Ali Bulaç Yazdı: Mürtedlere ölüm cezası

16.03.2022

“İrtidat ve mürtedler”le ilgili yazılarımızın sonuna gelmiş bulunsak bile, bu bölümü birkaç yazı ile daha sürdüreceğiz. Konuyu bu geniş çerçevede ele almamızın sebebi, “irtidat ile ölüm cezası”nın sadece fıkıh veya kelam kitaplarında geçmiş dönemlere ait bir bilgi veya teorik mahiyette bir konu olarak duruyor olması değil, hem Müslümanların din algısında yerleşik bir hüküm olarak devam etmesi, hem de çağımızda iktidarların “Şeriat” adına kendilerince mürted saydıkları kişilere ölüm cezası dahil hayli ağır cezaları reva görebilmesidir.

1974 yılında Suudi Arabistan’da Kral Faysal’ı öldüren yeğeni Faysal bin Musa, cinayet suçundan değil de “irtidat” suçundan ölüm cezasına çarptırılmıştı. Bu olay üzerinde bir miktar durmakta fayda var. Alvani aksini iddia etse bile, Suud yargısının verdiği karar doğruydu, çünkü hem Hz. Peygamber’in hem sahabenin tatbikatında merkezi idareye karşı silahlı mücadeleye girişen veya adli suç işleyip irtidat eden kişilere ölüm cezası veriliyordu. 2008 yılında “Allah’a küfretti” suçlamasıyla ölüm cezasına çarptırılan Hataylı berber Sabri Boğday’ın durumu ise biraz farklıydı. Hataylı berber kimseye fiziki veya fiili bir saldırıda bulunmamış, klasik fıkıh kitaplarında yazıldığı üzere onu “mürted” kapsamına sokacak küfürlerde bulunmuştu. Sonuçta dönemin Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün araya girmesiyle Suud Kralı tarafından affedildi, böylece ölüm cezasından kurtuldu. Bu olay da Suudi yargısının Allah’a küfretmenin delili olarak gördükleri irtidadı “had” değil, “ta’zir suç fiili” kapsamında değerlendirdiklerini gösteriyor ki, eğer fiil had kapsamında olsaydı, Kral’ın suçluyu affetme yetkisi olamazdı.

Yakın tarihte fıkhi hükümler bahane edilerek vuku bulan trajik olaylar neyi kast ettiğimizi anlatmaya yeter. 1985 yılında Sudan Devlet Başkanı Ca’fer Numeyri, “Şeriat hükümleri”nin uygulanacağını ilan edince Mahmut Muhammed Taha, “İslam’ın İkinci Mesajı” kitabında savunduğu fikirlerden dolayı mürted suçlamasıyla ölüme mahkûm edildi, 79 yaşında da cezası infaz edildi.

1996’da Mısır’da birkaç genç mürted olduklarına hükmettikleri Ferac Fevda’yı öldürdüklerinde kendisine sorulması üzerine Muhammed Gazali, olayın fıkıh kitaplarındaki hükümlere uygun olduğunu söyledi. Şeyh Gazali büyük bir usul hatası yapmıştı: Çünkü maktul yargılanmadığı gibi, infazı gençlerin gerçekleştirme yetkileri yoktu.

2002 yılında kadına ilişkin fikirlerinden Neval Sa’davi (Saddavi?) bazı fıkhi görüşlerine yönelttiği ağır saldırılardan dolayı yargılandı; Sa’davi aslında 1994’ta  Amerika’da  onlarca batılı akademisyenin katıldığı bir toplantıda İslam’ın ana değerlerini cesaretle savunmuş, kadının uğradığı mağduriyetlerin İslam dininden kaynaklanmadığını dile getirmişti.

Ancak asıl büyük fırtına Nasr Hamid Ebu Zeyd’in irtidadına karar verilmesi üzerine koptu. Ebu Zeyd, herhangi bir eylemde bulunmuş değildi, sadece İslam’a ilişkin bilinen klasik, kurumsallaşmış ve bir kısmı resmi yorum ve değerlendirmelerin dışında kalan eleştiriye açık birtakım fikirler öne sürüyordu; bu yüzden ölüm cezası talebiyle yargılandı, eşinin kendisinden boşanması talep edildi. Sonunda Ebu Zeyd, kurtuluşu Mısır’ı terk etmekte buldu. Kabaran öfke geçenlerde vefat eden (21 Ekim-2021) Hasan Hanefi’ye yöneldi, ancak Hanefi cezai herhangi bir yaptırıma maruz kalmadı.

2006 yılında Afganistan’da çalıştığı bir şirketteki mesai arkadaşlarından etkilenip Hıristiyan olan Abdurrahman Abdulmennan, hapse atıldı, Abdulmennan Almanya dâhil bazı ülkelerden iltica talep ettiyse de olumlu cevap alamadı, daha sonraları bu olayı politik bir kazanca çeviren İtalyan Siyasetçi sağcı Berlusconi Abdulmennan’a sahip çıkıp ona iltica hakkı verdi.

