başka marifeti olmayan kapitalist piyasanın ve kapitalistlerin kollarına teslim ediyor. Sosyalizmin hâkim olduğu yerlerde de kadına bakışta farklılık söz konusu değil, o sistemde de devlet kadını iktisadi üretim ve faaliyetin nesnesi olarak görüyor: Sovyetlerin çökmesinden sonra neo-komünistler ve sosyalistler liberal kapitalizmin ideallerinin ve hedeflerinin havariliğini yapıyorlar.

Konumuz olan küçük yaşta (erken) evliliklere baktığımızda bu hususu zihnimizin gerisinde tutmamız gerekir. Çünkü bu modern olan tarafından inşa edilmiş zihin Hz. Muhammed (s.a.)’in erken yaş evliliği yaptığını iddia etmese de, niye herkes için geç yaş evlilikler yönünde herhangi bir söylemde bulunmadığına ve kızın evlilik yetkisinin tümüyle kendisine ait olduğu yönünde kat’i bir hüküm getirmediğine sitem ediyorlar.

Roma’da babanın, çocukları için iyi ve yararlı bir eş arama hakkı ve görevi vardı, çocuğunu reşit olmadan nişanlayabilirdi, nişanlanma yaşı ise hem erkeklerde hem de kadınlarda 7 olarak belirlenmişti. Bu hemen hemen bütün geleneksel toplumlarda genel bir teamüldü.

Hz. Aişe’ye dayandırılan bir rivayete göre “Velinin izni olmadan yapılan nikâh batıldır” (Buhari, Nikâh, 36; Müslim, Nikâh, 15.) Hz. Peygamber (s.a.) bu hükmü şöyle vaz’etmiştir: “Kendisine sorulmadıkça dul kadının, kendisinden rıza alınmadıkça kızın nikâhı kıyılmaz; kızın rızası sükût etmesidir.” (Müslim, Nikâh, 9; Tirmizi, Nikâh, 1107.) Şimdi bu hüküm açık olduğuna göre, nasıl oluyor da kızın izni alınmadan evlendirilebilir?

Küçük yaşta nişan veya nikâh modern insana tuhaf gelebilir. Ancak bu evliliklerde büluğ çağı kuralının ihlal edilip edilmediğine bakmamız gerekir. Kaynaklarımızdan hiç biri, herhangi bir sahabinin büluğ çağından önce bir kızla ve üstelik rızası alınmadan evlendiğine dair tek bir olay nakletmemektedir. Sorun kızların babalarının veya ondan sorumlu olanların isteği üzerine evlenip evlenmedikleri konusudur. Belki bunun ön kabullerden bağımsız kritik edilmesi lazım.

Evlilik (zifaf) yaşının büluğ çağına, nikâhın da kızın rızasına endekslenmesi iki temel kuraldır. Aşağıda nakledeceğim olay bunun tipik örneğidir:

Hz. Ömer halife seçildikten sonra kendisinden önceki halife ve en yakın dostu Hz. Ebu Bekir’in kızıyla evlenmek istedi. Kızın ablası Hz. Aişe’ye haber gönderdi. Hz. Aişe, bu evliliği uygun gördü ve konuyu kız kardeşine açacağı va’dinde bulundu. Nitekim de öyle yaptı, konuyu ona açtı. Ancak yaşı küçük olan kardeşi, Halife Ömer’le evlenmek istemediğini söyledi. Hz. Aişe ona “Mü’minlerin emirini mi istemiyorsun?” diye sorunca “-Evet istemiyorum, hırçın-haşin bir yapıya sahiptir, kadınlara karşı kabadır” deyince, Hz. Aişe “Karar senindir” dedi.

Hz. Ömer, bu sefer Ümmü Eban binti Utbe Rebia’yı talip oldu. Ona da Halife Ömer’in isteğini ilettiler. Ancak o da reddetti ve aynen şu gerekçeyi öne sürdü: “Ömer kapısını kapatır, hayır yapmaz, asık suratla girer, asık suratla çıkar.” (37). Şimdi insanların hangi sosyo politik şartlarda teamüller geliştirdiğini yeterince hesaba katmadan “Arap örfü” diye aşağıladığı ve neredeyse tarihsel bozulmaların tamamını onlara yüklediği İslam sonrasında iki sahabe kızın bu asil tutumunu bugün kaç kızın sergileyebileceğini soralım. Bu iki kızcağız bir devlet başkanının evlilik teklifini reddediyor ve kendi medeni hayatları üzerindeki özgürlüklerini cesaretle savunuyorlar. Devlet başkanının da reddedilmeyi içine sindirip kendine başka kapı araması ayrıca takdire şayandır.

Bundan biri diğeriyle bağlantılı medeni, siyasi ve hukuki üç önemli sonuç çıkar:

  1. Sahabe döneminde hiçbir kız zorla evlendirilmiş değildir
  2. Devlet başkanı sıfatıyla Hz. Ömer, hoşuna gitmese de kendini reddeden kızların kararına olumsuz tepki vermemiştir.
  3. Bir müçtehid fakih olan Hz. Aişe de, kız kardeşinin kararını onaylamış bulunmaktadır.

Bu medeni cesaretin dayanağı daha önce Hz. Peygamber’in tatbikatından almaktadır. Şöyle ki:

Bir gün bakire bir kız Hz. Aişe’ye gelip, babasının kendisini konumu yükseltmek amacıyla kardeşinin (amcasının) oğlu ile evlendirmek istediğini ama kendisinin bu evliliği istemediğini” söyledi. Hz. Aişe “-Allah’ın Elçisi gelinceye kadar otur” dedi. Hz. Peygamber (s.a.) gelince kızcağız durumunu ona anlattı.  O da babasını çağırttı ve kıza evlenme yetkisini verdiğini açıkladı.. Bunun üzerine kız şöyle dedi:

-Ey Allah’ın Elçisi, aslında ben babama yetkiyi vermiştim ama bu konuda kadınların bir hakkı olup olmadığını öğrenmek istedim.” (Ahmed ibn Hanbel, Müsned, VI, 136; Nesei, Nikâh, 36; Ebu Davud, 26.)

İşte bizim referans alacağımız asıl Arap örfü veya İmam Malik’in atıfta bulunduğu “Sünnetü’l Arap” budur. Küçük yaşta evlilikleri belirleyen yukarıda saydığımız sosyo politik ve yöresel faktörler ise, dinin usulünden olmayıp her bir yörenin “adetler”inden birine işaret eder. Mesela Anadolu’da sevdiği kız tarafından reddedilen bazı erkeklerin söylediği şudur: “Ya benimsin, ye kara toprağın!”

Fıkıh kitaplarında “örf” ile “adet” aynı anlamda kullanılmışsa da tarih, sosyoloji ve hem ahlaki norm hem hukuk kuralı açısından ikisi birbirinden ayrıdır; bağlamına göre ikisinden biri kullanılabilir, bir diğerinin yerini almaz. Örf ile adet kategorisine giren teamüller aynı şey değildir. Vahiy tarafından teyid alan ve hukuki meselelerde muhkem olması gereken “adet” değil,  “örf”tür. Bir teamülü örf kabul edeceksek, bu bizi bambaşka bir mecraya götürür ki, “Örf ile sabit olan nss ile sabit gibidir” denmiştir ki, bunu esas aldığımızda tamamen harici/dönemsel şartlara ait bir teamülü din adına amir hüküm haline getirebiliriz. Muhtemelen bundan hareketle bugün de küçük çocukların evliliğini savunanlar böyle bir gerekçeye dayanmaktadırlar. Hatta bazı fıkıh kitapları küçüklerin evliliğine cevaz verir, kızların evliliğini neredeyse amir hüküm olarak babalarına bağlar ve gerekirse “daha küçük yaşlarda da olsa ama vücudu buna dayanabiliyorsa evlilik olabilir” diyorlarsa, bunlar örf hükmünde olmayan konjonktürel bir teamülü örf/nass hükmünde kabul etmeleri dolayısıyladır.

Evlilikte velinin izni nikâhın şartlarından değildir, örfi güçlü bir teamüldür. Ailenin izni ve rızası olmadan yapılan evliliklerin zaman içinde büyük sorunlara yol açtığı gerçektir. Evlilik birbirini seven iki kişinin harici bütün sosyal faktörleri bir kenara iterek bir araya gelmesinden ibaret olsaydı ailelerin rızasına gelenekte itibar olunmazdı. Lakin evlilik hayat boyu sürecek bir sözleşme olduğundan, tarafların ailelerinin rızası önem kazanır. Ailelerine meydan okuyarak evlenenlerin kahir ekseriyeti sonraları aileleri olmadan mutlu olamadıklarını anlar, dahası bizim gibi toplumlarda aile dayanışması ve koruma işlemleri çocuk evlenip kendisi çocuk sahibi oluncaya, hatta ölünceye kadar sürer. Geleneksel toplumlarda velinin izni koruma amaçlıyken, bugün nispeten koruma yanında dayanışma, yardım ve aile bağlarının devamında önemli rol oynar. Şu halde velinin izni nikâhın şartı değilse bile örfi bir teamüldür, veli (anne-baba) bilinen hudutları aşmaya yeltenmedikçe örfi bir rükun kabul edip tatbik etmek lazım.

Büluğ yaşına ermeyen her zifaf gayrı meşrudur; buna cevaz verenlerin ne Kur’a’ndan ne Sünnet’ten ne de sahabe tatbikatından güvenilir delilleri vardır. Nisa (4) 6. Ayet açıkça nikâh için “rüşd” yaşını emretmektedir; kendi malı ve bedeni üzerinde özgür iradesi ve tercihleri ile tasarruf kurma yaşında olmayan yani reşid olmayan kızlar evlendirilemez. Nikâhla ilgili maddi ve ekonomik şartlarda değişme olsa bile, rüşd yaşının şartında değişme olmaz.

