Ali Bulaç Yazdı: Yönetime itaat ve isyan (sabırlı veya bâği teb’a)

16.06.2023

  1. Fıkıh kaynakları

Bizim literatürümüzde “meşru’” Şeriat’e uygun olandır, ancak “şeriat”tan anlaşılması gereken laik aydınların ve halkın geleneksel kültüründe asıl anlamını kaybetmiş “tarihi fıkhi fetvalar” değil, ana çerçevenin Kur’an ve Sünnet’in çizdiği sabit hükümlerinden oluşan Münzel Şeriat’tır. Münzel Şeraiat’e dayalı ve belli bir usulle toplumsal sorunlara çözüm üretmek maksadıyla yapılan içtihatlar ve fetvalar değişkendir ki, bunlar da hukuk hiyerarşisinde Münzel Şeriat’ın altında olan içtihatlardır, ben bunlara “Muhdes-Beşeri Şeriat” derim. Her iki şeriat da insanın kendi varlığı, öteki insanlar, canlı hayat/tabiat ve Allah’la ilişkisini düzenleyen hükümler mecmuası olduklarından hukuktur. Münzel Şeriat’ın kaynağı vahiy (Kur’an ayetlerinde ve Hz. Peygamber’in sahih Sünnet’inde ifadesini bulan nasslar), Beşerî Şeriat’ın kaynağı ise Kur’an ve Sünnet’a dayanan içtihatlar, fetvalardır. Meşruiyetin yegâne kriteri hukuka uygunluktur. Söz konusu meşruiyet kişilerin kendi aralarındaki çok yönlü ilişkilerini belirlediği gibi bireylerin ve sivil grupların kamu otoritesiyle olan çok yönlü ilişkilerini de belirler.

Konumuz olan meşru yönetime itaat veya isyan (silahlı ayaklanma) demek olan bağy’e baktığımızda, geleneksel fakihlerimizin görüş ve içtihatları önem kazanmaktadır, zira günümüzün siyaset, iktidar ve devlete itaat kültürümüzü söz konusu görüş ve içtihatlar (Muhdes Şeriat) derinden etkilemektedirler. İtaat ve isyanın hukuki ve ahlaki sınırlarını tayin etmede karşılaştığımız bir zorluk vardır, bu da tuhaf bir şekilde Münzel Şeriat ile Beşerî/Muhdes Şeriat arasındaki tanım ve muhteva farkından kaynaklanmaktadır.

Konuya açıklık kazandırmak için önce fakihlerin isyana, yani bağy’i nasıl tanımladıklarına bakmak lazım.

Gayet anlaşılır gerekçelerle Hanefi hukukçuları kamu otoritesine karşı isyanı bağy kabul ederler, çünkü isyana kalkışanlar şartlarını haiz hak imama/devlet başkanına karşı itaat etmeyi reddetmektedirler. Şafiiler de aynı görüştedir. Onlara göre kişiler veya gruplar üzerlerine düşen görevi yerine getirmeyi reddedip kendileri işin başına geçmek istiyor ve içlerinden birini başkan seçmek istiyorlarsa, bunlar asi kimselerdir. Malikiler haklı bir gerekçe olmaksızın, bir yorum, bir te’vil üzere yöneticiye baş kaldıranlara bâği derler. Dört Sünni mezhep içinde Hanbeliler daha açık bir tanım yaparlar. Onlara göre bâği, adaletli olmasa da güç ve kuvvet sahibi bir grubun meşru bir yorum/te’vil de olsa ayaklanması, ona itaat etmeyi reddetmesidir. Ayaklananların liderlerinin olup olmaması önemli değildir.

Zahirilerin daha somut tanımı var. Onlara göre meşru devlet başkanına hatalı bir yorum/te’vil sayılan şeye dayanarak ayaklanmaktır. Böylelerinin amaçları dünyevi çıkar sağlamaktır. Zeydiler ise bağy, kendileri haklı, devlet başkanının haksız olduğuna inandıkları kimselerin güç ve kuvvet kullanarak başlattıkları ayaklanmaya veya savaşa denir.