Bütün bu olayların gelip dayandığı noktanın,  Müslüman iken bir takım insanların inanç değiştirmelerinden veya bilinen “dini görüş ve hükümlere aykırı” düşünceler öne sürmelerinden kaynaklandığı açıktır.(84)

İran’da 2009 yılında tutuklanan Zanyar Muradi ve Luqman Muradi adlı kuzenler idam cezasıyla yargılandı. İran Ceza Kanunu, din değiştirmeye veya dini değerlere –mesela Hz. Peygamber’i aşağılama gibi suçlara- ağır cezalar içermektedir.(85)

Yukarıda verdiğimiz örneklerde Suud yargısı illetlerine uygun hükümler verirken, 2018’de Suudi Arabistan’da Selman el Avde ve aralarında Ali el Ömeri ile Avad el Karni’nin de bulunduğu 37 kişi idam cezası talebiyle yargılandı. Sanıklardan El Avde’nin görünen suçu Suudi Arabistan ile Katar arasındaki ilişkilerin düzelmesi yönünde temennilerde bulunan tweetler atmasıydı. Suud yargısına göre resmi görüşe aykırı olan bu beyanlar idamı gerektiren “terör suçu”nu teşkil ediyordu.

Mısır’da Sisi yönetiminin talimatıyla çalışan mahkemeler eline silah almamış Muhammed Biltaci ile 75 kişi hakkında idam cezası verdi. Aralarında Hürriyet ve Adalet Partisi Genel Başkan Yardımcısı İslam el Uryan, MK Teşkilatı Şura Meclisi Üyesi Abdurrahman el Ber, El Cemaatü’l İslamiye yöneticilerinden Asım Abdulmecid, Tarık ez Zümer, Essam el Arian ve Safvet Hicazi’nin de bulunduğu kişilerin tamamı Müslüman Kardeşler’e mensup. Mısır mahkemeleri söz konusu idam cezalarını verirken müftünün görüşünü alıyor, tabii ki müftü tereddütsü cezayı “Şeriat’a uygun” buluyor.

Öte yandan 300’ü tutuklu 439’u firari 739 kişinin yargılandığı davada diğer sanıklar hakkında da ağır hükümler verildi. İhvan Rehberlik Konseyi Başkanı Muhammed Bedii, Eski Tedarik Bakanı Basim Avde ve Vasat Partisi Başkan Yardımcısı İsam Sultan’ın da aralarında bulunduğu 47 sanık hakkında müebbet hapis cezası verildi. 374 sanık hakkında 15’er yıl ağırlaştırılmış hapis cezası verilirken, Muhammed Mursi’nin oğlu avukat Usame de 10 yıl ağırlaştırılmış hapis cezasına çarptırıldı. Duruşmada, 22 sanığa onar yıl, aralarında fotoğrafçı Mahmud Abduşşekur’un bulunduğu 215 sanığa 5’er yıl ağırlaştırılmış hapis cezası verildi. Sanıklardan 5’i ise vefat nedeniyle beraat etmişti.

Üç önemli İslam ülkesinden (Suudi Arabistan, İran ve Mısır) verdiğimiz örneklerde mahkemelerin ne kadar kolay idam cezası veya ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası verdiklerini görüyoruz. Hiç kuşkusuz bu kararların arkasında -Mısır örneğinde gördüğümüz üzere- yönetimlerin reflekslerine göre “fetva” veren “din adamları”nın onayı var. Diğer İslam ülkelerinde de durum bundan farklı değil. Laik İslam ülkelerinde resmen ve hukuki mevzuat gereği “ulema”dan fetva istenmese de resmi, yarı resmi ve zihnen resmi âlimler, yazarlar, kanaat önderleri, iktidarlarla olan organik veya sivil ilişkileri çerçevesinde ölüm, hapis, sürgün, müsadere, kamu görevlerinden yoksun bırakma, hatta yakınların dahi cezalandırılmasını teyid edici yazılar yazar, fetvalar verirler. Denebilir ki dünya genelinde artık sadece İslam ülkelerinde bu kadar rahat idam veya müebbet hapis cezası verildiğini tespit edebiliyoruz.

Geleneksel kültür içinden olaya bakan Müslüman kamuoyu, söz konusu ağır cezaları “devlete karşı suç” veya “Ulu’l emre itaat” çerçevesinde algılamakta, bu insanların sahiden İslam Şeriatı’na göre suçlu olup olmadıklarını, ortada suç varsa da cezanın idam veya ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasını gerektirip gerektirmediğini sormuyor. Batı dünyası ve dünyanın geri kalan kamuoyu ise “İslam ülkelerinde bu tür cezaların verilmesi normaldir, zira İslam dini ve Müslümanların tarihsel kültürü bu tür cezaları kolayca tolere edebilmektedir” diye düşünür, üzerinde fazlaca da kafa yorma lüzumunu hissetmez. Taliban’ın geçmişte Afganistan’daki uygulamaları ve İŞİD’in hüküm sürdüğü yerlerde klasik fıkıh kitaplarındaki ölüm cezalarını tatbikata koyması, illeti ve kaynakları tarihin derinliklerinde yatan irtidat ve mürted konusunun güncelliğini koruduğunu göstermektedir.

Bu açıdan konuya birkaç yazı ile devam etmekte zaruret var.

 

Notlar

84) Bkz. Taha Cabir Alvani, İrtidat, s. 22 vd.

85) https://www.hrw.org/tr/news/2012/08/28/247324

Ali Bulaç’ın Tüm Yazıları

Önerilen Yazılar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.