Esat Arslan Yazdı: Kuran Çözümlemeleri – Kuran’da Çağlarüstü Cihad Felsefesi

01.07.2024

Hazret-i Peygamber’in mücadelesini doğru anlayacaksak yedinci asır bedevi Arap toplumunu anlamak yetmez. Ünlü küreselleşme kuramcısı Roland Robertson’ın da işaret ettiği gibi Hazret-i Peygamber küresel yurttaşlık bilincine sahip bir insandı. Ve onun sadece Arap toplumuyla değil, Roma’yla, İran’la, Mısır’la ve Habeş’le de bir kavgası vardı. Daha sonrasında bu ülke halklarının hiçbir baskı altında kalmadan Muhammed’in mesajına bağlanmasının sebebi Muhammed’in küresel ölçekli adalet mücadelesinin farkında olmuş olmalarıydı.
Daha önce ‘Hazret-i Peygamber’in Çağımızla Kavgasını Anlamak’ adlı makalemde zikrettiğim üzere, yedinci asır küresel toplumu zulmün, baskının, sömürünün ve düşmanlığın egemen olduğu bir toplumdu. Hazret-i Peygamber ise gelir adaleti için, uluslararası kardeşlik için, dinler arası barış için, egemenliğin tanrı gibi buyuran krallardan alınması ve ortak karar ve meşveret prensibinin hayata geçmesi için, kadın-erkek eşitliğinin sağlanması için, bir kültür, eğitim ve kitap okuma seferberliği başlatmak için ve ahiret çabasını yeryüzünü cennete çevirme çabasına yöneltmek için mücadele ediyordu. Yani Muhammed’in mücadelesi o gün için de bugün için de bayrak edinilebilecek bir mücadeleydi.
Fakat yedinci asır öylesine vahşiydi ki Hazret-i Peygamber ideallerini mükemmelen gerçekleştirmedi. Yani ütopya toplumunu bir anda kurmadı. Bunun yerine komünist ütopyayı bir sosyal demokrat reform projesine çeviren liderler gibi toplumu adım adım ütopyaya taşıdı. Hayalindeki ütopyayı ise Kuran mesajında ayan beyan dile getirdi.
Kuran’ı doğru anlamak için Kuran ile hadis, siyer ve yedinci asır pratiği arasında ciddi bir ayrım yapmamız gerekir. Zira Kuran ütopyadır; hadis, siyer ve yedinci asır pratiği ise bu ütopyaya adım adım gitme çabası. Fakat ne yazık ki tarih içinde Kuran’ın neredeyse her hususta doğru anlamı onun yedinci asır pratiğinde aranır hale gelindi. Bu da bizi modern çağda arkaik bir dinle baş etmek zorunda bıraktı.
Bu kötürüm olmuşluğun en önemli sahalarından biri İslam’da cihad meselesidir. IŞİD tamamen Kuran’dan, Sünnet’ten ve yedinci asır pratiğinden hareketle onca zulmü işlediğinde onlara adam gibi cevap verecek ciddi bir alimin ortaya çıkamayışı Kuran ile hadis, siyer ve yedinci asır pratiği arasında ayrı yapma yeteneğimizin dumur olmuşluğudur.
Bu yazıda Kuran’ın cihad ile ilgili hükümlerini hadise, siyere ve yedinci asır pratiğine hiç müracaat etmeden Kuran’dan türetmek istiyorum. Zira Hazret-i Peygamber’in de kendinden hadis rivayet etmek isteyen pek çok dostuna dediği gibi “Kuran sizin kıyamete kadarki bütün problemlerinizi çözmeye yeter. Benim sözlerim de olsa Kuran’dan başka hücccet ve otorite kabul edilemez.”

Bir girizgah olarak İslam’da savaş köleliğinin hükmünü açığa çıkarmak istiyorum. Eğer bu hususta otoritemiz hadis, siyer ve yedinci asır pratiği olacaksa, İslam’a göre savaş esirlerini köleleştirmek caizdir. Zaten IŞİD de o vahşi savaşında insanları acımasızca köleleştirirken dayanağını yedinci asır pratiğinden alıyordu.
Oysa bu hususta sadece Kuran’a müracaat etmiş olsaydık, Kuran’ın savaş esirlerini köleleştirmeye hiçbir koşulda izin vermemiş olduğunu da görecektik.
Konu hakkında ilk ayet şöyle:

MUHAMMED 4. Onun için küfredenlerle muharebeye tutuştuğunuzda hemen boyunlarını vurmaya bakın! Ta kuvvetlerini derinden kırıp tepeleyinceye kadar (üstünlük sağladığınızda) bağı sıkı basın (sıkıca bağlayın kalanlarını); sonra harp ağırlıklarını atsın (yani aranızdaki düşmanlık sona ersin) diye bu esirleri ister karşılıksız salıverin, ister fidye karşılığında. Böyledir bu; şayet Allah dilese kesinlikle onlardan intikamını alır, ancak sizi birbirinizle imtihan edecek. Allah yolunda öldürülenlere gelince, onların amellerini asla boşa çıkarmaz.

Ayete göre bir kez savaşı kazanıp tam muzaffer olduktan sonra, aldığımız esirleri ya gönül hoşluğuyla ya da fidye karşılığı serbest bırakmamız gerekiyormuş ki savaş ağırlıklarını atsın ve düşmanla aramızda dostluk bağları kurulsun.
Konuyla ilgili ikinci ayetse şöyle:

ENFAL 67. Hiçbir peygamberin, yeryüzünde ağır basmak (yani üstünlüğünü tahkim etmek) adına esirlerinin olması doğru değildir. Siz dünya varlığını istiyorsunuz, Allah ise ahireti kazanmanızı istiyor. Allah, güçlüdür, hikmet sahibidir. 68. Eğer Allah tarafından bir yazı gelmiş olmasaydı, aldığınız fidyeden dolayı kesinlikle size büyük bir azap dokunurdu. 69. Artık elde ettiğiniz ganimetten helal ve hoş olarak yiyin ve Allah’tan korkun! Çünkü Allah, bağışlayan, çok merhamet edendir. 70. Ey peygamber, elinizdeki esirlere de ki: “Eğer Allah, sizin kalplerinizde bir hayır olduğunu bilirse, size, sizden alınandan daha hayırlısını verir ve günahlarınızı bağışlar. Allah, bağışlayan ve merhamet edendir. 71. Eğer sana hıyanet etmek isterlerse, unutmasınlar ki, bundan önce Allah’a hıyanet ettiler de kahredilmelerine imkan verdi. Allah, her şeyi bilendir, hikmet sahibidir.

Bu ayete göre de savaş esirleri asla ve kat’a köleleştirilemez, onlar fidye karşılığı serbest bırakılırlar. Bir daha Müslümanlara karşı savaşmamaları hususunda onlardan söz alınır. Ve serbest bırakılırken onlara dostça nasihat verilir.
Buradan bakınca Kuran’ın savaş esiri hususundaki emirleri yirmi birinci asırda bile çağdaşlığını koruyan hükümlerdir.

Bu girizgahı yaptıktan sonra Kuran’ın cihad hususundaki hükümlerini irdelemeye geçebiliriz. Ben önce tüm cihad çabasının kendine yöneldiği hedefi zikreden ve önemi bugün anlaşılmayan bir ayete referans vermek istiyorum. Müminleri cihad seferberliğine çağıran Tevbe Suresinde geçen bu ayete göre her türlü cihadın ve mücadelenin nihai hedefi mescidleri imar etmektir.

TEVBE 18. Allah’ın mescitlerini ancak Allah’a ve ahiret gününe inanan, salatı ikame eden (Allah’ın insanlık için tayin ettiği güzel ideallere destek veren), zekatı veren ve Allah’tan başkasından korkmayan kimseler imar eder. İşte bunların başarıya ermişlerden olmaları umulur.

Kuran’da mescid, sadece içinde namaz kıldığımız mabedi kastetmez. Kuran’a göre mescid bir toplumu toplum kılan bütün kurumlardır. Eğitim, sağlık, medya, bürokrasi, konservatuar, vs bunların tamamı Kuran felsefesine göre bizim Allah’a ibadet ettiğimiz yerlerdir. O halde her türlü cihadın nihai gayesi mescidleri, yani toplumsal kurumları imar etmek olarak anlaşılmalıdır.
Yine Kuran’daki her türlü cihadın nihai gayesine işaret eden ve ne yazık ki dikkatlerden kaçan bir ayet, cihadın yeryüzünün neresinde olursa olsun haklarından mahrum edilen erkek, kadın ve çocukların hakları namına yapıldığıdır. Yani Kuran’da cihad zulüm ortadan kalksın diye yapılır. Herkes Müslüman olsun, ya da bir İslam imparatorluğu kurulsun diye değil.
Ayet şöyle:

NİSA 75. Hem size ne oluyor da Allah yolunda ve: “Ey bizim Rabbimiz, bizleri halkı zalim olan bu memleketten çıkar, tarafından bize bir sahip gönder ve yine tarafından bize bir yardımcı gönder.” diye yalvarıp duran o ezilmiş erkekler, kadınlar ve yavrular uğrunda çarpışmıyorsunuz?

