Ali Bulaç Yazdı: Müstaz’aflar, mülteciler, afetzedeler

21.03.2023

97.Melekler kendi nefislerine zulmedenlerin hayatına son verecekleri zaman derler ki: “Nerde idiniz?” Onlar: “Biz, yeryüzünde zayıf bırakılmışlar (müstaz’aflar) idik.” derler. (Melekler de:) “Hicret etmeniz için Allah’ın arzı geniş değil miydi?” derler. İşte onların barınma yeri cehennemdir. Ne kötü yataktır o? 98. Ancak erkeklerden, kadınlardan ve çocuklardan müstaz’af olup hiçbir çareye güç yetiremeyenler ve bir yol (çıkış) bulamayanlar başka. 99. Umulur ki Allah bunları affeder. Allah affedicidir, bağışlayıcıdır. 100. Allah yolunda hicret eden, yeryüzünde barınacak çok yer de bulur, genişlik (ve bolluk) da. Allah’a ve Resûlü’ne hicret etmek üzere evinden çıkan, sonra kendisine ölüm gelen kişinin ecri şüphesiz Allah’a düşmüştür. Allah, bağışlayıcıdır, esirgeyicidir. (4/Nisa, 97-100.)

Müstaz’af” kelimesinin bir anlamı gerçekte güçsüz değilken kişinin veya bir topluluğun ya telkin veya baskı altında güçten düşmesi, güçsüzleştirilmesi ve kendini böyle algılamasıdır. Bu şekli psikolojik  ruhsal çöküntüyü ifade eder. Ancak sahiden de güçsüz ve zayıf insanlar da vardır.

İslam’ın ilk dönemlerinde bazı insanlar İslamiyet’i kabul ettikleri halde Müslümanlığı kabul etmeyen kabilelerde yaşıyorlardı. Bunlar hem müşriklerin sayısını arttırıyor, hem savaşta –özellikle Bedir’de- Müslümanların attığı oklarla ölüyorlardı. (Buhari, Tefsir, 4/19; Fiten, 12.) Öncelikle ayet onların durumuna işaret etmekte, bu tür insanların “kendi nefislerine zulmettiklerini, kendilerine haksızlık ettiklerini” belirtmektedir. Bugüne de onların durumunda olan insanlar vardır.

İslami hayat sosyal boyutludur. Cemaat hayatını gerektirir. İnsanlar sadece evlerinin dört duvarı arasında veya salt bireysel olarak dini hayat yaşayamazlar, sosyal bir çevreye ihtiyaç hissederler. Bu da kişilerin kendileri gibi Müslümanların olduğu bir toplum hayatını gerektirir. Bu, çok zorsa, o zaman hiç değilse dinlerini baskı ve engelle karşılaşmadan yaşayabilecekleri özgür bir ortamı aramaları lazım.

Ayet, birinci derecede güç yetirebilecek durumda olanların kendileri gibi Müslümanlarla bir sosyal çevre kurmalarını, ikinci derecede eğer bu mümkün değilse dinlerini özgürce yaşayabilecekleri ve tebliğlerini serbestçe yapabilecekleri bir yer ve ortam arayıp bulmalarını emretmektedir. Allah’ın arzı geniştir, mülk O’nundur, bir yerde imkânsız veya çok zor olan şey, başka bir yerde mümkün olabilir. Gücü yettiği halde buna yeltenmeyenler sorumludur. Hiç kimse güç yoksunluğu arkasına saklanıp sorumluluktan kurtulamaz. İnkârın ve günahın kurumsallaştığı yerde yaşamaya razı olmanın bazı riskleri var. İlki mesela insan çoluk çocuğunu İslami terbiye üzere yetiştiremez, diğeri kendi dini hayatını baskıdan dolayı özgürce yaşayamaz, hatta zaman içinde farkında olmaksızın inkârı ve münkeri kanıksar, tabii hayatın olağan akışı olarak kabul etmeye başlar. Bu yüzden gücü yettiği halde zayıflığını öne sürüp İslami hükümlerin uygulandığı Medine’ye hicret etmeyenler uyarılıp korkutulmuştur. Mekke’de kalanlar vahyin nimet ve bereketinden yararlanamıyorlardı.

İnsanlar, tutum ve davranışları konusunda başkalarını ikna edecek olsalar bile, öne sürdükleri gerekçeler samimi değilse, ölüm anında veya azabı görecekleri zaman geldiğinde meleklerin çetin sorgusuyla karşılaşacaklardır: “Ne işte idiniz?” sorusu bir azardır. Bu soruyla ikiyüzlülük, samimiyetsizlik açığa çıkmış olur. Yani siz, rahatınız bozulur diye veya vatanınızdan ayrılmayı göze almadığınız için inancınızı özgürce yaşayabileceğiniz yere hicret etmediniz. Bu sizin sahiden güçsüz olduğunuzdan değil, kendinizi ve başkalarını kandırma isteğinizden kaynaklanıyordu. Belki yurdunuzda rahattınız, ama Allah’ın arzı geniştir, yeryüzünde inancınızı özgürce yaşayabileceğiniz başka yurtlar da bulabilirdiniz, ama siz rahatınızı bozmak istemediniz.

Hicret öylesine amir bir hükümdür ki, yerine getirmemek cehennem azabına sebebiyet verir. Bunun anlaşılır sebepleri vardır. İlk dönemlerde Mekke’den Medine’ye hicret etmek, Hz. Peygamber’i ve ilk cemaati hem fiziki hem demografik yönden desteklemek anlamına geliyordu. Dahası hicret edenler, özgür bir ortamda dinlerini rahatça yaşayabiliyor, tebliğlerini serbestçe yapabiliyorlardı. İnkârın ve isyanın hüküm sürdüğü bir sosyal çevrede yaşamaya devam etmenin uzun vadede bazı sakıncaları var. Mesela zaman içinde kişiler mü’min olsalar bile, bazı günah ve isyanları kanıksayabiliyor, sıradan, olağanmış gibi algılayabiliyorlar. Maddi, sosyal ve manevi çabalarıyla isyanın ve inkârın kurumsallaştığı sosyal ve politik bir çevreyi takviye ederler. En önemlisi böyle bir sosyal çevrede dini hayat bireyselleşir, cemaat hayatı zayıflar, böylelikle din toplumsal ve kamusal boyutlardan uzaklaşmış olur.

Tabii ki sahiden içinde yaşadığı sosyal çevreyi terk etmeye güç yetiremeyenler elbette bundan istisnadır. Yaşlı erkekler, kadınlar, çocuklar, hastalar, engelliler vs. Bunlar “çıkış yolu veya çare (hile) bulamazlar, yani hem ne yapacaklarını bilmiyorlar, hem bilseler de yapmaya güçleri ve imkânları yetmez. İbn-i Abbas, kendini ve annesini kastederek, “Biz tam da öyleydik” demiştir. Kendisi küçüktü, annesi Haris kızı Ümmü’l-fadl hayli yaşlıydı. Böyleleri zaten güçlerinin yetmediği şeylerden sorumlu tutulmazlar (2/Bakara, 286). Denir ki, bu ayet kendisine ulaştığında Cündeb bin Damre, çocuklarından kendisini sedyeye koyup Medine’ye götürmelerini istedi, çocukları öyle yaptılar, ancak ağır hasta idi, bünyesi dayanamadı, yolda vefat etti.

Bir fıkıh kaidesi gereğince “zararın giderilmesi faydanın elde edilmesinden önemlidir. (Def’i mazarrat celbi menafiden evladır)” Hicret etmekten maksat, siyasi, askeri ve sosyo-kültürel baskının kalkması, özgür bir ortama gidilmesidir. Bu zararın def’i anlamına gelir. Faydanın temini ise iki şekilde olabilir: Biri, özgür bir ortamda insanlar dinlerini serbestçe yaşayabilirler, tebliğlerini herhangi bir engelle karşılaşmadan yapabilirler. Yani hem sözlü hem görünür anlamda ifade özgürlüklerine kavuşurlar. İkinci önemli faydası, hiç ummadıkları nimet ve imkânlara sahip olabilirler.

Murağam” gidilecek, hicret edilecek yer anlamına gelir. Müslüman olup dinini özgürce yaşamak istediği için, yurdunu terk eden kişi, bunu kendi yurttaşlarına, kavmine rağmen yapar, yani artık onlardan kopar, ayrılır. Kureyşliler, Müslümanların Mekke’den hicret etmelerine izin vermek istemiyorlardı, böylelikle alıkoyabildiklerinin burunlarını yere sürttüklerini, onurlarını kırdıklarını düşünüyorlardı. Habeşistan’a ilk hicret eden Müslümanları ta oraya kadar gidip takip edip geri getirmek istemişlerdi. İşte hicret buna rağmen başarılmış bir eylemdir. Hicret edebilenler, bu sefer onlar kendilerine baskı yapanların burunlarını sürtmüş oluyorlardı.

Buna niyet etti mi, Allah’ın izniyle gidecek bir yer bulur, orada Allah kendisine yeni imkânlar ve nimetler bağışlar. Çünkü insanı yurdunu terk etmekten alıkoyan faktörlerden biri, işinin gücünün bozulmasından, ticaretinin aksamasından, geçim derdine düşmesinden kaygı duymasıdır. “Vasa’a” yerin genişliğinden veya yeryüzünde yol almaktan kinaye bol rızık, nimet, yeni imkânlar ve avantajlar demektir. Hicret edenler Allah’ın izniyle yeni imkânlara sahip olur. Çünkü hicret ettikleri yerde tutunmak için gayret etmek zorundadırlar, yerleşiklerin rehavetine kapılmazlar, yeni ve muazzam bir enerji biriktirirler. İbn-i Haldun’un bedevilerin ortaya koyduğu enerjinin zaman içinde onları, iç enerjilerini tüketen hadarilerin yerine geçirmesini buna bağlamıştır. Bu bugün de karşılaştığımız sosyal ve demografik bir fenomendir. Savaşlar, iç çatışmalar, ekolojik afet ve felaketler, baskı rejimleri, aşırı yoksulluk ve açlık gibi sebeplerle milyonlarca insan yerini yurdunu terk etmek zorunda kalıp mülteci (muhacir) durumuna düşmektedir. Beşeri kitlesel göçlerin başlangıcında dramlar varsa da, zamanla yepyeni beşeri hamlelerin oluşumuna kaynaklık eder. Tarihte büyük devletlerin ve medeniyetlerin kuruluşlarına dikkatle baktığımızda her büyük beşeri hamlenin öncesinde muazzam bir hicretin yattığını tespit etmek mümkündür. Bu, ilk anda muhacirlerle yerleşikler arasında çeşitli ölçeklerde ve seviyelerde birtakım gerilimlere sebebiyet verse bile, zaman içinde muhacirler yerleşiklerin yerini alır ve yeni bir sosyo-ekonomik hamlenin gerçekleştirilmesini sağlar.

Fakat İbn Haldun’un dediği mutlak kanun değildir; bazan da dışarıdan gelen yerlilerle sosyal sentez kurar, yepyeni bir hamle oluştururlar. Mekkeli muhacirler ile Medineli ensarın tevhid ve adalet zeminindeki sosyal sentezleri buna örnektir. İstanbul’un fethiyle Türklerin Rumlar/Romalılarla, Moğolların Anadolu’da ve İran’da Müslümanlarla oluşturdukları sentez de bu cinstendir.

“Allah’a ve Resulü’ne hicret”in çeşitli versiyonları vardır. Bu küçük ölçekli kopmalar, sosyal çevreden ayrılmalar, bazı insanlardan veya beşeri ortamlardan uzaklaşmalar şeklinde vuku bulabilir. Mesela dine karşı saygısızlığın hüküm sürdüğü bir sosyal çevreyi hemen terketmek lazımdır (6/En’am, 68). Günah ve isyanın kurumsallaştığı, kirin her yere sıçradığı sosyal bir çevreden ayrılmak, Allah’a ve Resulü’ne hicret etmek demektir, bunu geçmişte peygamberler de yapmışlardır (Bkz. 29/Ankebut, 26; 37/Saffat, 99; 28/Kasas, 21).

Hz. Peygamber (s.a.v) şöyle buyurmuştur: “Yapılan işler niyetlere göredir. Herkes yaptığı işin karşılığını niyetine göre alır. Kimin niyeti Allah’a ve Resulü’ne varmak, onlara hicret etmek ise, eline geçecek sevap da Allah’a ve Resulü’ne hicret sevabıdır. Kim de elde edeceği dünyalığa veya evleneceği bir kadına kavuşmak için yola çıkmışsa, onun hicreti de hicret ettiği şeye göre değerlendirilir.” (Buhari, Bed’ul vahiy, 1; İman, 41; Müslim, İmarat, 155).

Hicrette amel ve sonuç önemli olduğu kadar samimi ve temiz niyet de önemlidir, hatta niyet amelden önce gelir. “Allah’a ve Resûlü’ne hicret etmek üzere evinden çıkan, sonra kendisine ölüm gelen kişinin ecri şüphesiz Allah’a düşmüştür…” Niyetlendiği halde hicret edemeyen, ancak samimiyetle teşebbüste bulunan kişi şayet ölecek olursa, onun ecri Allah’a aittir. Tıpkı yukarıda hasta haliyle çocuklarından kendisini Medine’ye götürmelerini isteyen ve yolda vefat eden Cündeb bin Damre gibi. Nitekim bu ayetin kendisi hakkında indiği söylenmiştir (Suyuti).

Mevcut durumda şiddetli iktisadi şartlar, baskı rejimleri, ekolojik felaket ve tabii afetler, iç çatışmalar, savaşlar insanları yaşadıkları yerden daha güvenli yerlere göç etmeye zorlamaktadır. Bu sebeplerle yer değiştirenlere sığınmacı, mülteci vs. denir. Şu veya bu mücbir sebeplerle hicret edenlere karşı geliştirilecek tavır ensarın koruyucu tavrıdır. Bugünün müstaz’afları ve muhacirleri mülteciler, depremzedelerdir. Mültecileri ırkçılara karşı korumak, depremzedelerin yardımına koşmak ve her iki insan grubunun insani şartları haiz hayat standartlarına sahip olmalarını çalışmak sorumluluk sahibi her Müslüman üzerine farzdır.

Ali Bulaç’ın Tüm Yazıları

Önerilen Yazılar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.