Buna göre mezhep imamları veya fakihlerin üzerinde durduğu bâğileri üç maddede toplayabiliriz:

  1. Meşru bir yönetime karşı ayaklananlar,
  2. Ayaklananların kendilerince haklı bir sebebe (te’vil) dayanmaları,
  3. Ayaklananların güç ve kuvvet yani silah kullanmaları.

Genel olarak Kur’an ve Sünnet’e referans vererek silahlı ayaklanmaya kalkışanlara bâği, İslami temel hükümleri reddedip silahlı ayaklanmaya kalkışanlara mürted denir. “İtikadi/muahid mürted”lere ceza terettüb etmez, lakin “silaha başvurmayıp şiddet kullanmayanın ve fakat Münzel Şeriatt’tan delil getirip yönetime muhalefet edenin durumu nedir?” diye sorulduğunda bu sualin fıkıh kaynaklarında tatmin edici bir cevabı yoktur.

Fakihlerin tanımları bugün için darbe, ihtilal, devrim, iç savaş vb. rejim değişiklikleri için söz konusudur, fakat geleneksel fıkıh ve fakihler kanuni muhalefet hakkında bize bir fikir vermiyor, aksine tarihsel İslam’ın yüzyıllarca sürdürdüğü derin bir siyasi zaafı hakkında bir ipucu veriyorlar. Şöyle ki:

Eğer meşru bir yönetim altında yaşayanlar, şu veya bu sebeple anlaşılır teviller, yorumlar yaparak, itiraz gerekçelerini, rahatsızlıklarını, sosyo politik ve maddi taleplerini öne sürerek ayaklanıyorlarsa, neden illa silaha başvuruyorlar da, meşru bir zeminde yönetime muhalefet yapmıyorlar?

Bu sorunun cevabı gayet açık: İslam tarihinde muhalefete meşruiyet tanınmamış, yönetimin başına geçmek kuvvet kullanma yoluyla mümkün olduğundan (kılıç hakkı) siyaseten katl, tefrika, kan, ihanet ve fitne kabul edilmiştir. Muhalefetin gayrımeşru kabul edilmesinin önemli gerekçelerinden biri bu konu ile ilgili hadis mecmualarında yer alan rivayetlerdir.

  1. Zulme karşı sabrı tavsiye eden rivayetler

Konunun hadis kaynaklarında nasıl ele alındığına bakalım:

Müslümanların adil bir yönetim altında yaşamaları naklen de, aklen de vaciptir. Kur’an-ı Kerim’de ehliyet ve liyakate sahip, emaneti gözeten; hedefi hakkaniyetli hüküm verip adaleti tesis eden; her önemli kararında istişareye başvuran ulu’l emre itaat emredilir:

Ey iman edenler, Allah’a itaat edin; elçiye itaat edin ve sizden olan emir sahiplerine de. Eğer bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz, artık onu Allah’a ve elçisine döndürün. Şayet Allah’a ve ahiret gününe iman ediyorsanız. Bu, hayırlı ve sonuç bakımından daha güzeldir” (4/Nisa, 59)

Ayet siyasi organizasyonun, bugünkü tabirle hukukun üstünlüğü ilkesine, yani Allah’a (Kur’an’ın hükümlerine) ve Resulullah’ın sünnetine aykırı olmaması şartına bağlı olduğunu belirtir. Yönetim de Müslüman toplumun icab ve kabul (biat) şartına, insanların rızasına uygun olacak. Bu ilahi hükümde temel unsur hukukun her şeyin üstünde tutulmasıdır. Çünkü yöneticilerin üstünde Allah (Kur’an-ı Kerim) ve Elçisi (Sünnet) bulunmaktadır. İhtilaf bu iki kaynağa götürülecektir.

Hadis kaynakları “ümmetin birliğinin ancak tek devlet başkanının otoritesi altında sağlanabileceği”ni ima etmektedir; bu tabii ki makuldür, dünyanın her yerinde şu veya bu yolla başa gelmiş olsun, tek bir yönetici olur. Fakat hadis mecmualarında yer alan bazı rivayetlerde zihinleri meşgul eden birtakım istifhamlar var:

İlki, yönetime aday birinin herkesçe üzerine mutabakata varılacak yol ve yöntemlerle başa gelme hakkı var iken, bir rivayette bu talep meşru kabul edilmemiş, cezası ölüm olarak belirlenmiştir. İki halife çıkarsa birini öldürünüz.” (Müslim, İmare, 61)

Diğeri, yönetimden hoşnut olunmayanlara –her şeye rağmen- yöneticiye itaat emredilmiş, itaatin dışına çıkanlar biatsız ölmeleri durumunda bunun “cahiliye ölümü üzere ölüm” olacağı bildirilmiştir:

Kim itaatten dışarı çıkar, cemaatten ayrılır ve bu halde ölürse, cahiliye ölümü üzere ölmüş olur.” (Müslim, İmare, 53)  

Bir kimse emirinin bir şeyinden hoşlanmazsa buna sabretsin! Zira in­sanlardan herhangi bir kimse, sultana (devlet yetkilisine) bir karış kadar bile karşı çıkıp bu halde ölecek olsa, mutlaka cahiliye ölümü üzere ölmüş olur!” (Müslim, İmare, 56)  

Her kim bir eli itaatten çıkarırsa, kıyamet günü (kendini savunacak geçerli) bir delili (hücceti) olmadığı hâlde Allah’ın huzuruna çıkar ve boynunda bir biat olmadığı hâlde ölürse, cahiliye ölümü üzere ölmüş olur.” (Müslim, İmare, 58)

  1. hadiste gözden kaçırılmaması gereken bir ifade itaatsizliğin meşru gerekçesine atıfta bulunur: “Kendini niçin itaat etmediğine ilişkin savunacağı geçerli bir delil.” Bu demektir ki, ortada “meşru bir gerekçe” varsa, kişi yöneticiye itaat etmek zorunda değildir. İşte bâğilerle ilgili fakihlerin her seferinde “te’vil/yorum” kavramını öne sürmelerinin sebebi budur. Buna göre yönetimden hoşnut olmayan kimseler, eğer amaçları sadece kendileri yönetimi temellük etmek değil de, yöneticilerin hukuk ihlallerine, zulümlerine karşı ayaklanıp bunu Şer’i/hukuki delillere, anlaşılır gerekçelere dayandırıyorlarsa, başkaldıranlar müşrik/inkârcı statüsünde ele alınamazlar. Hz. Ali’nin de, ona başkaldıran Hariciler için “Onlar müşrik değil, bize bir te’vil üzere savaş açan Müslüman kardeşlerimizdir” demesinin anlamı buydu. Bu hüküm cümlesi bizi “Te’vil’de tekfir yoktur!” ilkesine götürmektedir.

Fakat ortada hayli zor bir mesele var ki, o da hadislerde “zalim/zorba yöneticinin zulmüne sabredilmesi”ni tavsiye eden ifadelerin yer almasıdır. Aşağıdaki üç rivayete bakalım:

  1. Huzeyfe bin Yeman, Hz. Peygamber (s.a.)’in şöyle buyurduğunu rivayet eder:

“-Benden sonra bazı hükümdarlar gelecek. Onlar ne benim yolumdan gidecek ne sünnetime tabi olacaklar. İçinizden öyle insanlar çıkacak ki, kalpleri şeytanların kalbi, cisimleri insan cismi gibidir.” Bunun üzerine Huzeyfe sorar:

“-Ya Resulüllah, böyle bir zamanda ne yapayım?” Allah’ın Resulü, şöyle buyurur:

“- Dinlersin, itaat edersin; sırtına vursa, malını elinden alsa da dinle ve itaat et.” (Müslim, İmare, 52.)

  1. Diğer rivayet ise Ebu Zer el Gıfari’ye dayandırılmaktadır. Kaynaklarda yer aldığına göre Ebu Zer, Hz. Peygamber’in şöyle buyurduğunu anlatmaktadır:

“-Bu ganimetleri sana vermeyip hepsini kendileri alan valilere karşı ne yaparsın?” Ebu Zer:

“- Seni hak ve adalet üzere gönderene yemin ederim, kılıcımı çeker, sana kavuşuncaya kadar onlarla çarpışırım” der. Efendimiz şöyle buyurur:

“- Sana bundan daha iyi ve daha hayırlı olanı söyleyeyim mi? Bana kavuşuncaya kadar sabret!” (Ahmed ibn Hanbel, Müsned, V, 416; Ebu Davud, Sünnet, 27.)

