Doç. Dr. Şemsettin Kırış: “İnsan Hakkı” Söyleminin Dönüştürücü Etkisi

07.02.2024

Siyasi partilerden birinin İstanbul Belediye Başkan adayı, katıldığı bir televizyon programında kendisine yöneltilen bir soruya cevap verdi. Verdiği cevabı dikkatle dinledim. Konuşmasının özü “eşcinsellik insan hakkıdır” şeklinde özetlenebilir. Doğrusu kendisinden bu cevabı beklemiyordum, şaşırdım. Çünkü söz konusu siyasetçi önceki seçimde dindarlardan da hatırı sayılır oy almıştı. Bir kimsenin fiilen eşcinsel olmasıyla “eşcinsellik insan hakkıdır” demesinin birbirinden farklı şeyler olduğunu ifade ederek söze başlamak isterim.

Eşcinsellik insan hakkıdır söylemi Allah’a karşı “insan merkezli” bir özerklik ilanıdır. Şirk insanın Allah’a karşı özerkliğinin kabulüdür. Dine itiraz penceresinden bakış, ona bir tür şaşı bakıştır. Dine şaşı bakmakla dini açıdan kabul edilemeyecek bir fiili işlemek farklı şeylerdir. Dinin kabul edemeyeceği fiillerden birini işleyen belki tövbe eder ve tövbesi kabul olunur. Ama dine şaşı bakmak, ters bakmak günah ya da tövbe ile açıklanamayacak farklı bir durum ve tutumdur. Söz konusu fiil, Allah’ın kitabının kabul edemeyeceği bir büyük bir günahtır. Bu günahı işleyenler için kafir oldu da denilemez. Belki bu günahtan dönerler ve Allah’ın affına mazhar olurlar. Ancak eşcinsellik insan hakkıdır söylemi Allah’a karşı bir savaş ilanıdır ve inanarak söylendiğinde kişinin dine bağlılığı tartışmalı hale gelir. Bu söylemi inanarak telaffuz eden kişi,- bile isteye- bir bağı koparmış olur. Bu bağın ne olduğunu okuyucunun takdirine bırakıyorum.

Bu konunun çok kültürlülük ile de bir alakası yoktur. Çok kültürlülük başka bir şeydir. Bu konuda çok kültürlülük olmaz. Daha anlaşılır olsun diye örneklendirerek açıklayalım. Eşcinsellik insan hakkıdır diyen sadece Müslümanlık açısından yanlış bir şey yapmış olmaz. Bu söylemi inanarak telaffuz eden Hristiyan ve Yahudi kökenli kişi de mensup olduğu dini gelenekten çıkmış olur. Çünkü sözünü ettiğimiz bu iki dini geleneğin bozulmamış halinde böyle bir kabul yer almamıştır. Yahudi dini gelenek, Hristiyan dini gelenek tabirlerini bilinçli kullanıyorum. Yüzlerce dini gelenek olabilir ama antropolojik olarak Hak din ve bâtıl din olmak üzere yalnızca iki din vardır. Herhangi bir dini geleneğin eşcinselliği haram sayması Hak dine yakınlığın ölçülerinden sadece biridir. Dini geleneklerin birbiriyle antropolojik ilişkisini ve son tahlilde Hak dine ait olup olmadıklarını zinayı, çocuk aldırmayı, kız kardeşle evliliği ve eşcinselliği helal sayıp saymama üzerinden araştırmak daha uygun bir yoldur. Bu temel kabullerde müşterek yanları olan dini geleneklerin sürdürülebilmiş birlikte yaşama ve çok kültürlülük tecrübeleri olabilir. Yukarıda saydığımız başlıklarda birbiriyle çatışan iki topluluğun sürdürülmüş çok kültürlülük tecrübesi olamaz. Olsa bile sıkıntılı ve sancılı olur. İki topluluk tabirini özellikle kullandım. Çünkü yukarıda saydığımız başlıklarda bütün insanlar yüzlerce topluluk değil, sadece iki topluluktur. Allah’ın haram kıldığını insan helal kılabilir mi, ya da helal kıldığını haram kılabilir mi? Ayrışma noktası bu sorunun cevabında saklıdır. Bu sorunun cevabı ile ilgili bütün insanlık, yüzlerce topluluk değil sadece iki topluluktur.

1996 yılında ölen sanat güneşi lakaplı ses sanatçısını hatırlayanımız çoktur. Kendisi ne yazık ki söz konusu fiil ile anılan bir kişi olmasına rağmen 65 yıllık ömrü boyunca bir kere bile eşcinsellik insan hakkıdır demeden bu fani hayata gözlerini yummuştur. Kendisine, memleketi olan Bursa’nın en güzide manevi mekanlarından olan Emir Sultan camii haziresine defnedilmek nasip olmuştur. İnsanların son nefeslerini ve son durumlarını bilemeyiz. Dünyanın en kabul edilemeyecek günahlarını işlemiş olanların dahi son nefeslerinin nasıl olduğunu bilemeyiz. Ömürlerinin bitmesine yakın belki çok iyi bir amel işlemiş ve Allah’ın affına mazhar olmuş olabilirler.

Eşcinsellik insan hakkıdır demek eş cinsel olmaya benzemez, bu söylemin benzediği şeyler farklıdır. Bu söylem ‘zina insan hakkıdır’, ‘doğacak çocuğu aldırmak insan hakkıdır’, ‘kız kardeşle ya da anne ile evlilik insan hakkıdır’ demeye benzer. Bütün bu sözler hayata dair konularda Allah’ı vekil kılmamak demektir. Bu söylemlerin hepsinin telaffuzu Allah’a karşı bir savaşın başlatılması davranışıdır. Bu tutumun itikat ile alakalı tarafı bulunmaktadır. Eşcinsel olmakla ‘eşcinsellik insan hakkıdır’ demenin farklı şeyler olduğunu anlatmak için bütün bu örnekleri verdim.

İstanbul Belediye Başkan adayı, yazımıza konu ettiğimiz Televizyon programında mütedeyyin insanları da düşündüğü izlenimini veren bir cümle kurdu. Önce eşcinsellik insan hakkıdır anlamına gelen cümleler kurdu sonra da “eşcinsel evliliğe Türkiye hazır değil” dedi. Merak ediyorum, kurduğu son cümle ile mütedeyyin insanları rahatlattığını mı düşündü? Halbuki son kurduğu cümle önce kurduğu cümlelerden daha az arızalı değil. Sanki eşcinselliği kabul etmeyenlerle edenler arasında bir mesele var ve kendisi arabuluculuk ya da hakemlik yapıyor. Bu konu insanla insan arasında bir mesele değil. Bu konu insanla Allah arasında bir meseledir. İnsan ile Allah arasındaki meselelerde “insan” hakem olmaz. İnsan ile Allah arasındaki meselelerde insanı hakem kılarsak Allah’a şirk koşmuş oluruz.

Kur’ân’da vekâletin Allah’tan başkasına verilmemesi ile ilgili şöyle buyurulmuştur:

“Biz Musâya Kitâb verdik ve o (kitabı) «Benden başka hiçbir vekîl tutmayın» diye İsrail oğulları için bir hidâyet (rehberi) kıldık.” (Çantay Meâli)

“Biz, Musa’ya Kitap verdik. Onu İsrail oğullarına, benden başkasını vekilkılmamaları için rehber kıldık.” (İzmirli Meâli)

Benden başkasını vekil tutmayın ne demektir? Hayatımızda herhangi bir kimseyi vekil kılmayalım mı? Burada kastedilen o manada vekâlet değildir. Burada Allah’ın tasarrufunda olan işi Allah’ın dışında birine havale etmek kastedilmiştir. Taberî burada geçen vekil kelimesinin şerik (ortak) anlamına olduğunu söylemiştir.[1] Mûsâ (a.s.)’a verilen kitâb, İsrâiloğulları için rehber kılındı. Bu kitâbın belirlediği konularda Allah’tan başkasını, değerlendirme ve hakem mevkiine koyma bu âyete göre kabul edilmemektedir. Hayata dair meselelerde Allah’tan başkasını değerlendirme mevkiine koymak sıkıntılı bir iştir. Burada zikredilen vekâlet bizim adımıza işlerimizin yürütülmesi değil, bizimle Allah arasındaki meselelerde başkasının hakem mevkiinde olmamasıdır. Allah Teâlâ yoktan var ettiği insana karışmış ve ona bir hayat tarzı belirlemiştir. Allah ile insan arasındaki ilişkilerde bu husus merkezî bir önem arz eder.

