Altan Tan Yazdı: İslam Dünyasının Ontolojik, Sosyolojik ve Siyasi Sorunları

18.05.2021

Yazının başlığının benim gibi ‘Melikahmet üslubu’ ile yazmakla övünen birine yakışmadığının farkındayım!

‘Ontolojik, sosyolojik’ kelimelerinin yanına bir de ‘epistomolojik’i ekleseydim tam olurdu!

O kadarını da yapmak istemedim!

Ne yapalım bazen meramımızı anlatabilmek için ödünç kavramlar almak zorunda kalıyoruz. ‘Gök oturak konuksal avrat’ demektense ‘Hostes’ demek daha iyi!

Ölümlerden ölüm beğen!

Allah beterinden korusun.

Bu yazıyı kaleme almamın sebebi son zamanlarda oldukça moda haline gelen ‘Maturidi-Hanefi’ güzellemeleri ve bazı zevatın kendilerince çakma entelektüellik taslayarak yeni bir Türk İslam anlayışı-‘paradigması’ inşa etme çabaları.

Baba tarafından yedi dedesi Eş’ari Şafii; anne, anneanne ve babaanne tarafından ise yedi dedesi Maturidi-Hanefi biri için zor bir yazı. (‘Sen nerede duruyorsun?’ diye siz sormadan ben söyleyeyim Eş’ari ve Şafii)

İslam Dünyasının, en genel ifade ile Müslümanların Hz. Muhammed’in vefatından hemen sonra başlayan ve bugüne kadar da devam eden büyük sorunları var.

Son üç-beş yüz yıl da ciddi bir ‘geri kalmışlık’ sorunu.

Bunları yok farzetmek veya ‘fitne çıkmasın’ mantığıyla üstlerini örtmeye çalışmak hiçbir işe yaramıyor.

Yaramadığı gibi sorunların katlanarak daha da büyümesi sonucunu doğuruyor.

SİYASİ SORUN

Hz. Muhammed’in vefat ettiği gün ve vefatından hemen bir iki saat sonra başlayan yönetim sorunu 14 asırdır katlanarak büyüyor ve derinleşiyor.

İslam ümmeti 14 asırdır yönetim konusunda; SÜNNE, ŞİA VE HAVARİC (Hariciler) olarak bölünmüş durumda ve her üç anlayışın da ciddi açmazları var.

Sünnilik ‘Halifeliği’ ilk 4 halife ile sınırlı tutarken yerine;

Seçim şekli,

seçilenin süresi,

Yasama-Yürütme-Yargı ve

Denetim ile ilgili sistematik bir şey koyamadı.

Hz. Peygamber’in yerine halife tayin etmeden vefat ettiğine inananlar Hz. Ebubekir’in hangi yetki ile yerine Hz. Ömer’i tayin ettiğini, Hz. Ömer’in de benzer bir şekilde 6 kişi arasından seçimi emretmesini; olmayan bir yetkiyi nasıl kullandığını sorgulamadılar.

Şiilerin ‘Masum İmam’ akidelerinin yerine ‘Masum Sahabe’ anlayışı ikame edildi ve ihtilafların esas nedenleri görmezden gelindi.

Şiiliğin, ‘Masum İmam’ ve ‘Allah tarafından tayin edilen imam’ akidesi ise; 12. İmam’ın gaybubetinden sonra tamamen çözümsüz kaldı.

İmam Humeyni’nin 13 asır sonra ortaya attığı (aslında icat ettiği!) ‘Velayeti Fakih’ teorisi de Şia tarihi ile uyuşmadığı için Şii ulema arasında ciddi tartışmalara neden oldu.

Haricilerin ‘Hüküm Allah’ındır’ demogojisi ise Allah’ın hükümlerini yeryüzünde kimlerin, hangi yetkilerle ve nasıl uygulayacağı sorusuna 13 asırdır cevap bulamadı.

ONTOLOJİK-TEOLOJİK TARTIŞMALAR

Hicri birinci asrın ortalarından itibaren ortaya çıkan Allah, insan, madde, varlık, kader, kaza, cennet, cehennem… tartışmaları onlarca farklı inanışın ortaya çıkmasına neden oldu.

Bu konularda kendi içinde birçok (belki de yüzlerce) sokağa ayrılan birkaç ana caddeden bahsedilebilinir:

  1. Ehli Sünnet (Eşarilik ve Maturidilik)
  2. İslam akılcılığı (Mutezile ve Meşşailik)
  3. Selefilik

CİHAD

İslam tarihinde en fazla tartışılan konulardan biri de ’Cihad’dır.

‘Cihad’ öncelikle kendi içinde ikiye ayrılır.

1.Büyük Cihad: Kişinin iyi bir insan olabilmek için kendi nefsiyle yaptığı mücadele

2.Küçük Cihad: Müslüman olmayanlarla yapılan mücadele-savaş

Müslüman olmayanlarla yapılan savaşların bir güç ve iktidar mücadelesi, hakimiyet altına alma ve ganimet elde etmek için mi olduğu, yoksa savunma amaçlı İslami tebliğ ve yaşantıyı engelleyenlere karşı bir mücadele mi olduğu/olması gerektiği esas tartışma konusudur.

Tarih içinde ne yazık ki iktidar, tahakküm ve ganimet elde etme ön plana çıkmıştır.

DARUL İSLAM-DARUL HARB

İslam hukukçularının önemli bir bölümü dünyayı İslam hukukunun egemen olduğu ‘Darül İslam’ ve İslam’ın egemen olamadığı ve savaşılması gereken ‘Darül Harb’ olarak ikiye ayırdılar.

Ancak bazı Maliki ve Hanefi âlimler,  Darül İslam’ın dışındaki dünyayı, öncelikle Darülicabe/Darüldave olarak adlandırdılar.

Müslümanların dışındaki insanları İslami tebliğe davet edilecek ve icabet edebilecek insanlar (müstakbel Müslümanlar) olarak tanımladılar.

CİZYE

Müslümanların yönetimi altında yaşamayı kabul eden gayrimüslimlerin ödedikleri cizye (vergi) bir müddet sonra ekonominin temeli oldu. Emeviler döneminde vergi gelirlerinin azalacağı endişesi ile bazı gayrimüslimlerin Müslüman olmaları bile engellendi.

Ömer bin Abdülaziz, gayrimüslimlerin sırf vergi vermemek için Müslüman olduklarını iddia eden bir valisine ‘Allah seni ve beni vergi memuru olarak göndermedi.’ Diyerek kızdı.

ÜRETİM VE TALAN

İslam tarihinin bir diğer çok önemli sorunu da üretim-tüketim-mülkiyet ilişkisidir.

İslam’ın özü ‘Kişinin kendi el emeği’ ile geçinmesine dayanan helal kazançtır. Kur’an özel mülkiyetin, ticaret ve emek yoluyla elde edilmesini vazeder. Bunun kurallarını açık ve net bir şekilde ortaya koyar.

Rant-karaborsa ve faizi yasaklar, özel mülkiyet ve kamu mülkiyeti birbirinden ayrılır.

Ancak yıllar içinde çarpık cihad anlayışının yağma-talan ve haraca dönüşmesi Müslümanları üretimin dışına itmiş; üretimin ana kitlesi gayrimüslim teba olmuştur.

TASAVVUF

İslam tarihinde düşünce-akaid tartışmalarında kelam, günlük hayatta karşılaşılan sorunlar ve muamelatla ilgili olarak da fıkıh ilmi oluşurken;

İnsanın duygu dünyası ve ruhi sezgilerle ilgili olarak da Tasavvuf kurumlaştı.

İslam’ın ilk dönemlerinden itibaren ortaya çıkan ve özünde zühd ve takvayı esas olan Tasavvufla ilgili olarak sonraki dönemlerde Platoncu düşünceden, Uzakdoğu (Hind ve Çin) ve İran’dan etkilendiği tartışmaları yaşandı.

Emevi ve sonrasındaki Abbasi döneminde yaşanılan korkunç olaylardan büyük zararlar gören ve bunalan halkın yanlış bir zühd anlayışı ile içine kapanarak  dünyadan el etek çektiği ileri sürülerek Tasavvuf eleştirildi.

ETNİK SORUNLAR

Emeviler iktidarı ile başlayan öncesinde kabileci, sonraları ise etnik milliyetçilik (ayırımcılık) günümüze kadar bir paradigma çarpıklığına yol açtı.

SINIFSAL SORUNLAR

Tarihin en büyük sorunu olan ‘zengin-fakir’, üreten-el koyan’ ‘efendi-köle’, ‘üretim ve bölüşüm’ sorunu İslam toplumunu da derinden etkiledi.

ÇÖZÜM ARAYIŞLARI

Doğru ‘reçeteler’ ancak İslam toplumunun bugünkü perişan durumunun nedenlerini doğru bir şekilde analiz ve tespit ettikten sonra yazılabilir.

Bunu yaparken de elden geldiğince soğukkanlı, objektif ve adil olmak gerekir.

Günübirlik, kolay, dışarıdan ve oryantalist yaklaşımlardan ise mutlaka kaçınmak gerekir.

Bu konulara kafa yoran önemli aydınlardan biri olan Faslı Muhammed Abid El Cabiri (1936-2010) ‘Arap Aklının Eleştirisi’ adlı kitabında Arapların çok önemli tarihsel yapıları olan ‘Aşiretçilik-Kabilecilik’ , ‘Yağma-Talan’ ve ‘şiddete meyyal(eğilimli) özelliklerini eleştirir ve İslam tarihindeki yanlışlıkların sebepleri olarak gösterir.

Bu tespiti büyük oranda doğrudur, ancak tek veya açıklayıcı ana neden değildir. Dünya tarihinde; Vizigotlardan Vandallara; Keltlerden Romalılara; Japonlardan, Çinlilere… kadar özünde kabileci, talancı ve şiddete meyyal olmayan bir toplum var mıdır?

İngilizlerin Kuzey Amerika’da, İspanyolların Güney Amerika’da ve Fransızların tüm Afrika’da yaptıkları bilimsel, sanatsal ve kültürel gelişmelerini engellememiştir.

Cabiri, Emevileri Pers/Farslardan etkilenmekle suçlayıp, eleştirirken özünde esas etkilendikleri Bizans kültürünü göz ardı etmektedir.

Ontolojik ve epistomolojik konularda ‘klasik’ bir kolaycılıkla Eş’ari ve Gazzali’yi eleştirmek ve tüm ‘Geri kalmışlığı’ onlara fatura etmek de basit bir yaklaşımdır.

Bugüne kadar Cenab-ı Allah’ı tenzihte hiçbir ekol Eş’ari’yi aşamamıştır. (Reklamlar faslı diyebilirsiniz!)

Tarihte Yahudi, Hıristiyan, Hindu, Budist veya çok tanrılı, ateist birçok toplum ve kişi bilim, kültür ve sanatta sıçramalar yapmış medeniyet oluşturmuş/oluşturabilmiştir.

Eş’ari ve Gazzali’den sonra da var olan ve onların öğretilerini benimseyen Endülüs, Abbasi, Eyyubi, Selçuklu, Timur ve Osmanlı toplumu yaşadıkları dünyanın/dönemin bilim, sanat, kültür, teknoloji ve ekonomide önündedir.

Müslümanların ‘Geri kalmışlığının’ çok daha farklı ve çok daha önemli nedenleri vardır.

İlhami Güler’in; ‘Hanefilik, Maturidilik ve Mutezile özgür iradeyi esas alan bir Tanrı-İnsan ilişkisi kurmaya çalışırken, Eşarilik tek yanlı, totaliter bir kader anlayışı ile Tanrı-İnsan ilişkisini inşa etti.’

‘Bu çizgide özellikle Ahmed b. Hanbel ile İmam Şafi’yi merkeze alabiliriz.’

‘Mutezile ve Hanefilik, yani Ehl-i rey, İslam’ı evrensel bir dile kavuşturma çabası içindeydi. Ehl-i Hadis dediğimiz İmam Şafi, Ahmet b. Hanbel, İmam Malik gibilerinin etrafında oluşan yapı ise İslam’ı evrensel bir karaktere büründürmekten ziyade, bir Arap davası, bir gelenek, bir sünne davası kıldılar. Bunlara da Ehl-i Sünne ya da Ehl-i Sünnet diyoruz. Sünnet demek tarih demektir, geçmiş demektir.’

‘Ehl-i Sünne, Arapların katı, gelenekçi, atalarını buldukları yol olan tarihi ve geleneği kriter olarak baz alıyorlardı. Kur’an-ı Kerim ise bunları reddetti. Kur’an adeta “Senin atan, geleneğin, geçmişin kriter olamaz” diyordu. “İnsanların vicdanı, akılları ve düşünceleri kriter olacak” diyordu Kur’an.’

‘Ehl-i Hadis veya Ehl-i Sünne tarafından bu mantığın yani gelenek ve tarihin aynen Mekkelilerin atalarına ve geleneklerine bağlı kalması gibi tekrar geri getirildiğini görüyoruz. Dikkat edilirse ajanda bu sefer değişim geçirerek gelmiş oldu. İmam Şafi ve Ahmet b. Hanbel’in yaptığı Kur’an ve Hadisi mutlaklaştırmaktı. Ahmet b. Hanbel, bu mutlaklığa teolojik bir arka plan verdi.’

Dolayısıyla Cahiliye ajandası gitti, yerini mutlaklaştırılan Hadis ve Kur’an’a bıraktı. Yani Kur’an’ın kadim olduğu tezini ileri sürdüler.

‘Mutezile veya Rey ehli ki Ebu Hanife’yi de buraya dâhil ederek söyleyecek olursam, Kur’an’ın mahlûk olduğunu ve bunun Allah’ın bir fiili olduğunu iddia ettiler. Oysa Ehl-i Sünne dediğimiz anlayış, Kur’an ezelde kadimdir, Allah’ın ilim, irade ve kelam sıfatlarına racidir şeklinde bir teori attılar.’

‘İmam Şafi; Kur’an, Sünnet, İcma ve Kıyas diye dört delili ortaya koyduğu zaman yaptığı şey, tümüyle aklı ve vicdanı ortadan kaldırarak yani Kur’an ve sünnetin ışığında, hadisin ışığında insan aklını ve vicdanının aktif olması yaklaşımını bir bakıma kenara itti.’ Görüşlerinin önemli bir bölümüne katılmıyorum.

Katılmadığım bu görüşleri başka bir inceleme konusu olarak tek tek ve ayrıntılı bir şekilde ortaya koymak gerekir.

TARİHSELCİLİK

Tarihselcilik kısaca vahye ait metinlerin içerdikleri değerlerin ve hükümlerin sırf var oldukları zamana ve şartlara ait olduğu, ilerleyen zamanlar için geçerli olmayacağı varsayımıyla yorumlanmasıdır.

Bunun bir başka versiyonu da özellikle Arap toplumunun değerlerine göre hükümler taşıdığı ve öncelikle Arapları ilgilendirdiğidir.

Bu yazının konusu hemen her konuda fikir beyan etmek değil, öncelikle sorunları tespit ve sıralamadır. (tasnif)

Çözüm önerileri çok daha ciddi çabaları gerektirir. (Siyaset, hilafet, seçim, yasama, yürütme, yargı, denetim, etnik, mezhebi, ideolojik ve sınıfsal sorunlarla ilgili daha ayrıntılı fikirlerimi merak edenler ‘Allah adına yönetmek’ kitabıma bakabilirler.)

Özetle; Meşşailik-Mutezile güzellemeleri ile Maturidiliği Türk-İslamcılığa eklemleme çabalarının önemli bir kısmını siyasi amaçlı ve kolaycı bir yaklaşım olarak görüyorum. (İyi niyetli olarak inananları tenzih ederim.)