Buradan bakınca oldukça yanlış yorumlanan aşağıdaki ayet de hakiki anlamını bulmaya başlıyor. Ayet şöyle:

BAKARA 193. Fitne (yani çatışma) kalmayıp egemenlik (din) yalnız Allah için oluncaya kadar onlarla çarpışın. Eğer (savaşmaktan) vazgeçerlerse, artık düşmanlık ancak zalimlere karşıdır.

Fitnenin, yani çatışmanın, ortadan kalkması ancak ve ancak zulüm sona ererse mümkündür. Yani haklarından mahrum edilen erkek, kadın ve çocuklar haklarına kavuştuğu zaman fitne sona erer. Burada fitnenin ortadan kaldırılması çabasının daha derin bir anlamı ise şudur: Kuran’a göre Adem ve Havva cennetten kovulduğunda her kesim birbirine düşman hale geldi: yani erkek kadına, Türk Kürd’e, Yahudi Hıristiyan’a, zengin fakire, yönetici yönetilene vs herkes birbirine düşman oldu. Kuran ise Müslümanlara şu emri verdi: “Allah’ın kavuşturun dediği bağları kavuşturacaksınız.” Yani birbirine düşman olan ve birbirine zulmeden bu taraflara arasında adil bir barış yaratacaksınız. Dolayısıyla fitne ve çatışma ortadan kalkıncaya kadar savaşmak düşman unsurlar arasında gerçek ve adil bir barış yaratmak için çabalamak anlamına gelir. Haliyle yukarıdaki ayete göre din, yani egemenlik, yalnız Allah için oluncaya kadar çalışmak demek, herkesi zorla Müslüman yapmaya çalışmak anlamına gelmez. Kuran’ın din yalnız Allah için oluncaya kadar mücadeleyi emretmesi İslam’ın toplumsal ve siyasal değerleri yeryüzüne hükmetsin diye mücadele etmek gerektiği anlamına gelir. Yani makalenin başında da zikrettiğim üzere gelir adaleti, uluslararası kardeşlik, kadın-erkek eşitliği, dinlerarası barış, siyasal eşitlik vs gibi evrensel değerlerin cümle aleme mal edilmesi çabasıdır dinin yalnız Allah için olması. Zaten yukarıdaki ayete baktığınızda düşman devlet zulmü kestiğinde Müslümanların o devletle savaşı sona erer. Bu devlet Hıristiyan ya da müşrik bile olsa. Zira Kuran’daki cihad için mesele kişinin ya da ülkenin inancı değil, adil ya da zalim olup olmadığıdır.
Zaten ‘din yalnız Allah için oluncaya kadar cihad et’ demek “herkesi zorla Müslüman yapmak için mücadele et” anlamına gelseydi Allah cihad hususunda aşağıdaki ayetleri göndermezdi. Ayetler şöyle:

HACC 39. Kendilerine savaş açılan kimselere (savaş) izni verildi; çünkü onlar zulme uğradılar. Şüphesiz Allah onları zafere ulaştırmaya gerçekten kadirdir. 40. Onlar: “Rabbimiz Allah’tır.” demelerinden başka hiçbir haklı gerekçe olmaksızın yurtlarından çıkarıldılar. Allah, insanların bir kısmını bir kısmı ile defetmeseydi, şüphesiz içinde Allah’ın adının çokça anıldığı manastırlar, kiliseler, havralar ve mescitler yıkılıp giderdi. Elbette Allah kendine yardım edene yardım edecektir. Şüphesiz Allah çok güçlü, çok izzetlidir.

Yukarıdaki ayetlere göre Allah Yahudi ve Hıristiyanların kilise, havra ve manastırlardaki ibadetini de seviyormuş ve onların ibadet mahallerini de korumak istiyormuş. Yani cihadın amaçlarından biri kilise, havra ve manastırların da ihya olmasıymış.
Tüm bunları söyledikten sonra Kuran’ın cihad hususunda en büyük problem teşkil eden pasajını da çözümleyebiliriz. Pasaj şöyle:

TEVBE 29. Kendilerine kitap verilenlerden oldukları halde Allah’a ve ahiret gününe inanmayan, Allah’ın ve Peygamberinin haram ettiğini haram tanımayan ve hak dinini din edinmeyenlere küçülmüş oldukları halde kendi elleriyle cizye verinceye kadar savaşın! 30. Yahudiler: “Üzeyr Allah’ın oğludur.” dediler. Hıristiyanlar da: “Mesih, Allah’ın oğludur.” dediler. Bu, onların, önceden Allah’ı inkar edenlerin sözüne benzeterek, ağızlarıyla geveledikleri sözleridir. Allah kahredesiceler, nereden de saptırılıyorlar? 31. Onlar, Allah’ı bırakıp hahamlarını ve rahiplerini, bir de Meryem oğlu Mesih’i rabler edindiler. Oysa ki, hepsi ancak bir ilaha ibadet etmekle emrolunmuşlardı ki, O’ndan başka hiçbir ilah yoktur; O, onların ortak koştukları her şeyden münezzehtir… 34. Ey iman edenler, haberiniz olsun ki, hahamlardan ve rahiplerden birçoğu, insanların mallarını haksızlıkla yerler ve Allah yolundan çevirirler. Altını ve gümüşü hazineye tıkıp da onu Allah yolunda harcamayanları, acı bir azap ile müjdele!

Allah’ın kilisedeki, havradaki ve manastırdaki ibadeti sevdiğini söylemiştik. Ayrıca Kuran gerek Bakara Suresinde, gerek Maide Suresinde ısrarla Yahudilere samimiyetle Tevrat’a uymalarını, Hıristiyanlara ise samimiyetle İncil’e uymalarını emreder ve Yahudi, Hıristiyan ve Müslümanlara beraberce şunu söyler: “hepinize ayrı kutsal kitap, ayrı şeriat ve ayrı Tanrı tasavvuru verdim. O halde aranızda kavga etmeyin. Beraberce bir toplum kurun, birbirinizin yemeğinden yiyin, birbirinizle evlenin ve hayırlarda yarışın.” Benim bu husustaki çözümlemelerimi ve Kuran’ın Tevrat ve İncil metinlerini nasıl tasdik ettiğini ‘Dinlerarası Barışın Manifestosu Olarak Kuran’ adlı makalemde görebilirsiniz.
Bu düşünceler ışığında yukarıdaki pasajı bütünlüklü bir biçimde okuduğumuzda, bu pasajın kavgasının tüm Hıristiyan toplumuyla ya da tüm Yahudi toplumuyla gerçekleştirilen bir kavga olmadığını görürsünüz. Aksine kavga Yahudilerin ve Hıristiyanların egemenleriyledir. Zira Mesih’i, Üzeyr’i, haham ve rahipleri Tanrı’nın oğlu ve rab ilan ederek halktan körü körüne itaat isteyen ve halkı itaat altına aldıktan sonra onların mallarını türlü yollarla zimmetlerine geçiren bu toplumların egemen sınıflarıdır. Kendilerinden cizye istenen sınıf da bu egemen sınıftır. Zira müstekbir olan, halka tepeden bakanlar, zaten ezilen ve yönetilen sınıflar değil, bu toplumlardaki egemen sınıflardır. Buradan bakınca bu pasaj, Yahudi ve Hıristiyan egemenlerin aldattığı, ezdiği ve sömürdüğü fakir sınıfların hakları namına egemen sınıflarla bir kavganın manifestosu olmaktan ibarettir. Kısa konuşursak bu pasajın hedefi, bir İslam imparatorluğu kurup diğer tüm din mensuplarını ikinci sınıf ilan etmek değil, bozuk bir iktidar sürdüren Yahudi ve Hıristiyan egemenlere karşı küresel bir adalet ve barış mücadelesine girişmeye teşvik etmektir. Zaten bu sebepledir ki İslam’ın ilk dönem fetihlerinden sonra İran, Roma, Mısır ve Habeş halkları herhangi bir baskı altında kalmadan samimiyetle İslam’ı benimsemişlerdir.
O halde artık aşağıdaki ayeti de çözümleyebiliyoruz.