Osmanlı Hukuk-ı Aile Kararnamesi’nin 10. Maddesi “Nikâhta veli, ale’t-tertip binefsihi asebe olan kimselerdir” demiş ancak daha öncesinde 7. Maddede şu hükmü vaz’etmiştir: “12 yaşını itmam olmamış olan sağir (küçük erkek) ile 9 yaşını itmam etmemiş olan sağire (küçük kız) hiç kimse tarafından tezvic edilemez (evlendirilemez).”

Mücbir sebep olmadıkça da büluğ, hatta rüşd çağından önce çocuğun değil evlendirilmesi, nişanlandırılması da doğru değildir, çünkü çocuk büluğa erip rüşd vasfını kazandığında belki kendisini nişanladıkları kimse ile evlenmek istemeyecektir. Nikâhın esası icap ve kabul olduğuna göre, önceden nişanlandı diye bir kimseyi bir evliliğe mecbur etmek icap ve kabul şartını ihlal eder.

Fetvaların zaman zaman istismara gerekçe olarak kullanıldığı doğrudur. Her yerde, her zaman ve her beşeri toplulukta istismarlar olabilir. Din, mezhep, ideoloji, doktrin, meslek, merhamet vs. her şey istismar edilebilir. İstismarın önlenmesinde başvurulacak iki muameleden biri istismarın kendisi ile istismar eden ve edilen şeyin arasını ayırmak, diğeri istismarın rasyonalitesini, gerekçesini sahih bilgi ve delillerle çürütmektir. Yanlış fıkhi fetvalara fıkhı terk ederek değil, doğru usulle yine fıkıhla mücadele etmelidir.

4.

“Cinsel rıza yaşı” ile “resmi evlilik yaşı” arasında tercih

Piyasa kapitalizmi ve kapitalizm ile yarış içinde olan sosyalizm/komünizm veya milliyetçi doktrinler evlilik yaşını temel hükümet politikaları olarak benimserler, bunun sebebi “iktisadi büyüme” hedefinin aksamamasıdır. Kadının evden çıkıp sosyal, iktisadi piyasaya girmesi sosyo-ekonomik çarkın dönmesi için zarurettir. Ve bu sadece kadının sosyal hayata katılması ile yetinilmez, aynı zamanda bedenin dişi bir nesne olarak cinsel tüketime sunulmasını icap ettirir ki, resmi toplumun takip ettiği politikalar yanında sivil mekanizma, pazarlama, tanıtım, reklam, iletişim, sinema, televizyon, sanat, eğlence, turizm, spor vb. sayısız sektörün işler halde tutulmasını güvence altına alan amil budur. Bittabi piyasa kapitalizmi tesettüre ve kadının ev merkezli sivil-medeni hayata ve kamusal alanlara katılması düşüncesine karşı olacaktır.

Evlilik yaşının giderek yüksel(til)mesinin söz konusu ulusal ve küresel teşvik ve tahrikle yakından ilgisi var. Modern hayatı belirleyen piyasa, bu yüzden erken yaştaki gençlerin evlenmesini itibarsızlaştırır; elden geldiğince geç yaşta evlilikleri teşvik eder, hatta dolaylı yollarla bunu zorunlu hale getirir. Bunun için de dine, geleneğe ve aileye karşı emredici ve taşıyıcı araçları kullanarak savaş açar.

Tabiatıyla sağlık, beslenme vd. faktörler sonucunda insanların 80-90 sene yaşıyor olması, onların nesillerini devam ettirme kaygılarını azaltmakta, bu da geç evliliklere yol açmakta. Çok gecikince de iş işten geçmiş olur, sonra İsviçre gibi “doğurmayı unutan ülke” tipolojileri ortaya çıkar.

x

Bugün evlilik yaşının 18 olarak tespit edilmesi kabul görmüş gibi, ne var ki bazı ciddi problemlere yol açtığı da gerçek. Elden geldiğince büluğ çağı ile rüşd çağı arasındaki makas farkının kapatılmasında da fayda var. Fakihlerden rüşd çağı için 17, 18, 22 kabul edenler var. Ebu Hanife, İbn Abbas’e dayanarak ihtiyaten büluğ yaşını kızlarda 17, erkeklerde 18 kabul etmiştir. Osmanlı Aile Hukuk Kararnamesi de bu yaşı esas almıştır (39). Ebu Hanife, mal ve servetin kullanımı, doğru tasarrufuyla ilgili olduğundan, kişi 18’inde rüşdüne eremiyorsa bu rakamı 25’e kadar çıkarmaktadır. 

Bugün için büluğ çağı ile rüşt çağı arasında kategorik değilse de, belli bir fark gözetmek mümkün. Normal şartlarda rüşd çağı 17 veya 18 kabul edildiğinde evlilikler bu yaşlarla başlatılabilir ama mücbir, zaruri sebepler varsa büluğ çağına erdiğinde gençlerin evlendirilmesine kesin yasak koymamak gerekir. Bu kâğıt üzerinde böyle, ne var ki fiiliyatta durum öyle değil, yasa koyucuları “cinsel rıza yaşı” diye tuhaf bir kavram geliştirmişlerdir, biraz sonra bunu ele alacağız.

Geçmişte kısa ömür, kabile savaşları, sosyo politik faktörlerin erken yaşlardaki evliliklere etki ettiğini belirtmiştik, eğer söz konusu faktörler “tarihsel” ise, bugünkü evliliklerde de “tarihsel faktörler” rol oynamaktadır. Ömrün uzamış olması, kızların eğitim alması ve kariyer sahibi olmaları, belli sınıfa mensup ailelerin çocuk doğurmak istemesi veya bir iki çocukla yetinmesi, evlilikten önce belli düzeyde ekonomik güç arayışı, nişan ve düğün masraflarının yüksek olması, iki cinsin evlilik yapmadan da birbirlerine kolayca erişebilmesi, erkeğin kadına kadının erkeğe olan bağımlılığın azalması, iki cinsin birbirleri karşısında özerkleşmesini, hatta kopup ayrışmasını telkin eden liberal felsefe, birey düşüncesi, feminist akımlar, kısaca modern hayat tarzı, algısı ve pratiğinin de her biri tarihseldirler. Bu tarihsel faktörlerin rol oynadığı erkek kadın ilişkilerinde veya aile modelinde en doğru, en ideal oluşlarının kriteri nedir?

Kadın ile erkek arasındaki yaş farkına gelince.

Bu konuda yasal bir kısıtlama olmadığı açıktır, olmaması da gereklidir. Dünyanın birçok yerinde büyük zenginler kendilerinde 50-60 küçük kızlarla evlenirler. Orada da yasal bir engel yoktur, belki kamuoyu baskısı, değer yargıları, sürüp giden teamüllere yapılacak atıflarla bu türden evliliklere eleştiriler yapılabilir. Ne var ki

  1. Bazı mücbir sebepler, istisnai durumlar ortaya çıkar ki, bu türden bir evlilik gerekebilir. Böylesi durumda ne yasalar müdahale eder ne kamuoyunun kınama hakkı ve yetkisi ortaya çıkar. Bazı ülkelerde yaş farkına bakılıyor. Örneğin Güney Kıbrıs ve Malta’da yaş farkının fazla olması cezai soruşturma açılmasıyla sonuçlanabiliyor.
  2. Diğer bir husus, evlilikte ana prensip rıza yani icap ve kabuldür. Kendisinden 50 yaş büyük biriyle evlenmeyi kabul eden bir kadın veya bir erkeğin tercihine tepki göstermek kimsenin haddi değildir.
  3. Aynı şekilde icap ve kabul ile yani özgür iradesiyle bir kadının bir erkeğin ikinci, üçüncü veya dördüncü eşi olmayı tercih etmesi onun temel hakları arasında yer alır. Bu hakkı hükümetler, mahkemeler, parlamentolar yasaklayamazlar. Dikkat edilecek yegâne kural, şu veya bu evliliğe kişilerin zorlanmamasıdır. Irak, Afganistan, Suriye ve Yemen gibi sıcak çatışma bölgelerinde milyonlarca kadın dul ve kız yetim kalırken, çok eşli evliliğe karşı söyleme sarılmayı sadece önyargıyla izah etmek mümkün. Nisa, 3 ayetinin korunmaya muhtaç bu milyonlarca kadın ve kızı ilgilendirmediğini kim iddia edebilir!

Türkiye’de “çocuk gelinler” adı altında büluğ çağı sonrası evliliklere karşı büyük bir propaganda yürütülmektedir. Özellikle büyük kentlerde ve son yıllarda yapılan hukuki düzenlemelerin etkisinde gençler evlenmek istemiyor, giderek evlilik yaşı 25’lere, 30’lara doğru tırmanıyor. Zannediliyor ki batı ülkelerinde de durum öyle.

Bunun öyle olmayıp tam aksine cereyan ettiğini söylemek lazım. Bu noktada dikkatten kaç(ırıl)an önemli bir durum var, önce bunun altını çizelim: Modern toplumlarda evlilik yaşı –farzedelim ki 18 ile sınırlandırılmış olsun- ile cinsel rıza yaşı birbirinden ayrılmaktadır.  Mesela Almanya veya İtalya’da erkek veya kız, cinsel deneyim yaşamak için 18’ini beklemek zorunda değildir, yasalar 14 yaşına basmış da rıza gösteriyorsa cinsel deneyim yaşayabilir, buna yasal bir engel olmadığı gibi neredeyse artık sosyal bir engel de yoktur.

“Cinsel rıza yaşı”yla ilgili aşağıdaki rakamlara bakalım.

14 yaş: Avusturya, Bulgaristan, Estonya, Almanya, Macaristan, İtalya ve Portekiz’de.

15 yaş: Fransa, Hırvatistan, Çek Cumhuriyeti, Danimarka, Yunanistan, Polonya, Romanya, Slovakya, Slovenya ve İsveç‘te ise cinsel rüşt yaşı mevcut yasalara göre 15.