İlhami Güler’in ‘Kanaatim şu ki, Aydınlanma, Rönesans, reform kavramları, Kilisenin yaratmış olduğu hapishaneden, cendereden kurtulmak için tabiki doğru şeylerdi. Tekrar doğaya dönme, akla dönme, insana dönme tüm bunlara İslâm’i açıdan karşı çıkılmaz bence.’

‘İslamiyet’in kendisi doğayı, insanı ve aklı esas bir din olduğu için. Dolayısıyla o anlamda aydınlanmanın kiliseden koparken ortaya koymuş olduğu Rönesans, reform olaylarında tabiatın, insanın keşfi ve özgürlüğüne dair çabalar, hedefler doğruydu kanımca.’

‘Fakat orada sorun şu, bu süreç aynı zamanda Tanrının ve dinin tümüyle devre dışı bırakılmasını beraberinde getirdiği için yanlış oldu.’

‘Sarkacın bir ucundan korkunç derecede diğer uca fırlaması sorundur. Çocuğu yıkarken atılan kirli suyun yanında çocuğun da atılmasının yaşanmasıydı Aydınlanma.’’

Kilisenin yarattığı kiri atarken, Tanrıyı da dini de birlikte kaldırıp atması bir bakıma. Dolayısıyla bu atma, adına Hümanizm ve Sekülerizm dediğimiz olguyu doğurdu.’  

‘Hümanizm ve Sekülerizm Nietzsche’nin ifadesiyle Tanrının öldürülmesi, Tanrının tümüyle devre dışı bırakılmasıdır. Tanrıyı tümüyle yaşamdan çıkarıp atmaktır. Sonra ne oldu? Faust’un Meafisto’sundaki gibi insan tabiri caizse tekrar şeytanlaştı. Ya da ruhunu şeytana sattı.’

‘Dolayısıyla bu, Kur’an’ın ifadesiyle istiğnadır, istikbardır, şeytanlaşmadır. Şöyle diyelim, kilisenin sürüleştirme tarzı yani hayvanlaştırma tarzındaki yabancılaşmasına karşı aydınlanmanın geliştirdiği ise, şeytanlaştırma yoluyla bir yabancılaşmadır. Tersinden bir yabancılaşmadır. ‘

‘Şeytanlaşma ve yabancılaşma, yeryüzünün fesada uğramasıdır, zulümdür, yeryüzünün kolonileşmesidir. Emperyalizmdir. İki dünya savaşıdır. Üç tane insanlık dışı sistem yaratmaktır.’

‘Kapitalizm, Faşizm ve Komünizmdir. Faşizm ve Komünizm iflas etti, acılarını da insanlık bizatihi yaşadı. Yeryüzünde 60 milyon insanın katliamına sebebiyet verdi, bu sistemler. Üçüncüsü olarak kapitalizm kaldı şu anda. Üçüncüsünün kıskacında da bugün insanlık kıvranıyor.’ Tespitlerine ise büyük oranda katılıyorum.

Ciddi bir şekilde kafa yorulması ve konuşulması gereken çok şey var.

 

Altan Tan’ın Tüm Yazıları

Önerilen Yazılar

One thought on “Altan Tan Yazdı: İslam Dünyasının Ontolojik, Sosyolojik ve Siyasi Sorunları

  1. Abi son zamanlarda okuduğum en güzel ve geniş perspektifli bir yazı.
    Benim de naçizane iddiam şu:
    -Müslümanlar yaklaşık 1200 yıl önce ehli rey-ehli hadis arasındaki çatışmanın hâlâ içindeler(yazı ve alıntılarda da kısmen değindiniz) ve bu çatışma mutezilenin Memun dönemi hariç, hep ehli hadisin iktidara yakın görüşler serd etmesi ve iktidarın/devletin/statükonun yanında durması nedeniyle fikir/düşünce/içtihad dumura uğramıştir. En basitinden farklı birşeyler söylemek isteyenler tarihselci/reformist/akılcı vs ithamlarla şeytanlaştırılmıştır.

Hakan Tenşi için bir cevap yazın Cevabı iptal et

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir