Davut Güler Yazdı: Önceliğimiz Nasıl Bir Türkiye?

14.01.2021

20.Yüzyılın ilk çeyreğinde, Birinci Paylaşım Savaşı’nın sonrası imparatorluklar devri kapandı ve ulus devletler devri başladı. Galip devletler, Osmanlı hâkimiyeti dâhilinde bulunan büyük bir coğrafyayı kendi çıkarları doğrultusunda paylaşmak, yöneltilmesi zor bir coğrafyayı yönetmek ve kaynaklarını kendi hâkimiyeti altından tutmak için bildik yöntemlerini uyguladılar.

Osmanlı’nın Dağılışı

Devletler de insanlar gibidir; doğarlar, büyürler, olgunluk ve yaşlılık dönemlerinin ardından -Hak tecelli eder- ölürler. 600 yıl tarih sahnesinde kalan Osmanlı İmparatorluğu; Kanuni’yle duraklama dönemine girmiş, Balkanlarda Karlofça ve Pasarofça Antlaşmalarıyla (1699-1718), Kafkaslarda Küçük Kaynarca ve Yaş Antlaşmalarıyla (1718-1792) toprak kaydetmeye başlamıştır. 2. Abdülhamid’le imparatorluk sürecini tamamlamış ve devlet, İttihatçılarla tarih sahnesinden çekilmiştir.

Osmanlı toprakları üzerinden kurulan ulus devletler, o büyük mirastan hiçbir şey nasiplenmedikleri gibi varlıklarını onu reddetmek üzere inşa etmişlerdir. Anadolu toprakları üzerinden kurulan Türkiye Cumhuriyeti de reddi miras etmiş, yalnız kapitülasyonlardan kalan borçları ödeme taahhüdünde bulunmuş ve bunu ödemiştir.

Batı’nın Osmanlı’ya Etkisi

Batı/Avrupa, Rönesans ve Reformlarla kilisenin tahakkümünden kurtulmuştu. Sanayi Devrimi sonrası, hem hammadde ihtiyacını temin etmek hem de ürettikleri malları pazarlamak için yeni pazarlara ve maden kaynaklarına/ocaklarına ihtiyaçları vardı ve ihtiyaçlarını gidermek için elde ettikleri pazarlara Batı, palazlandıkça palazlandı.

Batı/Avrupa gittikçe cazibe merkezi olurken, Osmanlı ise bir karanlığa doğru yol alıyordu. Kuruluşundan itibaren yönünü hep Batı’ya dönmüş olan Osmanlı yöneticileri, yine onun/Batının izini takip etme yolunu tercih etmiş ve kurtuluşu orada görmüşlerdi.

Batı, Fransız Devrimiyle (1789) ulus devletler sürecine girerken, Osmanlı’da yenileşme emareleri 1838 Ticaret Antlaşması, 1839 Tanzimat Fermanı ile görülmeye başlanmıştı.

Osmanlı Batı’daki gelişmeleri, sanayi devrimini gereğince takip edemese de aydınlarımız, Batı aydınlanmasının etkisinde kalmış ve yine yönetimde ve ticarette Batı takip edilmeye çalışılmıştır.

19.yüzyıl ve 20.yüzyılın ilk çeyreğindeki Osmanlı aydınları ve paşalarının çabaları, büyük oranda, Osmanlı’yı nasıl ayakta tutabiliriz düşüncesi doğrultusunda olmuştur. Örneğin Osmanlı aydınlarından Kazanlı Yusuf Akçura’nın formüle ettiği “Üç Tarz-ı Siyaset” makalesi, Osmanlı’nın içinde bulunduğu siyasi çıkmazı sorgulamıştır. Burada dile getirilen Osmanlılık, İslamcılık ve Türkçülük, Osmanlı aydınlarından taraftar bulmuş ve sahiplenilmiştir. Bunlardan Osmanlıcılık, Osmanlı’yı bir arada tutmayı; İslamcılık, Müslümanlardan müteşekkil bir devleti; Türkçülük de Türk siyasal ulusçuluğuna dayanan bir devleti amaçlamıştır.

Cumhuriyet

Birinci Paylaşım Savaşı’ndan mağlup çıkan Osmanlı dağılma sürecine girmiş, İstanbul dâhil önemli siyasi ve ticari merkezler galip ülkelerce işgal edilmiştir. Osmanlı aydınları/paşaları, halkın hamiyet duygularını da moral olarak yanlarına alarak işgal güçlerine karşı İslami değerleri yüceltmişler ve Ankara’yı merkez seçerek işgalci güçleri belli noktalara çekmeyi başarmışlardır. Padişahsa, işgal edilmiş başkentte “etkisiz bir eleman” olarak Ankara’dan gelecek iradeye göre istikamet belirleyecekti.

İstanbul’un işgali üzerine Heyeti Temsiliye Reisi Mustafa Kemal Paşa, 19 Mart 1920’de bir genelde yayımladı. Bu genelgeye göre yeni bir Meclis açılacak, Osmanlı Mebusan Meclisi’nden Ankara’ya gelebilen vekiller ve yapılacak seçimlerle belirlenecek olan milletvekilleri açılacak olan Meclis’te yer alacaklardı. 23 Nisan 1920’de bir Cuma günü kurbanlar kesilerek, dualarla ve salâvatlarla BMM açıldı ve yeni bir tarih başladı.