  1. Mü’minlerin annesi, Ümmü Seleme (r.a.)’den rivayet edildiğine göre, Hz. Peygamber (s.a.) şöyle buyurdu: “-Sizin üzerinize birtakım emirler olunacaktır. (yüsta’amelu) Onların ma’ruf uygulamlarını iyi bulur, münker olanları ise hoş karşılamazsınız. Kim kerih görürse korunmuş-onlardan uzak kalmış olur. Kim de kerih görür-tenkit ederse kurtuluşa erer. Fakat kimi de razı ve hoşnut olur, onlara tabi olur.”Bunun üzerine oradaki (sahabi)ler:

– Ya Resûlallah! Onlarla savaşmayalım mı? diye sorunca, Hz. Peygamber:

–“Aranızda namaz kıldıkları sürece hayır” buyurdu. (Müslim, İmâre 63)

İlk iki rivayette, Hz. Peygamber, irtihalinden sonra onun Sünnetini yani adil yönetimini terkeden zorba yöneticilerin geleceğini; bu yöneticilerin insanlara eziyet edeceklerini, mallarına çökeceklerini söylüyor. Üstelik bu zorbalar suretleri insan, siretleri şeytan kimselerdir. Öyle de olsa, söz konusu zorbalara işledikleri her zulme rağmen itaat etmeyi emrediliyor. Ebu Zer’e isnad edilen rivayette de zulme, adaletsizliğe, işkence ve hayasızlığa karşı sadece sabır tavsiye ediliyor.

3.rivayette de hak, hukuk ve adalet tanımayan zorba yöneticiye itaat “namaz kılma” şartına bağlanmıştır. Yani yönetici eğer namaz kılıyorsa, hukuka riayet etmeyebilir, belki yaptıkları yanlıştır ama madem namaz kılmaktadır bu durumda yönetilenlerin ona isyan etmeleri caiz olmaz. Bu bizim siyasi literatümüze “namaz kıldıkça zalim (cair) imama itaat” olarak geçmiştir.

Söz konusu rivayetlerle ilgili sormamız gereken sual şu: Bu rivayetlerin “sahih hadis” olma ihtimali var mıdır? Sahih değiller ise, tümü “mevzu mu”dur?

Benim her iki suale de cevabım “hayır”dır. Belli ki rivayetlerin bir bölümü sahih, bir bölümü mevzu (uydurma)dır. Yani hem hadis sepetinin içinde sağlam ve çürük elmalar birbirine karışmıştır, hem de bir elmanın bir bölümü sağlam bir bölümü çürüktür.

Hadisler naklen sahih görünüyor, zira kendi kriterlerine göre Müslim ve Kütüb-ü Sitte’nin diğer muhaddisleri bunları mecmualarına almışlardır, ama aklen sahih olamazlar. Hemen tümünü çöpe atmadan hadislerin muhtevalarında sahih ve mevzu unsurları birbirinden ayırmak mümkün. Bu durumda rivayetlerin metin yönünden kritik edilmelerinde zaruret var. Kritik ederken, salt akla değil, akıl yanında nakle de başvurmamız gerekir. Bu konuda elimizde iki nakil var. Biri Kur’an-ı Kerim, diğeri yine konuyla ilgili Hz. Peygamber’den nakledilen hadisler.

A.Rivayetlerde yer alan sahih unsurlar:

  1. Hz. Peygamber, ayette geçtiği üzere meşru yönetime/yöneticiye itaat etmeyi emrediyor (Ulu’l emre itaat. 4/Nisa, 59)
  2. İtaat etmenin bir sebebi ve zarureti cemaatin yani toplumun siyasi birliğini korumaktır (cemaaten ayrılma uyarısı. Müslim, İmare, 53)
  3. Kendisinden sonra gelecek olanların kendisi gibi hakkaniyete bağlı ve adil olmayacaklarını haber vermektedir. (İhbari hadis)
  4. Hakkaniyet ve adaletin olmamasının göstergeleri keyfi yönetim ve bunun somut delili olarak gelir bölüşümünün adil olmayacağı (Ebu Zer’e sorduğu sual: “Bu ganimetleri sana vermeyip hepsini kendileri alan valilere karşı ne yaparsın?”)

B. Rivayetlerde yer alan uydurma (mevzu) unsurlar:

  1. Zulme itaat,
  2. Zorbalığa ve adaletsizliğe karşı takınılacak tutumun sabır olarak tavsiye edilmesi!
  3. Ne kadar zalim olursa olsun, yönetici namaz kılıyorsa ona itaatin emredilmesi.

Şimdi Ebu Zer’in ifadesiyle “Yüce Allah’ın kendisini hak ve adalet üzere elçi olarak gönderdiği Hz. Peygamber”in zulme itaati ve zorbalıkla adaletsizliğe karşı sabrı tavsiye etmiş olması mümkün mü?

Hz. Peygamber’e isnad edilen bu hüküm cümlesini üç noktadan kritik edelim:

  1. “Yüce Allah alemlerin tümüne zulmü murat etmez” (3/Al-i İmran, 108),” Allah zalimleri sevmez.” (42/Şura, 40)
  2. Hangi dinden ve inançtan olursa olsunlar, insanlara karşı “düşmanlık sadece zulümleri, zalim olmaları dolayısıyladır.” (2/Bakara, 193)
  3. “Namaz her türlü kötülük (münker) ve çirkinlikten-hayasızlıktan (fahşa) alıkoyar:” (29/Ankebut, 45).

C. Uydurma rivayetlerin sahih hadislerle kritiği:

a “Cihadın en faziletli olanı haksözü (hakkı ve adaleti) söylemektir.” (Ebu Davud, Melahim, 17; Tirmizi, Fiten, 13; Nesei, Biat, 37.)

  1. “İnsanlar haksızlığı/zulmü görür, ilgisiz kalır, zulmedenin zulmüne engel olmazlarsa, şüphesiz Allah’ın azabı herkesi kuşatır.” (Tirmizi, Tefsir, 5.)
  2. “Kim bir kötülük (münker) görürse önce eliyle düzeltsin, buna gücü yetmiyorsa diliyle değiştirsin, buna da gücü yetmiyorsa kalbiyle buğzetsin. Bu imanın en zayıf şubesidir.” (Müslim, İman, 78),

Kur’an-ı Kerim ve sahih hadis kaynaklarından getirdiğimiz deliller şunu açıkça gösteriyor ki, “zalim/zorba, adaletsiz; yalancı, şarlatan, sömürücü, haram yiyici, entrikacı; beytülmalı şahsı, ailesi ve taraftarlarına peşkeş çeken; insanları siyasi, mezhebi, dini, etnik, sınıfsal kimliklerinden dolayı ayırıma tabi tutup onları temel hak ve özgürlüklerinden mahrum bırakan; düşünce ve ifade özgürlüğünü yasaklayan; ağzından dökülen cümlesi hemen kanun olan yöneticiye itaat edilmez, destek verilmez, yanında durulmaz; velev ki günde 50 vakit namaz kılsa dahi! Eğer kıldığı namaz, yöneticiyi münkerden, zulüm ve adaletsizlikten, firavun ve Karun gibi olmaktan alıkoymuyorsa, namazı Rabbi ile kendisi arasındadır, bizim için ona biat etmenin, ona destek olmamızın gerekçesi değildir.

Zalime değil itaat, ona yakınlık dahi gösterilmez, sempati duyulmaz, yakınında durulmaz: “Zulmedenlere eğilim göstermeyin, yoksa size ateş dokunur. Sizin Allah’tan başka velileriniz yoktur, sonra yardım göremezsiniz.” (11/Hud, 113) Çünkü Hukuk’u terkedip keyfince emir ve yasak koyan yönetici “ya inkarcıdır,  ya zalimdir veya fasıktır”. (5/Maide, 44, 45, 47.)

Bu türden zorba yöneticiler, hadiste geçen “cemaatten ayrılma” suçunu kendi iktidarlarına muhalefet suçu görürler. Çünkü kendilerini temellük ettikleri mülkle, iktidarla, ülkeyle özdeşleştirdikleri için kim onları eleştirir veya muhalefet ederse, onların mülkünde sağlamak istedikleri istikrarı, birliği yani cemaatin bütünlüğünü bozar, suçu en ağır biçimde cezalandırılır. Hz. Hüseyin’i kuşatma altına alan İbn Ziyad’ın verdiği talimat tam da buna örnektir: “Önce Yezid’e biat etsinler. Hüseyin ve arkadaşlarına su vermeyin. Emirlerim açıktır, Hüseyin teslim olursa bana canlı olarak gönder, direnirse kanını dök, hak ettiği şekilde vücudunu parça parça et, cesedini atlara çiğnet, çünkü o bir bâği/asi olup cemaati terk etmiştir.”

D. Ma’ruf’ta itaat

Ey Peygamber, mü’min kadınlar, Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmamak, hırsızlık yapmamak, zina etmemek, çocukların öldürmemek, elleri ve ayakları arasında bir iftira düzüp-uydurmamak (gayri meşru olan bir çocuğu kocalarına dayandırmamak) ve ma’ruf olan konusunda isyan etmemek üzere, sana biat etmek amacıyla geldikleri zaman, onların biatlarını kabul et ve onlar için Allah’tan mağfiret dile. Şüphesiz Allah, çok bağışlayandır, çok esirgeyendir. (60/Mümtehine, 12)

Bu ayette Hz. Peygamber (s.a.)’in kadınlardan aldığı biat şöyle sıralanmaktadır:

a) “Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmamak”: Bu erkekleri de içine alan açık ve net bir taleptir.

b) “Hırsızlık yapmamak;”

c) “Zina etmemek”: Bu yasak kadınlar için söz konusu olduğu gibi erkekler için de söz konusudur.;

d) “Çocukların öldürmemek” Kürtaj yasağı veya cahiliyede olduğu gibi diri diri kız çocuğunu toprağa gömme yasağı;

e) “Elleri ve ayakları arasında bir iftira düzüp-uydurmamak.” Bu genellikle gayri meşru olan bir çocuğu kadının kocasına dayandırması suçunu ifade eder;

f) “Ma’ruf (dinin, selim aklın ve temiz fıtratın iyi, güzel yararlı, hukukça belirlenmiş bir iş) konusunda isyan etmemek”

(f) maddesinde “sadece ma’ruf”ta itaatin olabileceğinin zikredilmesi önemlidir. Bu demektir ki, hipotetik olarak peygamber dahil, yönetici hukukun dışına çıkacak olursa ona itaat edilmez. Peygamberler, Hıristiyan telakkisinden farklı olarak inancın temel esaslarını değiştirme veya Kur’an’ın hükümlerine aykırı bir talepte bulunma haklarına sahip değildirler. İktidar ilişkisinin düzenlendiği siyaset alanında da durum mahiyet itibariyle aynıdır. Bu ayette altı çizilmesi gereken iki söz konusu:

aa) Hiçbir siyasi veya dini lider kayıtsız şartsız insanlardan bağlılık ve itaat (biat) isteyemez. Siyasi bir sözleşme olarak biat somut konularla sınırlıdır. Ayet, peygamberin kadınlardan şirk, hırsızlık, zina ve gayrı meşru çocuğun kocaya isnat edilmesi gibi suçları işlemeyeceklerine dair somut konularda biat almasını ister.

bb) Kur’an, bir peygamber dahi olsa, Hz. Muhammed (s.a.)’in biatını “ma’ruf” olanla sınırlandırmaktadır. Bu, -haşa- Peygambere karşı bir güvensizlik değildir; Peygamberin şahsında bütün siyasi otoriteler için konulmuş genel bir hüküm, ebedi ve evrensel bir ilkedir. Bunun üstüne çıkacak hiçbir yönetici, lider, başkan, cumhurbaşkanı, sultan, halife, padişah, şah, hoca, şeyh, üstad yoktur. Ma’ruf, dinin, aklın, fıtratın ve hukukun doğru, iyi ve güzel kabul ettiği şeydir. Peygamberin dahi ma’ruf’u aşan mutlaklık iddiaları ve talepleri olamayacağına göre, sıradan bir yönetici veya otoritenin insanlar üzerinde nasıl mutlaklık iddia etme hak ve yetkileri olabilir. Zulmeden, hukuku çiğneyen yönetici meşruiyetini kaybeder, ona itaat edilmez.