16 yaş: Belçika, Litvanya, Letonya, Hollanda, İngiltere, İspanya, Finlandiya ve Lüksemburg.

17 yaş: Güney Kıbrıs, İrlanda ve Malta (40).

Pratikte bazı ülkelerde cinsel rıza yaşına! 5, 14, 16, 17 sınır konulmuşsa da, vuku bulduğunda yasal ciddi bir yaptırıma başvurulmaz, belki ailelere göre ufak çaplı sorunlara yol açabilir. Giderek yerleşik teamül halini alan durum şöyle oluşuyor: Büluğ çağına henüz erişen erkek ve kızlar birbiriyle tanışır, arkadaş (flört) olur. Derken kız, erkek arkadaşını ailesiyle tanıştırır. Şart değilse de genellikle anne baba kızlarının erkek arkadaşını benimser. Arkadaşlıkları sürer, hafta sonları veya canları çektikçe erkek arkadaşı gelir kızı evinden alır, sinemaya veya başka bir etkinliğe götürür. Bu arada aralarında cinsel ilişki başlar. Zaman ilerledikçe ilişkilerinde ciddi bir sorun çıkmıyorsa, lüzum hissetmeleri durumunda resmi nikâh yapar, yani gider resmen birlikteliklerini kayda geçirirler. Aralarında ciddi bir sorun çıkar da ayrılacak olsalar, bu, zannedildiği gibi kolay olmaz her iki taraf sarsıntı geçirir, üzülür, belki de aradan belli bir zaman geçtikten sonra karşı cinsten biriyle yeni bir ilişkiye girerler.

Bu yeni ve giderek yerleşik teamül halini alan ilişkide şu hususlara riayet edilir:

  1. Arkadaşlıkla başlayan ilişki icap ve kabule dayalıdır.
  2. Söz konusu beraberlikten ve elbette cinsel deneyimden ailelerin bilgisi ve rızası vardır.
  3. Kız veya erkek, ilişkileri devam ettiği sürece birbirlerine sadakat gösterirler; taraflardan biri arkadaşını aldatacak olsa bu önemli sarsıntılara yol açar, terk edilen üzülür, deprasyon geçirir.
  4. Resmi evlilik yaşı yasalarla belirlenmişse de, kimse buna riayet etmez, ezici çoğunluğuyla büluğ çağına erişen gençler engelsiz bir araya gelebiliyorlar. Çünkü “cinsel rıza yaşı”nin kabulü artık iki cinsin cinsel birleşme yapabileceklerinin biyolojik olarak mümkün olduğunun kabulü ve teyidirir. Gözetilen konu özellikle kızların herhangi bir zorlanmaya maruz kalmamasını sağlamaktır.

Nikâh’ın temel şartları yani icap ve kabule dayanması, şahitler, etrafa duyurulması (ilan/aleniyet) söz konusu olduğundan bir tür ismi konulmamış “nikâh”tır. Ailelerin haberdar olması ve onayı nikâhın diğer bir rüknü hükmündedir. Sadece merasimi yoktur.

Bizim dini ve geleneksel algımıza hayli ters gelen bu ilişkinin şöyle bir sonucundan söz edilir: a. İlkin gençler dini, geleneksel, ailevi veya toplumsal baskı altında kalmaksızın kolayca bir araya gelebiliyorlar ve bu onlarda erken yaşlardan başlamak üzere insanın en önemli sorunlarından biri olan “cinsel açlığı”nı gidermeye imkân verir.

  1. İnsanın cinsel hayatı en evrimli ve yüksek düzeyde yaşayacağı çağ, büluğ yaşı ile 50 yaştır. Daha sonra bu duygu yavaşça sönmeye başlar. İnsanın maddi, sosyal, ekonomik vd. alanlarda da enerjisinin en verimli kullanacağı yaş yine 15-50’dir. Bu dönemde cinsel açlık çekmeyen, cinsel baskı altında olmayan bir insan (erkek veya kadın) zamanını seçtiği meslek üzerinde odaklanarak geçirir, yaratıcı çalışmalar yapar.

Bizde ise erken evlilik aleyhinde propaganda yürütenlerin bir bölümü nikâhsız cinsel deneyimlere, yani zinaya ses çıkarmazlarken, 18 yaş öncesi meşru nikâhlı evlilikleri suç kategorisine sokmaktadırlar.

2017 yılında küçük yaş evlilik yaptı diye 10 bine yakın kişi hakkında soruşturma açıldı, halen bu suçtan dolayı binlerce kişi hapiste yatıyor; rızaya dayalı cinsel birleşme serbest ama nikâhlı birleşme suç sayıldığından bu fiile 8-10 yıl hapis cezası verilebiliyor. Çarpanıyla hesaplandığında bu yasaktan onbinlerce insan mağdur oluyor. Cezaların sonradan gelmesi ise daha büyük dramlara yol açıyor, kovası hapse düşen kadın kendisi hem kocasını hem çocuklarını geçindirmek zorunda kalıyor, yetkililere 7-8 yıllık kocasının serbest bırakılması için yalvarıyor, ama kimse onu dinlemiyor. 2016 yılında AK Parti hükümeti bu sorunun çözümü için bir yasa teklifi yapıldıysa da, CHP ve bazı muhafazakâr feminist dernek ve kuruluşların itirazı “cinsel istismara af” geliyor diye itirazı sonucu yasa tasarısı geri çekildi (41).

Esasında 18’ne gelen gençlerin dahi evlenmesi neredeyse imkânsız gibidir. Okuyorsa mezun olması, iş bulması veya mesleğinde geçimini sağlayabilecek imkâna kavuşması 25-30 arasında ya mümkün olur veya olmaz. Bu arada inançlı bir insan ise karşı cinsle ilişkiye girmesi onda meşruiyet krizi doğurur ve bu onu sürekli rahatsız eder; inançlı değilse girdiği herhangi bir ilişkinin sorumluluğunu üstlenmez, çünkü toplumun bu türden takip ettiği bir teamül yok. Bu ilişkiden erkek tarafı da kız tarafı da zararlı çıkar.

Ben başından beri büluğ çağına eren erkek ve kızın evlenebileceği kanaatindeyim. Söz konusu evlilikte gözetilecek husus özellikle kızın hiçbir baskı altında olmaksızın rızası; erkeğin veya iki tarafın kuracakları aile birliğini ekonomik yönden sürdürebilecek imkânlara sahip olmasıdır. Nafaka imkânı erkek ve kız tarafından olabileceği gibi ailelerinin desteğiyle de sağlanabilir. Lüzum hissetmeyen ise dilediği yaşta evlenebilir. Ancak gençlerin en başta zina gibi bir harama yeltenmemeleri ve cinsel açlıklarını kendini hissettirdiği yaşta meşru çerçevede tatmin edip ruhsal ve zihinsel yetilerini toplumun ve insanlığın yararına olacak alanlarda kullanmaları için fiili duruma uygun yasal düzenleme gerekir. Aksi halde “nikâh”a karşı husumet insanları zımnen zinaya sevketmekten başka bir anlam taşımıyor.

5.

 

Görüş ayrılığına yol açan paradigma ve usul farkı

 

Bu konu önümüzdeki zamanlarda da tartışılmaya devam edecektir. Tartışmaya katılanları birkaç ana gruba ayırmak mümkün. Gruplara ayırırken kullandığımız kriter, akademisyen veya hocaları motive eden kurucu fikir, önkabullerini oluşturan görüştür. Kabuller ve görüşler paradigma ve usul farkından kaynaklanmaktadır.

 

  1. Ehl-i hadis: Bu gruptakilere göre bir bilginin hadis kaynaklarında yer alması, hele sahiheynde (Buhari-Müslim) bulunması doğruluğu için yeter sebeptir. Binaenaleyh 6-9 bilgisinin yanlışlanması başta Buhari ve Müslim olmak üzere genelde hadis kaynaklarına olan güvenin sarsılacağı endişesi taşıdığından, bu gruptakiler çapraz okumaya (metin kritiğine) tepki göstermektedirler. Hadisçi değilse de, hadis rivayetlerine olan samimi ve rezervsiz itimadı olanlar da söz konusu tepkilere iştirak etmektedirler. (42)

 

  1. Siyerciler ve tarihçiler de benzer bir tutum içindedirler. Onlara göre, söz konusu rivayetler siyer ve tarih kitaplarında yer alıyorlar diye, bir çırpıda yok sayılamayacaklarını, bunca rivayet çeşitli kaynaklarda yer alıyorsa bunun bir anlamının olması gerektiğini iddia ederek, Hz. Aişe’nin evlilik yaşını yüksek gösteren araştırmalara karşı çıkıyorlar. (43) Aslında bu gruptaki akademisyenlerin karşı çıkışlarını olayların ve olguların okunmasında başvurulan kaynaklar açısından bir sorunlarının olmaması gerekir. Çünkü nasıl kendileri 6-9’da ısrar ettiklerinde siyer ve tarih kitaplarını kullanıyorlarsa, 17-19 veya daha farklı tarihi öne sürenlerin de başvurdukları kaynaklar aynıdır. Her biri karşı görüşünü temellendirmek üzere aynı bilgileri farklı yorumlayabilmektedir.

 

  1. Tarihselciler ise, derin bir araştırmaya lüzum hissetmeden zaten kategorik şu iki önkabulden hareket ettiklerinden 6-9 rakamı onlar için bulunmaz imkândır: a. Küçük yaşta evlilik Arap örfüdür, İslam üzerinden bizlere geçmiştir b. Kur’an’da olsun Sünnet’te olsun yer alan fıkhi hükümler tarihseldir, bugüne bize bir şey veremezler. Hatta bir tarihselci isim telaffuz etmeden “Kim küçük yaşta evlilik yapmışsa yapmış, beni bağlamaz” deyip aslında sadece sahabileri değil Hz. Peygamber’i de işin içine katarak, onu bağlayan şeyin “modern kültür, insanlığın geldiği evrensel değerler” olduğunu haykırarak dile getirmiştir.

 

Bunun aksine, her durumda Hz. Peygamber’in dokuz yaşında bir kızla evlenmediği kabulünden hareketle, hadis, siyer ve tarih kitaplarında yer alan bilgileri yok saymak de doğru değildir.

 

Hadisçi veya tarihçilerin görüşlerinde niçin mesleki hassasiyet gösterdiklerini anlamak kolay; bu da bize olayı hangi meslek, branş zemininde araştırırken söz konusu hassasiyeti, hüküm cümlelerine gelince mesleki rezervlerin araştırmadaki payını göz önünde bulundurmamızı gerektirir. İleride göstereceğimiz mücbir sebeplerle o dönemde büluğ çağına henüz eren kızlarla evlilikler yapılmıştır, varsayalım ki Hz. Peygamber’in Hz. Aişe ile evliliği bu türdendir. Bize düşen rivayetleri dikkatli bir kritikten geçirdikten sonra hüküm vermektir. “Hak yücedir, hiçbir şey ondan yüce/üstün olmaz.”

 

Doğrulanamayan bir bilgi veya hükmü, hadis mecmualarına ve siyer kitaplarına olan güven sarsılır diye savunmakta ısrar etmek, kaş yapayım derken göz çıkarmaya benzer. Çünkü elbette Din-i mübine hizmet niyetiyle hazırlanmış hadis mecmuları elma sepeti gibidir; içlerinde sağlamlar olduğu gibi çürükler de vardır. Çürük bir rivayeti senedinde sağlam (sahih) göstermek Rasülullah’a ve Kur’an’a hizmet değil, zarardır. Öyle bir noktaya geldik ki, a. Belli bir tarih felsefesinden b. Belli bir usulden hareketle c. Hadis mecmualarının tamamını, siyer ve tarih kaynaklarını ciddi bir “metin kritiği”ne tabi tutmamız gerekir. Maalesef son zamanlarda hadis ve siyer kaynaklarında en kıyıda köşede kalmış, şaz nitelikte, bir dedikodu veya yakıştırma kalbinden yer almış tarihi bilgiler mercek altına alınıp büyütülüyor, bu da ana çerçeveye zedeliyor, ilahi mesaj bilerek veya bilmeyerek itibarsızlaştırılıyor. Belli bir tarih felsefesi ve belli bir usulden yoksun bu seçme bilgilere dayalı tarih okumaları hiçbir şekilde ilahi maksadın geçmişte doğru anlaşılıp anlaşılmadığı ve bugün için de ilahi mesajın ne anlam ifade ettiği sorusunun doğru cevabına bizi götürmez, belki istemeden de olsa derinlemesine okuma yapmayan geçleri deizme daha çok yönlendirir.

 

Ben kişisel olarak birkaç sene öncesine kadar hadis rivayetlerinde senedin sağlam olduğunu, asıl yapılması gereken metin kritiği olduğunu düşünüyordum. Ancak metin kritiği kadar olmasa da sened kritiğinin de yapılmasında zaruret olduğunu anlamış bulunuyoruz. Bugün hem sened hem metin kritiği için hayli zengin imkân ve birikimlere sahibiz. Metin kritiği yapmak ne hadisleri ne siyer kaynaklarını itibarsızlaştırmayı gerektirir, aksine Müslümanların tarihini ve bilhassa Hz. Peygamber’i ve sahabeyi uydurmalardan, iftira ve töhmetlerden kurtarmayı hedefler. El verir ki kritik yapacak olanların bize hangi tarih felsefesinden hareket ettiklerini ve hangi usulü kullandıklarını beyan etsinler.

 

  1. Kur’ancılar: Bu gruptakilere göre hadis, siyer ve tarih kitapları dinin bağlayıcı kaynakları olmadığından Kur’an-ı Kerim’e bakmak yeterlidir. Onların bakış açısından Talak, 4 ve Nisa, 6. Ayetleri konuyu apaçık ortaya koymaya yeter. Büluğ, hatta rüşt çağına ermemiş kızlar evlendirilemez. Kur’ancıların hüküm cümlesi doğru, delil olarak gösterdikleri ayetler yerinde lakin hadis, siyer ve tarih kitaplarında yer alan bilgi ve haberleri bir torbaya doldurup çöpe atmak tatminkar bir açıklama değildir.

 

Söz konusu olaylar, bilgi ve haberler bu kaynaklarda yer almıştır: Bunun akla gelebilen bir açıklaması olmalı: a. Bu bilgi ve haberlerin tamamı yanlıştır b. Bu bilgi ve haberlerin kendilerine isnad edildiği tarihi figürlerin tamamı İslam adına hatalı davranmış, Kur’an’ın mesajını anlayamadıkları gibi İslam’a büyük zararlar vermişlerdir. Bu kitaplardaki bilgilerin tamamı yanlıştır demek de bugün İslam’a yöneltilen hasmane eleştirilerin cevabı değildir. Eğer sahiden durum böyle ise, dini tebliğ etme ve tatbik etmekle yükümlü ümmetin âlimleri nasıl oluyor da bu çapta bir yanlış anlamaya düşebilir veya bilerek ve isteyerek dinin asli mesajına aykırı pratikler yaşamış olabilir? Sünni, Şii, Zeydi, Zahiri, İbadi bilumum mezheplerin hata ve yanlış üzere ittifak etmiş olmaları mümkün mü? Ceffelkalem bütün tarihi birikimi silip atanların bugün ilahi muradı doğru anlamış olduklarının teminatı nedir? Bir iki nesil sonra gelenler, kendilerini hata ve yanlış üzere ittifak edenlerin kategorisine koyarlarsa ne olacak? Ve bu kıyamete kadar böyle sürecek olsa, bu Allah’a bir iftira olmaz mı? Öyle ya, Allah kullarına öyle bir kitap göndermiş ki, asırlar geçtiği halde kimse doğru anlayamıyor, demek ki insan potansiyelinin kavrama gücünün üstünde bir mesaj gönderdi, ama maksat hâsıl olmadı.

 

Paradigma farkının taraflarca nasıl iki ayrı kanıt olarak kullanıldığına ilişkin somut örnek, Hz. Peygamber’in 6-9 evliliğinin o dönemde düşmanları tarafından kullanılmadığına ilişkin öne sürülen argümandır. Argüman doğrudur, gerçekten de Hz. Peygamber’in üç düşmanı olduğunu biliyoruz: Bunlar da Mekkeli müşrikler, Medineli münafıklar (Müslüman müşrikler) ve Yahudilerdir. Her üç grup da –eğer öyle idiyse- Hz. Peygamber’in 6 yaşında bir kızcağızla nişanlanıp 9 yaşında evlendiğini dillerine dolayıp da bunu onun aleyhinde kullanmamışlardır. Hadisçiler. Siyerciler ve tarihselciler, bunun kaynaklarda zikredildiği üzere Arapların yüzyıllardan beri süren evlilik teamülleri olduğunu öne sürerlerken, bu bilginin doğru olmadığını öne sürenler de, böyle bir olayın vuku bulmadığını, olsaydı eğer Hz. Peygamber’in düşmanları tarafından aleyhinde bir propaganda ve itibarsızlaştırma aracı olarak kullanılacağını söylemektedirler.

Sosyoloji hocamız rahmetli Cahit Tanyol, bir derste şöyle demişti: “Bizim sosyolojimizin kaynakları İslam tarihinde ve fıkıhta yatmaktadır.” Bu sahasında uzun bir gezi yaptıktan sonra edindiği tecrübe ve zengin bir bilgi birikiminden süzme bir cümle idi. Kur’ancılar, vahyi tebliğ eden, açıklayan, tatbik eden ve tanıklığını yapan Hz. Peygamber’in sünnetini Kur’an’da lafız olarak geçen olaylarla sınırlandırıp 23 yıllık bir tatbikatı boşa alıyor; sahabe tatbikatını ve Müslümanların tarihlerinin neredeyse tamamına yeni hükümlerin istinbatı çabalarında herhangi bir referans değeri atfetmiyorlar. Kur’ancılık mealcilik gibi büyük bir zihin konforu sağlamaktadır. Usulün belirlenmesinde rol oynayan Sünnet ve sahabe tatbikatına itibar edilmeyince, kişi dilediği gibi Kur’an’ın anlam ve hüküm dünyasında at koşturmaktadır.

Böyle olunca sosyal hayatın tamamını içine alan yönetimden hukuka, iktisadi ilişkilerden kültürel algılara, oturma biçimlerinden sanata kadar maruz kaldığımız modern hayat tarzı bizden neyi talep ediyorsa, kolayca Kur’an’dan uygun ayet seçmeleri yaparak takdim edebiliyoruz. Bu ise Kur’an vahyini tarihsiz, köksüz, pratiksiz her sorana kolayca cevap tedarik eden bir markete dönüştürüyor. Tarihselciliği aşırılaştıranların ise durumu ortada: onlara göre modern hayata her ne aykırıysa tarihseldir, “ilkel Arap örfüdür, çöpe” deyip kestirip atıyorlar. Tarihselcilerin yöntemi Kur’ancılar’dan çok daha büyük zihin konforu sağlamaktadır.

Bu iki telakkiden sosyoloji çıkmaz, yol gösterici içtihatlar yapılamaz, Müslümanlar yeniden tarih yazma kudretine sahip olamaz.

6.

Kur’an’a göre durum

  1. Büluğa ermemiş çocuk

Kur’an-ı Kerim, büluğa (ergenlik yaşı) ermemiş insana çocuk der:

Ey imân edenler, sağ ellerinizin mâlik olduğu ile sizden olup da henüz erginlik çağına ermemiş olan (çocuk)lar, (odalarınıza girmek için şu) üç vakitte izin istesinler: Sabah namazından önce, öğleyin üstünüzü çıkardığınız vakit ve yatsı namazından sonra, (Bu) Üçü sizin için mahrem (vakitleri)dir. Bunların dışında size de, onlara da bir sakınca yoktur; onlar yanınızda dolaşabilirler, birbirinizin yanında olabilirsiniz. İşte Allah, size âyetleri böyle açıklamaktadır. Allah bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir. “Sizden olan çocuklar, erginlik çağına erdikleri zaman, kendilerinden öncekilerin izin istediği gibi, bundan böyle izin istesinler. İşte Allah, âyetlerini size böyle açıklar. Allah bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.” (24/Nur, 58-59.)

Ev, aile ve yakınlar arası ilişkileri düzenleyen 58. Ayet çocuğun ergenlik yaşına ermeyen kimse olduğunu belirtir.

Ev ortamında insan dinlenir, dilediği gibi hareket eder. Öyle de olsa aile fertleri arasında belli kurallara riayet edilmesi mecburiyeti vardır. Söz gelimi ev ortamı diye başkalarının göreceği şekilde kadın erkek birlikte yatamaz, görülmemesi gereken yerlerini açıp aile fertlerine gösteremez.

Ayetten anlaşıldığı kadarıyla ev ortamı iki ana kategoriye ayrılmıştır: İlki bütün aile fertlerinin ortaklaşa kullandığı, girip çıktığı yerler; mesela salon, oturma odası, mutfak vs. Diğeri anne babaya ait mahrem alan yani yatak odası. Herkesin kullanımına açık yerlerde izin istemeden girip çıkmak serbesttir, zaten orada insanlar belli tarzda giyinmektedirler. Ama yatak odasında kadın veya erkek gerektiğinde üstlerini çıkarabilir, öylece yatıp dinlenebilir veya birlikte olabilirler. İşte böyle özel durumlar için evdeki ergenlik çağına gelmemiş çocuklar ile köle ve cariyeler (ya da hizmetçiler) için özel hükümler getirilmiştir. Buna göre sabah namazından önce, öğle vakti –kaylule adı verilen uyku saatinde- ve yatsı namazından sonra çocuklar, köleler ve cariyeler yatak odasına gireceklerse izin istemelidirler, çünkü olabilir ki kadın ve erkeği ya çıplak veya uygunsuz halde görebilirler.

Coğrafi bölgelerin iklim yapısına göre değişiklikler gösterse de, kural olarak çocukların ergenlik çağına girişi belli bir yaşa basmaktan çok, erkeklerde ihtilam olmak, kızlarda adet görmektir (aybaşı hali). Birtakım fizyolojik veya biyolojik sebeplerle ergenlikte gecikmeler veya aksamalar vuku bulursa Ebu Hanife’ye göre 18 yaşına geldiğinde erkekler, 17 yaşında kızlar ergen kabul edilirler. Diğer müçtehitlere göre ergenliğin yaş sınırı 15’tir.

  1. Rüşd yaşı

“Yetimleri, nikâha erişecekleri çağa kadar deneyin; şayet kendilerinde bir (rüşd) olgunlaşma gördünüz mü, hemen onlara mallarını verin. Büyüyecekler diye israf ile çarçabuk yemeyin. Zengin olan iffetli olmaya çalışsın, yoksul olan da artık maruf (ihtiyaca ve örfe uygun) bir şekilde yesin. Mallarını kendilerine verdiğiniz zaman, onlara karşı şahit bulundurun. Hesap görücü olarak Allah yeter.” (4/Nisa, 6)

Surenin 5. ayetinin, akrabalarının koruması (velayeti) altında olan yetimleri kastettiği söylenmiştir ki,  bağlam düşünüldüğünde bu doğrudur. Buna göre rüşt çağına geldiği halde, yetim mal veya servetini usulüne uygun kullanmıyorsa, sorumsuzca saçıp savuruyorsa sefih, yani “akıl erdirmez veya aklı ermez kimse” hükmüne girer. Nitekim 6. ayette velayetleri üstlenilen yetimlerin rüşt çağına geldiklerinde, mallarını doğru dürüst kullanıp kullanmayacaklarını anlamak için test edilmeleri gerektiği belirtilmiştir. O yaşa kadar yetimlerin geçimleri sağlanmalı, temel ihtiyaçları (giyim, barınma vs.) karşılanmalı ve onlara güzellikle muamele edilmeli. İsra suresi (17) 34. Ayette de aynı uyarıyı yapmaktadır: Yetişkin-olgunluk çağına erişinceye kadar, -o da en güzel bir tarz olması- dışında yetimin malına yaklaşmayın.Bu ayette rüşd yerine “yebluğa eşiddehu” kullanılmıştır.

Ayette “büluğ/ergenlik” ile “rüşd”ün ayrı ayrı kullanılması önemlidir. Ergenlik (büluğ) erkek veya kızın çocukluktan çıkıp gençliğe adım attığı biyolojik gelişmeyi ifade eder. Ergenlik yaşına giren erkek veya kız, biyolojik herhangi bir engel olmadığından hukuken evlenebilirler. Elbette her ergenlik yaşına giren kişinin hemen evlendirilmesini gerektiren bir durum yok. Ancak insan hayatında öylesine zaruri durumlar ortaya çıkar ki, ergenliğe girer girmez kişinin evlendirilmesi veya evlenmesi zorunlu hale gelebilir. Yoksa ergenlik çağına girmişse bile insanın zihnini, sosyal davranış ve hareketlerini kontrol edebilecek yaşa gelmesi halinde evlenmesi daha sağlıklıdır. Ergenlik bölgelere ve iklimlere göre değişir. Herkes için ortak bir yaş standardı koymak doğru olmaz.

Rüşd yaşı ise ergenin kendi hayatı, bedeni ve malı üzerinde tasarrufta bulunabilecek, hukuki bir takım hak ve sorumluluklar üstlenebilecek olgunluğa ermesidir ki, İbn-i Abbas’a göre rüşt yaşı, kişinin dinini ve malını koruyabilecek güç ve olgunluğa sahip olmasıdır; bazılarına göre fuhşiyattan, yani çirkin kötülüklerden ve savurganlıktan kaçınabilme yeteneğinin kazanılmasıdır. İcma ile sabit olan hüküm şu ki, çocuğun velayetini yüklenmeyi ve sürdürmeyi gerektiren faktör, onun küçük olması halidir.

Ayette (4/6) geçen evliliğin gerçekleşmesi üç şart koşulduğu anlaşılıyor. 

  1. Nikâh çağına gelmek. (Bülüğ Çağı), b.Testten geçirmek, c. Raşid olmaktır. 

Benzeri çerçevede “ akıl sahibi” anlamına “âkil” kelimesi de kullanılır. Ancak “ rüşd” daha dini bir muhtevaya sahiptir. Mesela İslam’ın ilk 4 halifesinden bahsedilirken “Reşid Halifeler” ifadesi kullanılır ki bu “Akil Halifeler” demek değildir. 

Bu durumda koruma altındaki yetim çocukları, ergenlik çağına kadar denemek, onları birtakım testlerden geçirmek lazım, eğer malları üzerinde usule uygun tasarruflarda bulunabiliyorlarsa, onlara babalarından kalan malı vermek gerekir. Hatta bu durumda geciktirmek doğru değildir. Bu arada onların velayetlerini üstlenmiş bulunanlar, mallarını israf etmemeli, harcamalara azami dikkati göstermelidir. Onlara mahsus harcamalar yaparken, mallarını yemeye yeltenmek günahtır. Zengin velilerin onların bakımlarını üstlenirken mallarından bir şey eksiltmemeleri arzuya şayan, yani ideal durumdur. Onlardan beklenen ahlaki sorumluluk budur, bu onları yüksek derecede iffetli kılar çünkü zaten zengindirler, ayrıca yetimlere bakıyorlarken, onların mallarından eksiltme yapmamalıdırlar. Velinin yoksul ve muhtaç olması durumunda bakım hizmetine karşılık yetimin malından bir miktarını kendine ayırması meşrudur. Hz. Ömer (r.a.) şöyle demiştir: “Kendimi yetime bakan velinin yerine koydum. Zenginsem malına el sürmem, muhtaçsam ödünç alır zengin olduğumda öderim.”

Bu arada 6. ayetin yüksek bir erdem olarak zikrettiği “iffet”in kullanım yerine ve manasına bakmak lazım. Genellikle yerleşik örfte iffet cinsellikle ilgili kullanılır. “İffetli kadın” ve elbette iffetli erkek namusunu özenle koruyan, meşru ve helal dairesi dışına çıkmayan kimselere denir. Bunun yanında kelime yemeğe karşı tutumu ifade etmek üzere de kullanılır. Bu manada iffetli kişi obur olmayan, evi dışında yerken veya yemeğe davet edilirken ölçülü, hatta bir miktar çekingen davranan kadına ve erkeğe denir. Ayet yetimlerin mal varlığını korumakla yükümlü kılınan kişilerin de yetimin malı konusunda iffetli, dikkatli ve ölçülü davranılmasını emreder. Kadim Yunanlı filozoflarından bu yana insanda üç kuvvetin olduğu söylenmiştir: Bunlar da bilgi, gazab ve şehvet kuvvetleridir. Kuvvetlerin kullanım farklı erdemlere refere edilmişse de bize göre bilgi kuvvetinin erdemi “hikmet”; gazabın/güç kullanmanın erdemi “adalet” ve “şehvet (arzu ve istek)”in erdemi “iffet”tir.

İffetle malı korunacak yetimler konusuna dönecek olursak, Ebu Hanife’ye göre ergenlik çağına giren çocuğa bakılır, eğer tasarrufta bulunabilecek olgunlukta ise malı ona verilir, değilse 25 yaşına kadar beklenir.

 Mal veya paralarının devri sırasında şahit tutulması gerekir. Bu, hem çeşitli zanların oluşmaması hem ileride taraflar arasında bir ihtilaf vukuunun, itham ve suçlamaların ortaya çıkmaması için şarttır.

  1. Her “henüz adet görmeyen kız” çocuk mu?

Bütün bu anlattıklarımızdan sonra, İslam dininin küçük yaştaki kızların evlendirilmesine ruhsat verdiğini iddia etmek mümkün mü? “Küçük”lük sıfatından kastedilen büluğ çağından önceki yaş ise, eleştirenler haklıdır, büluğ çağı ise biyolojik ve fizyolojik gelişmişlik hali kişiyi hukuk karşısında mükellef kılar, bu mükellefiyet diğer adli ve cezai işlemler için söz konusu olduğu gibi, medeni bir işlem olarak evlilik için de söz konusudur. Bu manadaki yaşa artık “rüşd yaşı” demek gerekir.

Ne var ki, bazılarına göre, büluğ çağına varmadan da çocukların evlendirilebileceğine dair görüşler öne sürebilmektedirler. Aslında Kur’an-ı Kerim, bu konu hakkında ana çerçeveyi çizmiş bulunmaktadır. Buna kısaca bakalım:

“Kadınlarınızdan artık âdetten kesilmiş olanlarla (bir sebepten dolayı) âdet görmemiş bulunanların iddet bekleme (süre)leri, -eğer şüpheye düşecek olursanız (bilin ki)- üç aydır. Hamile kadınların bekleme-süresi ise, yüklerini bırakmaları (ile biter.) Kim Allah’tan korkup sakınırsa (Allah) ona işinde bir kolaylık gösterir. Bu, Allah’ın size indirdiği emridir. Kim Allah’tan korkup-sakınırsa, Allah, kötülüklerini örter ve onun ecrini büyütür.” (65/Talak, 4-5.) (44)

İlerlemiş yaşı veya fizyolojik bir rahatsızlığı dolayısıyla hayız görmeyen kadınların bekleme süresi, boşama, nikâh akdinin bozulması veya ayrılmadan sonra başlamak üzere üç aydır. Ayet, “üç (kar’)” yerine, “üç ay” ifadesini kullanmıştır. Adet görme yaşı, bölgelere ve iklim yapılarına göre değişiklik gösterir. İlk dönem fakihleri adet görme yaşının 11-15, adetten kesilme yaşının 50-70 (veya 45-55) arası olabileceğini söylemişlerdir. Fakat adet görme veya adetten kesilme kadının beyanıyla belirlendiği için, ayrıca araları çok açık yaşlar belirlemek anlamlı değildir.

Şunu belirtmek gerekir ki, sözü edilen adet görmemiş bulunanlar, çocuk yaştaki kızların evlendirilebileceği anlamına gelmez. Burada söz konusu olan bir sebepten, hastalıktan dolayı kadının adet görmemesidir.

Esasında yukarıda gösterdiğimiz üzere Nisa (4) suresi 6. Ayeti evlilik yaşından ne anlaşılması gerektiğini açıkça ortaya koymaktadır: “Yetimleri, nikâha erişecekleri çağa kadar deneyin; şayet kendilerinde bir (rüşd) olgunlaşma görürseniz, hemen onlara mallarını verin.”

Ayette sözü edilen “nisa”dır. 4. sûreye de isim verilen “nisa” kız çocuğu değil, “kadın” için kullanılır. “Hars” olarak geçen kadın rahmi “tarla” ile ifade edilmiştir ki, doğum yapabilecek kıvamda olmasına işaret eder (2/Bakara, 223), çocuk rahminin bu yapıda olmadığı açıktır. Yine mesela çocuklar yükümlülük dışındadır, kişinin müşrik sayılması ancak ergenlik çağına erişmesiyle mümkün olur, çocuk yaştakiler müşrik kabul edilmez, “müşrik çocuğu” diye isimlendirilir. Burada sözü geçen üç adet (temizlenme) süresi kadınlık halidir. Yine “muhsana” evli, iffetli ve özgür kadın için kullanılır (4/Nisa, 24-25 ve 5/Maide, 5). “Henüz adet görmemiş” şu veya bu hastalık, bedensel bir illet dolayısıyla bir türlü adet görmeyen ancak bölgenin iklim şartlarına göre büluğ çağına erdiği kabul edilen ve bu çerçevede evlenmiş olan kadını anlamak gerekir, yoksa yedi yaşındaki kız çocuğunu değil.

Şu var ki fıkıhta hayli küçük yaşlardaki çocukların evlendirilmesine açık kapı bırakılmış bulunmaktadır. Fıkıhçılar, bir Mecelle maddesi de olan; ‘eşyada aslolan ibahedir’ kuralından hareketle şöyle demektedirler: “Allah bir şeyi yasaklamamışsa biz o şeyin haram olduğunu söyleyemeyiz. Allah küçük yaştakilerin nikâhlanmaları haramdır demiyor. O halde prensip olarak böyle bir nikâhın (evliliğin değil) haram olduğu söylenemez.” Burada birkaç sorun var:

  1. a) Evliliğin meşruiyet temeli olan nikâh bir akit yani sözleşmedir. Büluğ çağına ermemiş çocuk ticari ve başka alanlarda sözleşme yetkisine sahip değilse, nikâh sözleşmesini de aktedemez.
  2. b) Çocukların rüşt çağına gelinceye kadar velayetleri anne babasına aittir. İcma ile sabittir ki bu hükmün illeti “küçük” olmaktır. Yani çocuk küçük olduğundan kendi bedeni ve eğer kendisine miras bırakılmışsa malı-mülkü üzerinde tasarrufta bulunamaz. Ebeveyn dışında birileri çocuğa veli olacaksa, bunun da illeti çocuğun kendi malı ve bedeni üzerinde tasarrufta bulunamayacak olmasıdır. Velayet hükmü böyle ise, nasıl olur da büluğ çağına gelmemiş çocuğu velisi evlendirmeye kalkışabilir?
  3. c) Küçük yaştaki çocukların evlendirilmesi onların bedenlerine bir eziyet, ileriki hayatlarında ise çeşitli travmalara yol açabilmektedir. Nice kadın çocuk yaşta evlendirildiği için hayatı boyunca mutsuz yaşamıştır. Buna kimin hakkı var?
  4. d) Bu yanlış fıkhi hüküm, küçük yaşta nikâh kıyılıp zifaf gerçekleşmese de, adına “beşik kertmesi” denen İslam dışı bir geleneğe kapı aralamaktadır. Anadolu’da erkek ve kız çocuğu daha beşikte iken bir başkasıyla evlendirilir. “Bir kızın doğum haberini alan ve bu kızın ailesiyle akraba olmak isteyen erkek ailesi, kızın ailesine bir beşik yollar, böylelikle söz kesilmiş olur. Bu olaya beşik kırdı da denir.” Doğru olanı büluğ çağına gelen kızın kendi rızasıyla ve bilinçli olarak nikâh akdinde taraf olmasıdır.

Bu da bize gösteriyor ki, belirgin bir yasak olmaması dolayısıyla bazı fakihlerin küçük yaştaki çocukların evlendirilmesine açık kapı bırakmaları hatalı bir görüşe ve istidlale dayanmaktadır.

  1. e) Doğru olanı evlilik çağının biyolojik-fizyolojik gelişmeye bağlı olarak ülkelerin iklim şartlarına, hangi çağda büluğ çağına erdiklerine bağlı olarak tespit edilmesidir. (Bkz. Ali Bulaç, Kur’an Dersleri/Tefsir, VII, 108-110.)

  

Sonuç

Kur’an-ı Kerim, büluğ çağına ermemiş çocukların evlendirilmesine izin vermediğine göre, Hz. Peygamber’in Kur’an’ın hükümlerine rağmen bir evlilik yapmış olması düşünülemez. Tebliğ ettiği ve pratiğini yaşamak ve göstermekle yükümlü bir peygamber aldığı vahye aykırı pratikler yapıyorsa, nübuvvet vasfını kaybeder.

Üstelik konuyla ilgili apaçık sözleri ortada iken. Hz. Peygamber (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Üç kişiden kalem (sorumluluk) kaldırılmıştır: Ergenlik çağına erişinceye kadar çocuktan, aklı başına gelinceye kadar deliden ve uyanıncaya kadar uykuda olan kişiden” (Ebu Davud, Hudut, 17.)

Bu hadisten açıkça anlaşılıyor ki, büluğ çağına erişmeyen kimse evlilik gibi sorumluluk gerektiren bir fiilde bulunmaz veya böyle bir fiile yani evliliğe zorlanamaz. Şu halde altı yaşında bir kızın birine nikâhlanması ve üç sene sonra zifafa girmesi bu hadise göre mümkün değildir.

Vuzuha kavuşturulması gereken mesele şudur: Hem bir yandan Hz. Peygamber, büluğa ermeyen bir çocuğun medeni/hukuki vecibe ve mükellefiyetlere tabi tutulmayacağını buyuracak, hem de altı yaşında küçücük bir çocuğu nikâhlayıp dokuz yaşında onunla zifafa girecek.

Biz, söz konusu evlilikle ilgili rivayetleri metin yönünden de sahih kabul edecek olursak, bu durumda Hz. Aişe’nin dokuz yaşında büluğa ermiş olması lazım, dönemin iklim yapısı ve yerleşik gelenekleri açısından ortada mücbir sebep varsa böyle bir evlilik meşrudur. Ancak ortada bu evliliği gerektirecek (mücbir) sebep görünmemekte, ayrıca rivayetin metin kritiği yönünden sahih olmadığı anlaşılmaktadır.

Doğru olanı biyolojik ergenlik ile zihinsel/ruhsal ergenliğin (rüşd) tamamlanmasıdır. Bu da coğrafi bölgelere ve iklim şartlarına göre değişiklik gösterebilir. Ülkemiz söz konusu olduğunda kızların 17, erkeklerin 18 yaşında evlenmeleri makul görünmektedir.

Hukuki norm böyle vaz’edilebilir ama beşeri hayatta öylesine sıra dışı, olağan üstü olaylar vuku bulur, olgular ortaya çıkar ki, tek çare büluğ çağına ermiş gençleri evlendirmek olur. Böylesi bir durum söz konusu ise yetkili mercilerin gözetimi ve tetkiki sonucunda buna da açık kapı bırakılmasında zaruret var.

Notlar

1) Vehbe Zuhayli, İslam fıkıh ansiklopedisi, VI, 513-514.

2) Merğinanı. El Hidaye. III. 448-449.

3) Tahavi, Şerhu meani’l asar/Hadislerle İslam fıkhı, Çev. M. Beşir Eryarsoy, Kitabi, İstanbul-2009, V, 225.

4) Tahavi, Age, V, 219-220.

5) Klasik kaynaklarda bu konu enine boyuna tartışılmış değil, kayda geçen bilgiler ışığında çeşitli içtihatlar yapılmış, teamüller mesnet gösterilmiştir. Türkiye özelinde bu konuyu enine boşuna ilk ele alan Ömer Rıza Doğrul’dur. Türkçeye tercüme ettiği Asr-ı Saadet kitabına kendisi bu konuyu ele alan bir ilavede bulunma lüzumunu hissetmiş. Konuyla ilgili olumlu-olumsuz görüş beyanların ilk hareket noktası Ö. Rıza Doğrul’un bu ilavesidir. Bkz. Mevlana Şibli, Mütercim: Ö. Rıza Doğrul, Büyük İslam Tarihi Asr-ı Saadet, Toker Matbaası, İstanbul-1974, s. 141-151. Ö. Rıza Doğrul, bu eserde yer alan Hz. Aişe ile ilgili bölümü kendisinin te’lif ettiğini belirtmektedir. S. 141.

6) Muhammed Hamidullah, İslam Peygamberi, Çev. Salih Tuğ, İrfan y. İstanbul-1991, II, 677, Parafrf: 1101.

7) Taberi, Tarih, III, 161 vd.

8) Resûlullah, bu beyanıyla böylece bir Arap âdetine son vermiş oldu. Bizdeki Kirvelik ve Balkarlardaki akraba evliliğine kötü bakılması âdeti gibi

9) Ahmed ibn Hanbel, Müsned, IV, 211. Burada da iki hususa dikkat çekmek gerekir: 1. Bu uygulama ile sonraları evlilik işlerinde vaz’edilecek temel bir kurala atıf vardır: “Kişi almak istediği şeyi kardeşi pazarlığını yaptığı sürece almasın, kardeşi ondan vazgeçerse pazarlığını yapsın. Kişi kardeşinin talibi olduğu kıza talip olmasın, talip olan ondan vazgeçerse talip olsun.” (Buhari, Şurut, 11; Müslim, Büyu, 7, 9.) 2. Mut’im her ne kadar Hz. Muhammed’in canına kasteden Kureyşlilere karşı ona eman verip Mekke’ye dönmesini sağlamışsa da, ona inanmış değildi. Ama kadim Arap örfüne göre, hangi din ve etnik kökenden olursa olsun, şu veya mücbir bir sebepten dolayı eman talep ediyorsa ona eman verilir. Bugünkü karşılığı siyasi, dini veya etnik sebeplerle devletler arası sözleşmelerde temel bir hüküm olarak yer alan “sığınma hakkı”nın tanınması ve yerinden yurdundan olan mültecilerin korunması anlamına gelir. Hz. Peygamber’in bir müşrikten eman alması, emanın vahiy tarafından teyid edilmiş bir Arap örfü olduğunu gösterir ki, bunun manası İslami yönetimler baskı ve zulüm altında olan herkese eman (sığınma hakkı) vermek, yerinden yurdundan olan mültecileri korumak mecburiyetindirler. Maalesef Müslümanlar kendi ülkelerinde gördükleri baskılardan kaçıp Hıristiyan veya laik ülkelere sığınmak için canlarını tehlikeye atmaktadırlar.

10) İbn Sa’d, Tabakat, VIII, 49. Bunun anlamı önemlidir. Hz. Ebu Bekir, mehir ödemek üzere müstakbel damadına 12,5 ukiyye’yi ya borç ya da hibe olarak vermektedir. Her iki durumda para Hz. Aişe’ye ödenecektir. Bu İslam’ın geleneksel toplumlardaki teamülden farklı bir norm getirdiğini gösteriyor. Buna göre üç teamül ortaya çıkmaktadır: a. Başlık: Damadın veya damat tarafının evleneceği kızın ailesine vermek zorunda olduğu para veya maldır b. Drahoma: Evlenecek kızın erkeğe veya ailesine ödemek durumunda olduğu para veya maldır c. Mehir; Erkeğin veya erkek tarafının kızın kendisine ödemek zorunda olduğu para veya maldır.

11) İbn Saʻd, Tabakat, VIII, 49-50; Belâzürî, Ensabu’l eşraf, II, 546; Ahmed b. Hanbel, Müsned, XVIII, 172. Bunun ana fikir olarak aynı olan başka anlatımları vardır.

12) Abdurrezzak, el Musannaf, VI, 190. İbn Sa’d, Tabakat, VIII, 56; Belazuri, Age, II, 540. Rivyatlerde ‘Şevval’ ayına özellikle vurgu yapılması, cahiliye Araplarının bu ayda evliliği uğursuz saymalarının boş bir inanç olduğunu anlatmakla ilgilidir. Hz. Peygamber’in düğünü bu aya denk getirmesinin sebeplerinden biri bir cahiliye hurafesine son vermektir; diğeri 2 Şevval/Mart-624 (İbn Hacer el Askalani, VII, 187.

13) Asım Köksal, İslam Tarihi, VIII, 167.

14) Ö. Rıza Doğul, Asr-ı Saadet, İstanbul-1978, II, 148. 6-9 tarihlerinde ısrarcı olan Mehmet Azimli, söz konusu surenin inişiyle ilgili değişik tarihleri öne sürer ve aslında Ö. Rıza Doğrul’un öne sürdüğü delilin kendi tezi aleyhinde olduğunu iddia eder. Bkz. Hz. Aişe’nin evlilik yaşı ile ilgili tartışmalar ya da savunmacı tarihçiliğin çıkmazı, İslami Araştırmalar Dergisi, Cilt: 16, Sayı: 1, s. 28-37.

15) Ahmet Himmet Berki-Osman Keskioğlu, Hatemü’l enbiya Hz. Muhammed ve hayatı, DİB y. Ankara-1991, s. 219; Mevlana Şibli, Age. II, 149. Rıza Savaş bu konuda İbn Mende, İbn Asakir ve Mes’udi’den üç kaynak gösterir. Bkz. Hz. Aişe’nin evlenme yaşı ile ilgili farklı bir yaklaşım, D.E.Ü. İlahiyat Fakültesi Dergisi, Sayı: 9, İzmir-1995, s. 139-144.

16) İbn Sa’d, Tabakat, VIII, 16; İbn Hacer, el İsabe fi temyizi’s sahabe, VII, 213.

17) Rıza Savaş, Agm. s 143.

18) İbn İshak, Sire (Muhammed Hamidullah neşri), Konya-1981, 116.

19) Taberani, el Mu’cemü’l kebir, XXIV, 77.

20) Bkz. Mehmet Apaydın, Siyer Kronolijisi, KURMER, İstanbul, s. 297

 

21) Bu argümanın kritiği için bkz. Rıza Savaş, Agm., s. 142-143.

 

22) İbn İshak, Sire, s. 124. İbn Hişam, Siyer, I, 290.

 

23) Rıza Savaş, Hz. Aişe’nin evlenme yaşı ile ilgili farklı bir yaklaşım, DÜİFD. S. X, 141; Reşid Haylamaz, Mü’minlerin en mümtaz annesi Hz. Aişe, İstanbul-2009, s. 438 vd.

 

24) 17 Kasım 2012. https://www.google.com/search?q=mustafa+islamo%C4%9Flu+ai%C5%9Fenin+evlili%C4%9Fi&oq=mustafa+islamo%C4%9Flu+ai%C5%9Fenin+evlili%C4%9Fi&aqs=chrome..69i57j33i10i160l2.8702j0j7&sourceid=chrome&ie=UTF-8#fpstate=ive&vld=cid:73c9e85f,vid:-dVKkA6iE3A. Erişim Tarihi: 23 Aralık 2022.) Süveyda Keskin, İslam’da Evlilik Çağı ve Allah Resul’ünün Hz. Aişe ile Evliliği, malatyanethaber, 7 Ağustos 2020/Ekran Gazetesi

 

25)Independent Türkçe. 1 Kasım 2022)  https://www.indyturk.com/node/571231/d%C3%BCnya/oxford-ara%C5%9Ft%C4%B1rmas%C4%B1-tart%C4%B1%C5%9Fma-yaratt%C4%B1-hz-muhammedin-hz-ai%C5%9Fe-ile-k%C3%BC%C3%A7%C3%BCk-ya%C5%9Ftayken

 

26) Hz. Aişe’nin evliliğiyle ilgili tarihlendirme için bkz. Mehmet Apaydın, Siyer Kronolojisi, s. 290-301. Her iki tezin bir mukayesesi için bkz. Bünyamin Erul, Hz. Aişe kaç yaşında evlendi? Dokuz mu, ondokuz mu?, İslami Araştırmalar Dergisi, Cilt: 19, Sayı: 4, 2006, s. 637-649.

27) Mardin’de Türkiye genelinde ‘nişan’ adı verilen söz kesme fiili ‘mülkiyet’le ifade edilir. Buna göre nişanlanan kız erkeğin mülkiyetine, erkek de kızın mülkiyetine geçmiş olur ki, nişanlı kıza “mimlike”, nişanlı erkeğe “mimlik” denir. Yukarıda atıfta bulunduğumuz Hz. Peygamber’in buyruğu üzere, mimlike kıza bir başkası talip olamaz. İşaret demek olan nişan ile karşılıklı mülkiyet altına girmiş olmanın nişanesi parmağa takılan alyans veya yüzüktür. İşte bu, tarihte Müslümanların hayatında yerleşik teamül halini almış ‘yaşayan sünnet’tir.

28) Erdinç Tekbaş, Erken evlilik hususunda kapsamlı bir açılım: “6 yaşında evlenilebilir mi?, 26 Aralık 2022/Dünya Bizim, https://www.dunyabizim.com/erken-evlilik-hususunda-kapsamli-bir-acilim-6-yasinda-evlenilebilir-mi-makale,2738.html. Erişim: 28 Aralık 2022.

29) Bkz. Bünyamin Erul, Agm., s. 640 vd.

30) M. Sadık Vicdani, Hz. Muhammed Niçin Çok Evlendi?, Ankara-1992, s. 49-51.

31) Muhammed Esed, Mekke’ye giden yol, Çev. Cahid Koytak, İstanbul-1988, s. 177.

32)https://webcache.googleusercontent.com/search?q=cache:shnoEFEA6okJ:https://www.cumhuriyet.com.tr/haber/ilk-insandan-bu-yana-insan-omru-61388&cd=6&hl=tr&ct=clnk&gl=tr)

33) Jinekoloji.net. https://www.jinekoloji.net/menopoz-ve-insan-yasam-suresi Erişim: 26 Aralık 2022.

 

34) orta yaşyaşlılıkortalama ömürobezitearaştırmaSağlık Metrikleri ve Değerlendirme EnstitüsüSeattleabd

 

35) Saka HN, Nevzı O. Puperte başlangıç yaşı değişiyor mu? Türk Pediatri Arşivi, 2005: 40, 7-14

 

36) Erdinç Tekbaş, A.g.m.

 

37) Taberi, Tarih, IV, 199-224.

38) Çocuklara Yönelik Ticari Cinsel Sömürüyle Mücadele Ağı”nın hazırladığı raporda turizm ve seyahatte çocuğa yönelik cinsel sömürü sonucunda bakirelik yaşının 8-9’a indiği belirtiliyordu. Antalya‘da turizm sektöründe çalışanlarla yapılan görüşmelerde,  “Çocuklar, bazı otellere kimliksiz alınıyor. Zengin adamlarla babalar arasında acenteler aracılık yapıyor. Bazı acenteler yurtdışından gelen zenginlere tüm hizmeti vermek adı altında ihtiyaçlarını gideriyorlar. ” (Cumhuriyet/20 Temmuz 2015-Haberler.com – Güncel https://www.haberler.com/guncel/korkunc-rapor-bakirelik-yasi-8-9-a-dustu-7522051-haberi/ Erişim: 2 Ocak 2023


Türkiye’de çocuk pornosunu araştıran Çocuk Hakları İçin Yurttaş Hareketi hazırladığı rapora göre, giderek yaygınlaşmakta olan pornoda sokakta yaşayan kız çocukları ile ailelerinden kapkaç için kiralanan çocuklar kullanılıyor. Çocuk Pornografisine Karşı Finansal Koalisyon’un verilerine göre, son birkaç yılda çocuk pornografisi 20 milyar dolarlık bir sektör haline geldi. On-line pornografi görsellerinin yüzde 19’u üç yaşın altındaki çocuklara ait.  Söz konusu sapkınlık her yere sirayet ediyor.

Hollanda’da 2021’deki genel seçimlere katılmak isteyen “Kardeşçe Aşk, Özgürlük ve Farklılık Partisi (PNVD)” seçim programını açıklamasının ardından tüm ülkede infiale neden olmuştu. PNVD, seçim programında pedofilinin yasallaşmasını talep ediyordu. PNVD’ne Hollanda’da pedofiliyi destekleyen ilk siyasi parti değil. 2006 yılında yine bir pedofili siyasi parti seçimlere girmiş, yeterince oy alamamıştı. 2014 yılında ise mahkeme kararı ile kapatılmıştı. (20 Eylül 2020-Karar Gazetesi/https://www.karar.com/hollandada-pedofili-yanlisi-siyasi-parti-infiale-neden-oldu-1586278)

2006’da Lahey Bölge Mahkemesi’nin hakimi H. Hofhuis, ‘çocuklarla ve hayvanlarla’ cinsel ilişkiyi savunan PNVD’ni onaylayıp, yasallaştırmıştı.  PNVD’nin lideri Marthijn Uittenbogaard çocuklarla ve hayvanlarla ilişkinin bir hak olduğunu savunuyordu.  Pedofilik hareketi LGBT hareketlerle başlangıçta birlikte hareket ediyorlardı.  Bugün binlerce üyesi olduğu bilinen NAMBLA (North American Man/Boy Love Association) 1978’de San Francisco’da kurulmuş pedofilik bir STK. STK’nın sloganı “8 yaşından önce seks yap.” NAMBLA’yla aynı yıl hem eşcinsel hem de pedofilik yapıları da içinde barındıran uluslararası çatı bir örgüt kuruldu: ILGA (International Lesbian and Gay Association). Geçtiğimiz yıllarda ILGA, LGBT mücadelenin nasıl yaygınlaştırılacağını altı aşamada anlatan Türkçe bir kılavuz hazırlamıştı. Diğer yandan bilim camiasından da pedofiliklere destek sayılabilecek bazı araştırmalar, pedofiliklerin beyninin “farklı” olduğuna göndermede bulunuyor (Örneğin, Valter ve arkadaşları, 2007; Sartorius ve arkadaşları, 2008; Schiffer ve arkadaşları, 2008; Fonteille ve arkadaşları, 2012).

 

Türkiye’de son 15 yıl içinde ‘queer teori’ akademik dünyada pazarlanmaya başladı. Queer hakkında pek çok kitap yayınladı,  Cogito gibi dergiler özel sayılar hazırladı, bazı üniversiteler queer’i müfredatına aldı ve çok sayıda tez yapıldı. Prof. Dr. Alev Özkanç’a göre, queer pedofili dahil  ‘her türlü’ cinsel çeşitliliği kapsayan bir teori sunuyordu; buna son zamanlarda daha nazik bir isim bulundu: Kuşaklararası Cinsellik.

 

Pedofiliyi münferid bir şey olarak görmek yanlış. Pedofili ve LGBT toplumda yalın ve münferid bir şekilde var olamaz. Ders kitaplarına tutunarak, akademisyenlerin arkasında gizlenip ara ara başını göstererek, hukuka ve insan haklarının kıyısına köşesine yapışarak, edebiyat ve sanatın içine gömülerek var olabilirler. Topluma kendilerini ancak ‘yasayla’ dayatabilirler. ‘İnsan hakları ve özgürlük’ onlar için sadece bir araçtır. (Mücahit Gültekin, ‘Queer teori’ si dün “hastalık”, “sapıklık”, “psikopatlık” görülenin bugün normalleşmesi. 2019-06-04/İslamianaliz)

 

39) Orhan Çeker. Osmanlı hukuk-ı aile kararnamesi, 10. Bsm., Konya, 2022. s. 24, 74.

 

40) https://tr.euronews.com/2017/11/14/avrupa-ulkelerinde-cinsel-rust-yasi  Euronews, 14 Kasım 2017. Erişim tarihi: 13 Aralık 2022

 

41) 10 soruda erken yaşta evlilikte çözüm hapis mi? https://www.turkad.ist/tr/haber/erken-yasta-evlilikte-cozum-hapis-mi. Erişim:13 Ocak2023:9

42) Bu kaygıdan hareketle yapılan eleştiriler için bkz. Recep Erkocaaslan, Hz. Aişe’nin peygamberle evliliği ve evlilik yaşı, Uluslar arası Sosyal Araştırmalar Dergisi, Cilt: 10, Sayı: 51, Ağustos-2017.

 

43)  Bkz. Mehmet Azimli, Hz. Aişe’nin evlilik yaşı ile ilgili tartışmalar ya da savunmacı tarihçiliğin çıkmazı, İslami Araştırmalar Dergisi, Cilt: 16, Sayı: 1, s. 28-37. Adnan Demircan, İslam tarihinin ilk dönemlerindeki evliliklerle ilgili çağdaş tartışmalara dair, http://www.islamtarihi.net/2020/10/islam-tarihinin-ilk-donemlerindeki_7.html .

 

44) 1984’ten beri insanların istifadesine sunduğu mealimde şimdi (bir sebepten dolayı) koyduğum ibarenin yerine “henüz” kelimesini kullanmıştım. Gelen çok sayıda eleştiri, henüz kelimesi ile -lem ile lemma arasındaki farka atıfta bulunarak- büluğ öncesindeki kız çocukların evlendirilmesine kapı araladığını iddia ediyor. Bu kelime Türkçe, oysa küçük yaştaki çocukların evliliği meselesi Türkçe konuşmayan Müslüman kavimlerde var. Dolayısıyla bu tür evlilikler meşruiyetlerini Türkçe meallerden değil, hadis mecmualarında ve siyer kitaplarında yer alan bilgi ve haberlerden almaktadırlar. Nitekim 2016’da yayınlanan “Kur’an Dersleri” adlı tefsirimde bu ayeti açıklarken, ayetin hiçbir şekilde büluğ öncesi evliliklere cevaz vermediğini, kapı aralamadığını delilleriyle anlatmıştım. Mamafih daha açıklayıcı olması bakımından “henüz” yerine “bir sebepten dolayı” ibaresini kullanıyorum.

 

Ali Bulaç’ın Tüm Yazıları

Önerilen Yazılar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.