SAFF 8. Onlar, Allah’ın nurunu ağızlarıyla söndürmek istiyorlar. Allah ise nurunu tamamlayacaktır, isterse kafirler hoşlanmasınlar! 9. O’dur egemenliğini (dinini) bütün egemenliklere (dinlere) üstün kılmak için peygamberini hidayet kanunu ve hak dini ile gönderen; isterse müşrikler hoşlanmasınlar!

Allah’ın derdi İslam’ı tüm diğer egemenliklere üstün kılmaktır. Bu İslam’ı gerçek Hıristiyanlığa ya da gerçek Yahudiliğe hakim kılmak anlamına gelmez. Aksine bu ideal Yahudi, Hıristiyan yada Müslümanlar arasında çatışmanın sona erdiği ve İslam’ın en temel prensiplerinden biri olan dinlerarası çoğulculuk ve barış değerinin ruhlara nüfuz ettiği bir atmosferin yaratılmasıdır. Ya da gelir adaleti ilkesinin, ya da uluslararası kardeşlik idealinin, ya da kadın-erkek eşitliğinin vs… Kuran’ın deyimiyle çağımızda bile manifesto niteliği taşıyan bu değerler Allah’ın insanlara hediye ettiği bir ışık ve nurdur. Ve bu değerler hakim olmadığı sürece insanlık karanlık, baskı, zulüm ve sömürü altında inlemeye devam edecektir. İslam’da cihad ideali bir imparatorluk kurmak için değil, küresel ölçekli adil bir barış ve huzur saçan bir uygarlık yaratmak içindir.

Cihadla ilgili tartışılması gereken son husus Kuran’daki ganimet ayetleridir. Ortaçağ’da ganimet savaş için kendini tehlikeye atmış askerlerin bir hakkı olarak görülüyordu. Bugün ise ganimeti bir hak olarak görmüyoruz. Kuran’da ganimet tam olarak ne anlama geliyor. Şimdi bunun kısa bir çözümlemesini yapmak istiyorum.
Türkçe’ye ‘Ganimet Suresi’ diyerek tercüme edebileceğimiz bir suremiz var: Fetih Suresi. Zira surede iki ganimetten bahsediliyor. Biri hemen gelen küçük ganimet. Diğeriyse gelecekte vaat edilen büyük ganimet.
Küçük ganimet aşağıdaki ayette bahsedilen ganimettir. Bu ganimet mal ya da servet değildir. Sadece ve sadece Arap yarımadasında savaş koşularının sona erip bir barış atmosferinin yaratılmış olmasıdır. Müslümanlar on sekiz yıllık savaş koşullarından kurtulup ilk defa nefes almışlardır. Vaat edilen peşin ganimet budur. Ayet şöyle:

FETİH 20. Allah, size bir çok ganimetler va’d buyurdu, onları alacaksınız. Şimdilik bunu size peşin verdi ve sizden o insanların ellerini çekti ki inananlara bir delil olsun ve sizi doğru bir caddeye çıkarsın. 21. Henüz elinizin ermediği, fakat Allah’ın (bilgisi ile) kuşattığı bir diğerini daha (vaad buyurdu). Allah, her şeye gücü yetendir.

Büyük ganimetse aşağıda zikredilen ayetlerde geçer. Yani Müslümanların Arap yarımadasının başkenti olan Mekke’ye ve Kabe’ye muzaffer olarak girmeleri. Burada da bahsedilen ganimet mal yada servet değil, manevi bir zaferden ibarettir.

FETİH 27. Andolsun ki, Allah gerçekten peygamberine o rüyayı hakkıyla doğru gösterdi, Şanıma yemin ederim ki, İnşaallah Mescid-i Haram’a güvenlik içinde başlarınızı kazıtarak (muhalliqine ruusekum) ve kırkarak (mukassirine) korkusuzca gireceksiniz! Ancak O, sizin bilmediğiniz şeyleri bildi de ondan önce yakın bir fetih verdi. 28. O’dur peygamberini hidayet rehberi ve hak dini ile gönderen; onu her egemenliğin üstüne çıkarmak için şahit olarak da Allah yeter! 29. Muhammed, Allah’ın peygamberidir. Onun beraberindekiler ise, kafirlere karşı çok çetin, kendi aralarında son derece merhametlidirler. Onları cemaatle rükü ve secde ederek, Allah’ın lütfunu ve hoşnutluğunu dilerken görürsün. Nişanları yüzlerindedir secde eserinden. Bu onların Tevrat’taki misalleri… Onlardan iman edip de iyi işler yapanlara Allah hem bir bağışlama vaad buyurdu, hem de büyük bir mükafat.

Bu pasaj büyük ganimetin Müslümanların muzafferane Mekke’ye girmeleri olduğunu söylemekle kalmaz. Bu büyük ganimetin içeriğini detaylandırır da… Zira pasajda geçen ‘muhalliqine ruusekum’ ve ‘mukassirine’ ibareleri tevriyeli ve çift anlamlıdır. ‘Muhalliqine ruusekum’ ibaresi hem ‘kafanız kazınmış olarak’ anlamına gelir. Hem de ‘kafalarınız’ yani ‘ideolojileriniz etrafında insanlar halkalanmış olarak’… ‘Mukassirine’ ise hem ‘saçlarınız kırkılmış olarak’ anlamına gelir. Hem de ‘gözler hayranlıkla kısılmış size bakıyor’ olarak… Yani bu pasajın Müslümanlara müjdelediği büyük ganimet mal veya servet değildir. Çok daha manevi bir ganimettir. Şunu demektedir pasaj Müslümanlara: “siz bu kadar zorlu savaştan sonra Kabe’ye o kadar muzafferane gireceksiniz ki insanlar sizin ideolojiniz etrafında halkalanacak ve herkes gözlerini hayranlıkla kısıp sizleri izleyecek.” Zaten pasajın son kısmında geçen “İncil’deki misalleri ise, kendileriyle kafirleri öfkelendirmesi için, filizini çıkarmış, onu güçlendirmiş sonra kalınlaşıp sapı üzerine dimdik doğrulmuş, çiftçileri hayran bırakan bir ekin gibidir” ibaresi, sahabilerin bu kadar zorlu mücadeleden sonra karakter ve kişilik olarak hayli güçlenip insanları kendilerine hayran bırakacak vasıflarla donanmış olmalarına işaret eder. Yani Fetih Suresindeki ganimetler hiçbir şekilde mal veya servet değil, tamamen manevi ve ruhani müjdelerdir.
Kuran’da farklı surelerde maddi ganimetlerin zikredildiği de vaki. Zaten Ortaçağ toplumunda savaşı ganimetsiz düşünmek mümkün değildi. Zira savaşanlar kendilerini ölümle burun buruna getiriyorlardı. Ve savaşa hazırlanmak uğruna para kazanma çabasından feragat ediyorlardı. Buna karşılık savaşçılara bir ödül verilmesi gerekiyordu. Fakat daha önce yazdığım bir makalede, ‘Yeryüzünün İktisadi Krizi ve Kuran Ekonomisinin Güncelliği’ adlı makalemde bu ganimet ayetlerinin tevriyeli bir biçimde nasıl günümüze hitap ettiğini göstermiş olduğum için bu makalede bunları teşrih etmeyeceğim. İlgilenen okur bu makaleye bakabilir. Sadece bir fikir versin diye söyleyeyim: Enfal Suresinde geçen “enfal (yani nafileden gelen her kazanç) sadece Allah ve Resulü içindir” ibaresi hem savaş ganimetlerine, hem de bugünkü tekelci ve oligopolistik piyasalarda elde edilen rantların Allah ve Resulü namına, yani fakir halk namına kullanılması gereğine işaret eder.
Son bir not olarak… Sahabi, kendisine vaat edilen ganimeti infak etmekle, yani fakirleri kalkındırmak amacına kullanmakla sorumlu tutulmuşlardı, ki zaten aldıkları ganimetler de fethettikleri bölgelerdeki fakir sınıflardan değil, İran’ın ve Roma’nın şımarık müstekbirlerinden alınan servetlerden ibaretti. Yani sahabi ganimetler aracılığıyla zenginden alıp fakire vermekle mükelleftiler ki, gelir adaletine hizmet eden böylesi bir ganimet mekanizmasını dünyanın başka hiçbir yerinde görebilmek mümkün değildi.

 

Bu yazıda yer alan fikirler yazara aittir. Farklı Bakış’ın bakış açısını yansıtmayabilir.

Önerilen Yazılar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.