20 Ocak 1921’de Teşkilat-ı Esasiye Kanunu kabul edilerek, egemenliğin Türkiye halkına ait olduğu ilan edilmiş; 1 Kasım 1922’de Meclis’in aldığı kararla saltanat kaldırılmış; ülke, “Meclis Hükümeti” tarafından yönetilmeye başlanmıştır. 1.Meclis’te iradeyle oluşan barış heyeti, Lozan’daki görüşmelerden bir türlü sonuç alamayınca, TBMM 1 Nisan 1923 günü seçimlerin yenileneceği kararını alıp, çalışmalarını 16 Nisan 1923 günü tamamlamıştır. İkinci dönem milletvekili seçimleri, Haziran-Temmuz 1923 tarihlerinde yapılmış ve yeni meclisten bir heyet oluşturularak Temmuz 1923’de Lozan’da TBMM temsilcileriyle Birleşik Krallık, Fransa, İtalya, Japonya, Yunanistan, Romanya, Bulgaristan, Portekiz, Belçika ve Yugoslavya temsilcileri arasında Lozan Antlaşması imzalanmıştır.

27 Ekim 1923’te İcra Vekilleri Heyeti’nin istifası ve yerine Meclis’in güvenini kazanacak yeni bir kabinenin kurulamaması üzerine Mustafa Kemal Paşa, yönetim biçiminin Cumhuriyet olması için İsmet Paşa ile birlikte bir kanun değişikliği tasarısı hazırlayarak 29 Ekim 1923’te Meclis’e sundu. Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nda yapılan değişikliklerin kabulü ile Cumhuriyet, Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından ilan edilmiş oldu.

1876 Kanun-u Esasîsi’nin yürürlüğe girmesiyle meşruti monarşiye, 1921 Teşkilât-ı Esasîye Kanunu’nun kabulü ile de 29 Ekim 1923’te Cumhuriyet’e geçilirken, yeni yönetim içindeki Batıcı ve Milliyetçi/Türkçü akımın ittifakı, Osmanlıcı ve İslamcı akımın tasfiyesiyle adım adım çoğulcu, çok etnisiteli bir sosyolojiden uzaklaşıldı ve her haliyle tekçi bir yönetime doğru evrilme oldu.

Cumhuriyet’in kurucu kadroları kimine İttihatçılarla yakınlık, kimine hilafet istemek ve kimine de Kürtçülük ithamında bulunulmasıyla tasfiye edildi. Padişah/Halife ve dinî mübin adına yemin edenler reddi miras ederek, bu değerlerle olan bağlarını kesip devrimleri/inkılapları hayata koydular. Dünyadaki mutlakıyetçi rejimlerden de etkilenerek tek adam ve tek partili bir sürece girildi. Hıyanet-i Vataniye Kanunu, Takrir-i Sükûn ve İstiklal Mahkemeleri’yle, yönetici kesim ve halk tedip edildi. Elit bir grup hariç, geniş halk kesimleri bir suskunluğa itildi ve ülke istibdada teslim oldu. DP iktidarıyla muhalif ve mütedeyyin kesimler biraz olsun rahat nefes alsa da 27 Mayıs Darbesi, 12 Mart 1971 Muhtırası, 12 Eylül 1980 Askeri Darbesi ve 28 Şubat Postmodern Darbeleriyle müesses nizam, her seferinde fabrika ayarlarına döndü.  

Önceliğimiz

Günümüze gelinciye kadar büyük acılar yaşandı, sorunlar çözülmekten ziyade katlanarak bize miras kaldı. Acıları dindirecek ve ülkeyi yaşanılır bir iklime kavuşturacak aklıselim çalışmalar, hava ve su kadar ehemmiyet arz ediyor. Bu makûs tarihi değiştirecek her çaba anlamlıdır ve muhteremdir. Ülkesini seven, değerlerine bağlı her namuslu insanın, bir arada ve barış içinde yaşamanın azami müşterekini bulma çabası içinde olma mesuliyeti vardır.

Efendimizin Medine’ye ayak basar basmaz çabası budur. Rasulullah, müminleri (Ensar/Muhacir) bir bütün kabul etmiş ve aynı zamanda bu müminleri oluşturan kabileler bir bir anılarak, hem onların farklılıkları hem de onların kendi aralarında bir ümmet oldukları vurgulanmıştır. Medine Sözleşmesi’nin de 29 maddesi Medine’de yaşayan müşrik kabileler, Yahudi topluluklar ve Müslüman toplumun bir ümmet olarak bir arada yaşamasıyla ilgilidir. (Sözleşme toplam 52 maddeden oluşmaktadır ve 23 maddesi müminlerle ilgilidir)

Günümüz itibarıyla Müslümanlar olarak bu yaşanmış tecrübenin bize kazandırdığı imkânı anlayıp iyi değerlendirebilirsek, geleceğe daha güvenle bakabiliriz. Bu konu üzerinde çokça durmamız lazım gelmektedir. Selam ve dua ile… 

Davut Güler’in Tüm Yazıları

Önerilen Yazılar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir