Ali Bulaç Yazdı: Özgürlük Ayetleri Neshedildi mi?

28.04.2022

Dinden çıkan mürted eğer meşru kamu otoritesine karşı silahlı ayaklanmaya kalkışmıyorsa, ona Kur’an, Sünnet ve sahabe tatbikatına atıfta bulunarak herhangi bir ceza terettüp etmediğini gördük. Ancak geleneksel fıkıh kitaplarında yer alan içtihatlar ve fetvalar, salt itikadi irtidata da ölüm ve hapis cezaları takdir etmektedirler; bu fetvaları tekrar eden çağdaş yazar ve fakihler de az değil. Kur’an, Sünnet ve sahabe tatbikatının şekillendirdiği konuyu, bir de çağımızda hayli önem kazanmış bulunan “din ve vicdan özgürlüğü, seçilen dine ve inanca göre yaşama hakkı ile düşünce ve ifade özgürlüğü” açısından da kritik etme zarureti var.

Konuyla ilgili Kur’an’daki ayetlere bir göz atalım:

  1. Şüphesiz, bu bir öğüttür. Artık dileyen Rabbine bir yol bulabilir.” (73/Müzzemmil, 19.)
  2. 2. “Dinde zorlama ( baskı) yoktur. Şüphesiz, doğruluk (rüşd) sapıklıktan apaçık ayrılmıştır .” (2/Bakara, 256.)
  3. Kendilerine apaçık belgeler geldiği ve elçinin hak olduğuna şahit oldukları hâlde, imanlarından sonra küfre sapan bir kavmi Allah nasıl hidayete erdirir? Allah, zulmeden bir topluluğu hidayete erdirmez.” (3/Al-i İmran, 86-91.)
  4. Onlardan ona inananlar var ve ona inanmayanlar da vardır. Rabbin bozgunculuk çıkaranları daha iyi bilir. Eğer seni yalanlarlarsa, onlara de ki: “Benim yaptıklarım benim, sizin yaptıklarınız sizindir. Siz benim yaptıklarımdan uzaksınız ve ben de sizin yaptıklarınızdan uzağım.” (10/Yunus, 40-41.)
  5. De ki: ‘-Ey kafirler! Ben sizin taptıklarınıza tapmam. Benim taptığıma siz tapacak değilsiniz. Ben de sizin taptıklarınıza tapacak değilim. Siz de benim taptığıma tapacak değilsiniz. Sizin dininiz size, benim dinim bana.” (109/Kafirun, 1-6.)
  6. Eğer Rabbin dileseydi, yeryüzündekilerin tümü, topluca imân ederdi. Öyleyse, onlar mü’min oluncaya kadar insanları sen mi zorlayacaksın!” (10/Yunus, 99.)
  7. Ve de ki: “Hak Rabbinizdendir; artık dileyen imân etsin, dileyen inkâr etsin.” (18/Kehf, 29.)
  8. Sana da (Ey Muhammed) önündeki kitap(lar)ı doğrulayıcı ve ona ‘bir şahit-gözetleyici’ olarak Kitab’ı (Kur’ân’ı) indirdik. Öyleyse aralarında Allah’ın indirdiğiyle hükmet ve sana gelen haktan sapıp onların heva (istek ve tutku)larına uyma. Sizden her biriniz için bir şeriat ve bir yol-yöntem kıldık. Eğer Allah dileseydi, sizi bir tek ümmet kılardı; ancak (bu,) verdikleriyle sizi denemesi içindir. Artık hayırlarda yarışınız. Tümünüzün dönüşü Allah’adır. Hakkında anlaşmazlığa düştüğünüz şeyleri size haber verecektir.” (5/Maide, 48.)
  9. De ki: “Ben dinimi yalnızca O’na halis kılarak Allah’a ibâdet ederim. Siz, O’nun dışında dilediklerinize ibâdet edin.” De ki: “Gerçekten hüsrana uğrayanlar, kıyâmet günü hem kendilerini, hem yakınlarını hüsrana uğratanlardır. Haberiniz olsun; bu apaçık olan hüsranın kendisidir.” (39/Zümer, 14-15.)
  10. Şüphesiz, bu bir öğüttür. Artık dileyen Rabbine bir yol bulabilir.” (75/İnsan, 29.)

 

Ayetler neshedildi mi?

Yukarıda Kur’an’dan iktibas ettiğimiz ayetlerde insana inanması için baskı yapılamayacağı açıkça ifade edilmiştir. Hz. Peygamber (s.a)’e hitap eden “Rabbin dileseydi yeryüzündekilerin hepsi mutlaka inanırdı. O halde sen mi insanları inanmaları için zorlayacaksın.” (Yunus, 10/99) ve “Öğüt ver! Çünkü sen ancak öğüt verensin. Onların üzerinde zorlayıcı değilsin.” (Ğaşiye, 88/21-22) ayetlerinde dile getirilen bu olgu, Medine’de, Müslümanların siyasi ve askeri güç sahip oldukları bir zaman diliminde nazil olan “Dinde zorlama yoktur. Doğruluk sapıklıktan seçilip belli olmuştur.” (Bakara, 2/256) ayetiyle evrensel ve ebedi temel bir ilke halini almıştır. Bazılarının iddia ettiği gibi din ve vicdan özgürlüğünü teminat altına alan hükümler Müslümanların baskı altında yaşadığı Mekke’de değil, aksine özgürlüklerini, siyasi bağımsızlıklarını kazanıp güç ve kudret sahibi oldukları Medine’de hayata geçmiş bulunmaktadırlar.

İslam’ın ilk dönemlerinde Müslümanlarla gayrimüslimler arasında yaşanan mücadele ortamının etkisi altında kalan, Hibetullah b. Selame ve İbn Hazm gibi bazı ilim adamlarının, Hz. Peygamber döneminde müşriklerle sıcak temas ortamını dile getiren Tevbe suresinin 5. ayetine dayanarak yukarıda zikrettiğimiz ayetler de dâhil olmak üzere müsamaha ve bağışlamayı emreden 124 kadar ayetin mensuh olduğunu iddia etmelerinin ne usul, ne teşri’ açısından hiçbir dayanağı yoktur. (130) Bu yöndeki düşünce evrensel ve ebedi hükümle, zaman içinde ortaya çıkan yeni tarihsel ve toplumsal durumun Münzel Şeriat’ın üstüne çıkarılması yanılgısının bir sonucudur.  Elbette zaman ve mekân unsurunun kişilerin dini anlamasında “etkili faktör (müessir)” olarak rol oynar, ama hükümlerin nihai maksatları anlaşılmadığında etkileyici faktör “belirleyici faktör”ün önüne geçer, bu yanılgıyı ve temel usul hatasını bugünün tarihselcileri tekrar etmektedirler. Müessir muayyinin önüne geçerse sistem altüst olur, her türlü siyasi, keyfi veya teolojik suistimali kolaylaştırır, meşru olmayan yöntemlerle yapılan te’villere kapı aralar.

İbn Hazm’ın (456-1064), Bakara, 256. Ayette “din(seçimin)de baskı yoktur” ayeti ile mürtede verilecek ceza arasında çelişki görüp, bu ayetin neshedildiğine, hatta din seçiminde veya din kabulünde zorlamanın mübah olduğuna hükmedilebileceğine ilişkin görüşüne (131) yakından bakmaya çalışalım. İbn Hazm’ın bu görüşü aşağıda sayacağımız sebepler dolayısıyla geçersizdir:

  1. Son Münzel Şeriat çerçevesinde hükümlerden birinin diğerini neshedebileceğini varsaysak bile –ki ben bu görüşte değilim- (132) bir nass ancak bir başka nass tarafından neshedilebilir. (2/Bakara, 106.)
  2. Bir hükmü yürürlükten kaldıran nass sarih, apaçık olmalı, şu veya bu yoruma açık olmamalıdır.
  3. Normlar hiyerarşisi bakımından Sünnet Kur’an ayetlerini neshedemez, Sünnet Kur’an’a tabidir. Kurucusu olduğu mezhebinden kendisine isnad edilen aksine nakiller varsa da, esasında İmam Şafii de, Sünnetin ayeti neshedemeyeceği fikrindeydi. Bir rivayete göre de, önceleri mütevatir sünnetin ayeti neshedebileceğini düşünen İmam Şafii, sonraları bu görüşünden vazgeçmiştir.
  4. Fakihler, sarih bir nassı neshedemezler, ancak uygulama şartları yoksa veya maddi-toplumsal şartlardan yoksun ise, Hz. Ömer’in yaptığı gibi hüküm askıya alınır. Pozitif hukukta da “uykuda tutulan kanunlar” vardır, şartlar oluştuğunda uykudaki kanunlar uyandırılır, tatbik edilir. Hükmü askıya almak ile hükmü tamamen yürürlükten kaldırmak aynı şeyler değildir. Askıya alınmış hüküm illeti geri döndüğünde maksadına uygun tekrar geri döner, yürürlüğe girer.
  5. Suyuti, âlimler 23 ayeti neshedildiğini söyler, lakin bu ayet (2/256) bunların içinde yer almaz.

Dinde zorlama yoktur” temel prensip olduğu halde Cassas ve İbnü’l Arabi gibi bazı âlimler baskının (ikrah) büsbütün faydasız olmadığını düşünürler. Buna göre;

  1. a) Kişi baskıya uğramış olsa da zamanla İslam’ı yakından tanıma, eski inancının yanlışlarını görme imkânına sahip olur.
  2. b) Baskıya maruz kalan kişi içinden Müslüman/mü’min olmasa da onun nesli Müslüman olur. İbn Arabi, “Dinde zorlama yoktur” ayetini “batılın dayatılmasında zorlama olmaz şeklinde anlar” ki, bu hayli garip bir te’vildir. Batıl tabiatı gereği zor ve şiddet ihtiva eder, hak tarafında yer alan mü’minlerin ise zaten batılı dayatmaları aklen düşünülemez, bu teşebbüs kendi kendileriyle çelişmelerine yol açar. İbn Arabi’ye göre hakkın kabul ettirilmesinde zorlama vardır; çünkü Hz. Peygamber dini apaçık anlatmış, hakikat ortaya çıkmış bulunmaktadır. (133)

Şunun altını çizmekte zaruret var: “Kılıç ayeti”nde sözü geçen müşrikler “mutlak manada müşrik” değil, Müslümanlarla anlaşmalı iken anlaşmasını bozan veya anlaşma süresi dolup savaş halinde olan düşman taraftır. Sûrenin isminden de (berae) anlaşıldığı üzere bu “savaş halinin ilanı”dır. Tabii olarak savaş meydanında ve savaş zamanında düşman bulunduğu yerde öldürülür; bu bir komutanın savaş meydanında cephedeki askerlerine “Ateş!” emrini vermesi gibidir. Bazı müfessirler –mesela Suyuti- adına “kılıç ayeti” verdikleri bu ayetin (9/Tevbe, 5), müşriklerle her türden anlaşmaya cevaz veren ayetleri neshettiğini, dolayısıyla müşriklerle barış içinde yaşamanın mümkün olmadığını, nerede görülürse öldürülmeleri gerektiğine kail olmuşlardır ki, söz konusu ayet kümesinden bu hükmün istihraç edilmesi tamamen yanlıştır, tarihi uygulama da bu yönde olmamıştır. Kimse silahlı eyleme dönüşmeyen mücerret inkârı veya inançsızlığı dolayısıyla öldürülemez; savaşa sebep Müslümanları dinlerinden dolayı öldürmeye, onları yurtlarından tehcir ettirmeye kalkışması ve düşmanlarıyla aleyhlerinde olmak üzere ittifak kurmasıdır (60/Mümtehine, 8). Tabii ki Müslümanlara savaş açanlarla savaşılır; savaşa verilen cevaza rağmen aşırıya gidilmez, mesela orantısız güç kullanılmaz, siviller hedef alınmaz vs. (2/Bakara, 190-192; 4/Nisa, 88-91.)

Arap yarımadasının şirkten temizlenmesi

Hz. Muhammed (s.a.)’in Kur’an’da din ve vicdan özgürlüğüne yaptığı vurgu ve kendisinin Müslüman olmayan kabilelerle Medine’de akdettiği sözleşmeye rağmen, Arap yarımadasında müşriklerin kalmaması yönünde bir eğilim gösterdiği, fakat zaman içinde söz konusu yasağın Mekke ve Medine ile sınırlı tutulduğu yönünde kanaatler var.

Hz. Peygamber, eğer doktriner –inanç gereği- müşriklere hayat hakkı tanımayacak olsaydı ne Medineli müşriklerin şehirden kalmalarına izin verir ne de civar müşrik kabilelerle anlaşmalar imzalardı. (134) Dinden dönen kabilelere ilişkin tutumunda benzer hususlar var. Hz. Peygamber’in maksadı, herkesi kılıç zoruyla Müslümanlaştırmak değil, tarih boyunca birbirleriyle vahşice kavga eden ve geçimlerinin önemli bölümünü yağma ve çapulculukla sağlayan bedevi hayata son vermek, kabileleri “İslam” adı altında barış içinde ve bir sözleşmenin hükümlerinin çerçevesine göre yaşamaya alıştırmaktı. Hz. Peygamber (s.a.), ilk aşamada Arap yarımadasında ilk örneğini gerçekleştirdiği İslam Barışını (Pax İslam’a) çevre krallıklara da (davet mektubu yazdığı bütün bölgelerde), arkasından yeryüzünün tamamına yaymayı hedefliyordu.

Hiç kuşkusuz bu Arapların faydasına idi ve esasında kısa zaman da herkesin ortak iyisine ve çıkarına hizmet ettiği anlaşıldı. Kur’an (Al-i İmran, 103; Nisa, 137; Tevbe, 10-11; Hucurat, 14 ve 17) birçok yerde buna vurgu yaptı, irtidadın da barışı bozup kabileleri eski vahşi alışkanlıklara ve çatışmacı-yağmacı düzene geri döndüreceği yönünde uyarılarda bulundu. Bu yeni düzen öteden beri kabileler arasında sürüp giden çatışmaların sona erdirilmesi Kitap ehli’nin işine gelmediğinden “sabah dine girip akşam çıkmak” (3/Al-i İmran, 72-73) suretiyle irtidat mekanizmasını kullanarak barışı ve istikrarı bozmaya çalışıyorlardı.

İrtidat edenler hakikatte eski hayat tarzına, başka deyişle cahiliye düzenine dönmek istiyorlardı. Bu yüzden Mevlana Şibli, irtidat teşebbüslerinin aslında “irtica (geriye dönüş)” olarak vasıflandırıyor. (135)

Ancak sonraki zamanlarda bu maksatla belirlenmiş politik tutumu yeterince anlayamayan fakihler, gayrimüslimleri veya dinden bireysel olarak çıkanları Müslümanlaştırmak, İslam dininin inanç esaslarına ve ibadetlerini yerine getirmeye mecbur etmek şeklinde anladılar, bu gerekçeyle dinden çıkan herkese ölüm cezası verilebileceği hükmünü getirdiler (136)

Musa Carullah, İslamiyet’in kendisi de İlahi rahmet kadar geniş olduğunu söyler. Bu rahmet Hz. Peygamber’e Kur’an-ı Kerim’de mucizevi bir dille bildirildi. İslamiyet’in bu müstesna erdemi insanlık âleminde güçlü bir şeklide yayıldı. Ama uzun sürmedi, insanların çoğu İslamiyet’i dar gönüllerine indirgediler. Siyasi şartlar da buna uygun düştü. “Bu durumun etkisiyle İslam âleminde dar gönüller kadar, çok ufak mezhebler kısa sürede oluşarak çoğaldı. Akledilebilenlerin dairesi kadar geniş olan İslamiyet, değil insanlığı kapsayabilmek, ufak bir şehirde toplanan küçük bir cemaati de iman dairesine alamaz oldu. İslamiyet “ya falan oğlu filan gibi inan ya da sonsuza dek cehennemde yan! Canın da malın da helal!..” gibi en büyük zulüm, en büyük cehalet temeline bina edilmiş bir parçacıktan ibaret kılındı.” Hafız ne güzel söyler (137) :

Hafız’ı ayıplama ey vaiz, dinden çıktı diye,

Özgürlüğün ayağı bağlanmaz, nereye isterse gider.

Gel marifeti benden dinle,

Sözümde Ruh ül-Kudüs feyzinden mutluluk nükteleri geçer.

_

Notlar

130) Hibetullah b. Selâme, en-Nasih ve’l-Mensuh, (Beyrut t.y.), 96-97; 184 ( Vahidi’nin Esbabü’n-Nüzül adlı eseri kenarında); A. Ebu Süleyman, İslam’ın Uluslararası İlişkiler Kuramı, çev. Fehmi Koru, (İstanbul 1985), 58; Zuhayli, Asarü’l-Harb, (Beyrut 1992), 112. Kaşif Hamdi Okur, İslam hukukunda irtidat fiili için öngörülen asli yaptırım üzerine bazı düşünceler, Gazi Üniversitesi Çorum İlahiyat Fakültesi Dergisi, 2002/I

131) İbn Hazm, El Muhalla, XI, 195.

(132) Nesh için bkz. Kur’an Dersleri/Tefsir, I, 251-260.

133) İbn Arabi, Ahkamü’l Kur’an, I, 333-334.

134) Muhammed Hamidullah, el Vesaiku’s siyasiye, s. 285 vd. M. Ali Kapar, Hz. Muhammed’in müşriklerle münasebetleri, Esra y. Konya-1993, s. 209 vd.

135) Mevlana Şibli-Ö. Rıza Doğrul, Büyük İslam tarihi Asr-ı Saadet, IV,  55 vd.

136) Bkz. A. Ahmedd eb Süleyman, Uluslararası ilişkiler kuramı, s. 114-119.

137) Musa Carullah Bigiyev, Evrensel kurtuluş, Gnostik, 28.12.1998 https://gnostik.tripod.com/mcarullah/evrens8.htm)

Ali Bulaç’ın Tüm Yazıları

Önerilen Yazılar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.