Zalim/zorba hukuku çiğneyen yöneticiye itaat edilmeyeceğini yukarıdaki ayet açıkça gösterdiği gibi, Hz. Peygamber (s.a.)’den rivayet edilen sahih hadisler de zorbalara ve istibdat yönetimlerine itaati yasaklamaktadır:

  1. Yaratana isyan olan yerde (ve durumlarda) yaratılana itaat edilmez” (Buhari, Ahkam, 4; Müslim, İmare, 39)
  2. Amirlerinizden size kim Allah’a itaatten başka bir şey emrederse, ona itaat etmeyin.” (Buhari, Cihad, 108, Ahkam, 4; İbn Mace, Cihad, 40.)
  3. Emre itaat ancak ma’ruf olan şeydedir.” (Ahmed ibn Hanbel, Müsned, I, 129, 131.)

Sonuç

Açık Kur’an ayetlerine ve sahih hadislere rağmen, zalim devlet başkanına itaat etmeyi emreden rivayetler belli ki Emeviler ve sonraki dönemlerde hadis mecmualarına sızdırılmışlardır. Fakihlerin ister bu rivayetlere ister akli ve sosyo politik maslahat ve zaruretlerden hareketle adalet ilkesini güvenliğin arkasına atmalarının sebebi kendi şahsi görüş ve kanaatleridir. Söz konusu hadis ve fıkhi mülahazalar, siyasi hayatta meşru/kanuni muhalefetin teşekkülüne imkân vermemiş; muhalefet tek adam veya tek hanedan yönetimlerinde fitne kabul edilmiştir. Ulemaya ve kanaat önderlerine düşen, yöneticilere nasihatlerde bulunmak olmuştur.

İşte batının siyasete getirdiği en büyük katkı, yönetimin belli periyotlarda (4 veya 5 senede bir) seçimle ve şiddet kullanılmaksızın el değiştirmesi ilkesini hukukun teminatı altına almasıdır. İslam tarihinde muhalefet meşru kabul edilmediğinden, yönetimin başına geçmenin veya yönetime katılmanın yegâne yolu silah, şiddet, kan dökme, ayaklanma veya iç savaş olmuştur. Emevîlerden başlamak üzere günümüze kadar süregelen siyasi gelenek bu miras ile maluldür. Osmanlı’da iktidar değişimleri ya sistem içi bey savaşlarıyla veya darbelerle belirlenirdi; potansiyel rakipler kundakta iken dahi boğdurulmuştur.

Demokrasiye geçtiği varsayılan ülkelerde de iktidarda olanlar (dindar veya laik) kendilerini güç ve kuvvet temerküzün, mülkün sahibi görmeye devam etmektedirler. Onların gözünde muhalefet düşman, kafir, hain, dış güçlerin uzantısı, terörist, bâği, yıkıcı güçtür. Siyaset kurallı mücadele değil, savaş olduğundan “Savaş hiledir” fehvasınca her türden entrika, yalan, tezvirat, komplo, suikast, faili meçhul mübahtır.

Siyasette başarı kazanmanın üç yolu “zer-o, zor-o, tezvir”den geçer.

Ali Bulaç’ın Tüm Yazıları

Önerilen Yazılar

Ali Bulaç Yazdı: Yönetime itaat ve isyan (sabırlı veya bâği teb’a)” burada 2 adet yorum var.

  1. Üç şey sormak istiyorum:
    1. “Siyasette başarı kazanmanın üç yolu “zer-o, zor-o, tezvir”den geçer.” ne demektir?
    2. Hz. Ömer Halife olduğunda cemaatine “Ben yanlış yaptığımda bana ikaz edecek misiniz? dediğinde cemaatten birisi “Ya Ömer seni bu kılıcımızla gerekirse düzeltiriz” dediğinde Hz. Ömer “Allah’a şükür ki benim hatalarımı söyleyecek cemaatim var” demiştir. Bu muhalefeti içselleştirmektir ve İslam’da muhalefet kültürü vardır, demek değil midir? Belki bu kültür Emevilerle bozulmuştur, diyebilir miyiz?
    3. Osmanlı’da kardeş veya evlat katlını caiz görebilir miyiz?

  2. Yazınız için teşekkür etmeyi unuttum. Özür dilerim. Emeğinize ve elinize sağlık.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.