“İnsan insana karışmasın” söylemi, Allah ile insan arasındaki ilişkide üçüncü bir taraf olarak bir hakemlik iddiasıdır. Bu iddia tam da Allah’ın dışındaki birini Allah ile insan arası ilişkide “vekil” kılmaya tekâbül etmektedir. Allah insana önerdiği ve farz kıldığı hayat şeklinde başkasının vekâletini asla kabul etmemektedir. Tevhid bu temel kabule dayanmaktadır. Bu temel kabule sahip toplulukların yeme-içme, düğün- bayram gibi uygulamaları, mahalle, cami ve çarşılarındaki örf ve adetleri bir zenginliğin ötesinde anlam ifade etmez. Bu temel kabulü bulunan toplulukların çok kültürlülüğü bir bereket ve güzellik doğurur. Bu temel kabulü bulunan topluluklar birlikte yaşar. Ancak Müslüman toplulukların bu temel kabulü bulunmayanlarla birlikte yaşama becerisi geliştirebilmeleri imkansıza yakın zordur. Allah’ın müdahale ettiği ve karıştığı bir konuda “yaşam tarzına karışma” dayatmasına muhatap olan Müslüman için bulunduğu yeri terk etmek veya akidesi ve dünya görüşü ile çatışan ortamda değerlerini kaybedip erimenin dışında bir seçenek bulunmamaktadır.

Ülkemizde yaşadığımız içtimâî ve hukûkî iklim her kesimden insanı dönüştürme kabiliyetine sahiptir. Başkasının hayatına saygı ve Allah hakkından bağımsızlaştırılmış “insan hakkı” dindarları da değiştirdi ve dönüştürdü. Küresel güç odakları, dindarlara uyguladıkları projelerde hep başarılı oldular. Yeri geldi baskı yaptılar, yeri geldi özgürlük alanı açtılar. Baskı dönemlerinde “insan hakkı” söylemine sarılma onlar için bir seçenek olarak sunuldu. Özgürlük dönemlerinde de dindarlara, azınlık ruhunu terk etmeleri ve toplumun dinden bağımsız kesimlerini de kucaklamaları önerildi. Bu başlangıçta kulağa hoş gelen bir söylemdi. Sizden dünya görüşünüz ve davanız için bedel ödemeniz istenmiyor, buna karşılık tebliğ sorumluluğunuzu yerine getirmenize fırsat verecek bir alan açılıyordu. Ama kazın ayağının öyle olmadığı zamanla anlaşıldı. Sizin özgürlüğünüz başkasının hayat tarzına dilinizle dahi dokunmamaya bağlı kılınmıştı. Suya sabuna dokunmadan İslam’ın reklamını yapabileceğiniz ama tebliğini yaptığında sistem dışına düşeceğiniz bir durum oluştu. Netice dindarlığın bu ülkedeki geleceği açısından sevindirici çıkmadı. “Müslümanlar”, kitle halinde dönüştürüldü, eritildi, sistemin içine çekildi.

Başa dönersek sözünü ettiğimiz siyasetçi “Türkiye buna hazır değil” derken de aslında Allah ile insan arasındaki bir meselede kendini hakem yerine koymaktadır.

Bu söylediklerimize, “insan hakları söylemi vaktiyle yasaklanan başörtüsüne özgürlük getirmedi mi” diye bir itiraz gelebilir. Dinin gereklerini yerine getirmek ile inandığı dinin gereklerini yerine getirmek farklı şeylerdir. Kadim ulemamız Son Peygamber Hz. Muhammed’in getirdiği hakikati “ed-dînü’l-hak: Hak din” olarak ifade etmiş bu hakikate uymayan her yolu da “ed-dînü’l-bâtıl: Bâtıl din” demiştir.[2] Yüzlerce inanç sisteminin olduğunu kabul edip “inandığı dinin gereklerini yerine getirme” diye bir söylem geliştirirseniz dînî çoğulculuğu kabul etmiş oluyorsunuz. Yüzlerce din mi var ki “dinî çoğulculuk” olsun? Hz. Muhammed (s.a.)’in getirdikleri “Hak din/ed-dînü’l-hakk”, diğerlerinin tamamı da “bâtıl din/ed-dînü’l-bâtıl” olarak görmediğiniz takdirde Allah’ı vekil kılmayanlarla birlikte yaşama, başkasının hayatına saygı rejimine yelken açmış olursunuz. Zihin ve dünya görüşü olarak dönüşüm süreciniz hemen başlar. Başlangıçta dinin emir ve yasaklarına uymanın insan hakkı kapsamında olması kulağınıza hoş gelir, kalbinizi rahatlatır. Ama içine düşürüldüğünüz girdap sizi dönüştürür, değiştirir ve eritir. Mesela örtünmeyi Allah’ın emrine değil, insan hakkına dayandırmakla, eşcinselliği de insan hakkı söyleminin kapsamına almanın kapısını aralamış oluyorsunuz. Dünyada nüfus karşıtı dev sermaye sahibi küresel güçler var. Eşcinselliği bir ideolojiye dönüştürerek aslında nüfusla mücadele ediyorlar. Eşcinselliğin kitleselleşmesiyle nüfusun azalacağını düşünüyorlar. Bundan yüz yıllar önce de toplumlarda eşcinseller olurdu. Ama günümüzdeki gibi bunu bir ideolojiye dönüştüren olmazdı. Bir dünya görüşü olarak görülmez, bir sapma olarak görülürdü. Eşcinsellerin yüzde kaçı bunu bir ideoloji olarak görmektedir? Ben kullanıldıklarını ve bunun bir güç mücadelesi olduğunu düşünüyorum. Allah’a karşı olanlar düşmanlıklarını nüfus düşmanlığı üzerinden gösteriyor. Bu tür sapmaları da malzeme olarak kullanıyorlar.

Kendimize dönersek geldiğimiz noktada ülkemizde Müslüman münevverlerin bir zihin dönüşümü yaşadıklarını söylemek zorundayız. Bu dönüşüm o kadar etkili oldu ki bütün okumuşları kapsadı. Müslümanların meselelerine kafa yoran yazar, akademisyen, siyaset erbabı ve sivil toplum temsilcilerinin değerler dizisi değişti. Acı olan şu ki kendilerinde meydana gelen bu değişimin farkına varan çok az kişi oldu. Katıldığı televizyon programında kendisine sorulan soruya bir siyasetçinin verdiği cevap bizi sarstı ki bu yazıyı yazmak zorunda kaldık. Bu açıklamadan rahatsızlık duyanlarımızın oranı ne kadardır bilemem. Ama son tahlilde bu siyasetçi gibi düşünen geçmişinde mütedeyyin “okumuşların” az olmadığını düşünüyorum. Belki de bu siyasetçi toplumdaki bu dönüşümün verdiği cesaretle bu kadar pervasız konuşabilmiştir. Allah âkıbetimizi hayra çıkarsın.âmîn

 

[1]İbn Cerîr et-Taberî, Câmiu’l-beyân fî te’vîli’l-Kur’ân (Beyrut: Muessesetu’r- risâle, 2000), 17:353.

[2]Ebü’l-Hasen Burhânüddîn İbrâhîm b. Ömer b. Hasen er-Rubât el-Hırbevî el-Bikâî, Nazmu’d- durer fî tenâsubi’l-âyâti ve’s- suver (Kâhire: Dâru’l-kitâbi’l-islâmî, 1984), 4:60.

 

Bu yazıda yer alan fikirler yazara aittir. Farklı Bakış’ın bakış açısını yansıtmayabilir. 

Önerilen Yazılar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.