Faysal Mahmutoğlu Yazdı: 24 Nisan 1915’te Ne Oldu?

27.04.2024

Soykırım mı, tehcir mi, katliam mı?

Ermeni sorunu 1878 Berlin Anlaşması 61. maddesine göre uluslararası diplomasinin gündemine dahil oldu. Bu maddeye göre büyük devletler, Osmanlı hükümetinden Ermenilere yönelik saldırıların engellenmesi için tedbir alınmasını şart koştu. Bu anlaşmadan hemen sonra da çeşitli Ermeni örgütleri kuruldu ve bunlar Hıristiyan toplumunun eşit ve eş değer biçimde bir arada yaşama taleplerini dile getirmeye başladılar. Osmanlı hükümeti, bu talepleri ülkenin birliğine ve bütünlüğüne bir tehdit olarak algıladı ve bu örgütlerin eylemleri terörist eylem olarak değerlendirilerek bastırıldı.

Güvenlik tehdidi olarak görülen problemin iki türlü çözüm yolu vardır. Birincisi, problemi çözmeye çalışırsınız, ikincisi ise tehdit olarak görülen grubu ortadan kaldırırsınız. İttihatçılar, ikinci seçeneği tercih etti. Savaşın başlaması ve Sarıkamış yenilgisi de kararın pekişmesinde rol oynadı.

Bilindiği gibi Enver Paşa yenilginin faturasını, cephe gerisinde sabotaj yapan Ermeni komitacılarına kesti. Van’daki olayların genişlemesinde Enver Paşa’nın bacanağı tecrübesiz ve gaddar Vali Cevat Bey başat rol oynadı. Uzlaşma bahanesiyle çağırdığı Taşnak lideri İşkhan Bey’i 16-17 Nisan 1915 gecesi, Hirç köyü civarında tuzağa düşürerek öldürtmesi, bununla da yetinmeyerek iki çocuğunu da diri diri kuyuya attırması, olayların artmasına neden oldu. Oysa daha önceki vali, uzlaşmacı kişiliğiyle tanınan Tahsin Bey, hem Hıristiyanlar hem de Müslümanlar tarafından kabul görüyordu.

İttihatçılar, 1914 Şubat ayında imzalanan Ermeni reform anlaşmasını, Doğu Anadolu’nun kaybı olarak değerlendirdi. Buna istinaden Talat Paşa, ‘1914 reform tasarısının imzalanmasıyla birlikte Doğu Anadolu’daki bazı vilayetlerin yabancıların kontrolüne geçme tehlikesi ortaya çıktı’ diyor ve bu sorunun kökten halli gereğine vurgu yapıyor. Devamında, “Savaşla birlikte, komutanlarımızın önerileriyle de geçici bazı önlemler aldık.” ve “Şimdi artık konuyu sistemli bir hale sokmanın vakti gelmiştir.” diyor.

Bu kapsamda İttihat ve Terakki Partisinin, 1913’te Balkan Savaşı’nı kaybetmesiyle, Anadolu’yu Türkleştirme projesi kapsamında tek etnisiteye dayalı bir ulus devlet yaratma planını devreye sokmak amacıyla farklı arayışlara yöneldiğini görüyoruz. İlk akla gelen, Hıristiyan nüfusunu azaltmak oldu. Bu doğrultuda Ege Bölgesindeki Rumlar Yunanistan’a sürüldü. Ermenileri gönderecekleri bir ülkeleri yoktu.

Öncelikli olarak, 24 Nisan 1915’te, yani tam 109 yıl önce, İstanbul ve Anadolu sathında yerel düzeyde Ermeni cemaatinin önde gelenleri ile aydınlar tutuklanıp, Çankırı ve Ayaş’a doğru tehcir edildiler. Tarihçilerin ve tanıkların verdiği rakamlar 200 ile 600 arasında değişmektedir. Bunların büyük çoğunluğu farklı şekillerde katledildiler.

İttihat ve Terakki yönetimi aydınların tehciriyle yetinmeyerek 27 Mayıs 1915’te çıkardığı “geçici” kanunla “Tehcir”i resmileştirdi. Tehcirin, fiilen nihayete erdiği 4 Ekim 1916 tarihine kadar yaşananlar, kimine göre katliam, kimine göre “yol kazası” kimine göre de “soykırım”dır.

20.yy’nın başlarında Osmanlı İmparatorluğu’nun nüfusu 17.5 milyon iken Ermeni nüfusu Ermeni Patrikhanesine göre 2,560,000 Osmanlı’nı 1914 Yılı Salnamesine göre 1,221,850’dir. Bu nüfus Cumhuriyetin ilk yıllarında 300,000’e kadar düştüğüne göre bu dramatik düşüşü nasıl izah edebiliriz?

Devlet, İttihat ve Terakki uygulamasının savunuculuğuna soyunarak Ermenilerin, 1. Dünya Savaşı arifesinde Ruslarla iş birliği yaparak “Osmanlıyı arkadan hançerlemeye” kalktıklarını, devlete karşı tehdit oluşturduklarını ve bunu bertaraf etmek amacıyla tehcire tabi tutulduklarını, bu göç sırasında da açlık, soğuk, salgın hastalıklar ve eşkıya saldırıları nedeniyle istenmeyen can kayıplarının yaşandığını iddia eder.
27 Mayıs 1915’te çıkarılan Tehcir Kanunu çerçevesinde 9 Haziran 1914 ile 8 Şubat 1916 arasında Erzurum, Van ve Bitlis Ermenileri Musul’un güney kısmı ile Deyr Zor ve Urfa sancağına; Adana, Halep, Maraş civarından çıkarılan Ermeniler ise Suriye’nin doğu kısmı ile Halep’in güneydoğusuna sürüldüler. Tehcire tabi tutulan Ermenilerin sayısı hakkında Osmanlı istatistikleri ile Ermeni tarihçilerin verdiği rakamlar farklılık arz etmektedir.

Suriye’ye sağ ulaşanları ne yapacakları hususunda, Anadolu’dan Ermenilerin sürgün işini de organize eden Şükrü Kaya görevlendirilerek Suriye’ye gönderildi. Suriye’de ağırlıklı olarak dini liderler bulunmaktaydı. Bunların tümünün Münbiç’te bir kampta imha edildiği iddia edilmektedir. Şükrü Kaya, İsmet İnönü ve Celal Bayar Hükümetlerinde İçişleri Bakanı olarak görev yapmıştır.

Talat Paşa’nın 1918 başına ait kendi resmi rakamlarına göre, sürgün edilen Ermeni sayısı 1,3 milyon civarındadır. Bu kadar Ermeni, bulundukları bölgelerden çıkarılmış Suriye ve Irak’a sürgün edilmişlerdir. 1918 yılında müttefik kuvvetler Irak ve Suriye’yi işgal ettiklerinde burada 150 bin civarında Ermeni ile karşılaşmışlardır. Peki, aradaki farka ne oldu?
Esasen Ermeni halkının yalnızca insan varlığı değil, mal ve kültür varlığı yağmalanarak, geçmişi ve geleceği de yok edilmiştir.

Ermeni tarihçiler göre, Osmanlı devleti Ermenileri açıkça yok etmekten çekindikleri için tehcirden yararlanıp, Ermenilerin yok olmasını sağlayacak şartlar dayattılar, tehcir sırsında güvenli ulaşım, saldırılardan koruma, gıda, ilaç ve barınma ihtiyaçları karşılanmadı. Yollarda Teşkilat-ı Mahsusa mensupları ve hapishanelerden serbest bırakılanlar katliama bizzat katıldılar ve örgütlediler. Bu katliamlardan merkezi hükümete rağmen Süryaniler de nasibini almıştır. Tüm bunlar, yerel halktaki öldürme ve yağmalama arzusunun ne kadar vahim boyutlarda olduğunu göstermektedir.

1918’in Kasım ayında Yeni Osmanlı hükümeti savaş kayıpları ile ilgili bir soruşturma komisyonu kurdu. Buna göre, Birinci Cihan Harbi yılında öldürülen Ermeni sayısı 800 bindir.

1915-1918 yılları arasında ülke nüfusunun yüzde 25’i yok edildi, artık bu ülkede Hıristiyanlar yok. Amaçlanan da buydu.

Osmanlı İmparatorluğu, 10 Ağustos 1920’de imzalanan (ancak hiçbir zaman yürürlüğe girmeyen) Sevr Anlaşması çerçevesinde, 1907 tarihli Lahey kurallarına uymayı ve savaş suçlarıyla ilgili olarak yargılama yapmayı kabul etti. Bu bağlamda Mondros Mütarekesine kadarki dönemde Ermenilere zarar vermekten dolayı 1397 kişi çeşitli cezalara çarptırıldı. Başta Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey olmak üzere yarısından çoğu da idam edildi. Devlet suçu tek tek bireylere yıkarak kendini temize çıkarmış oldu.

Taşnaksütyun –ki daha önceleri İttihat ve Terakki örgütü ile birlikte hareket ediyordu- örgütü katliamlardan sorumlu tuttukları ve soykırımın ana beyni olarak gördükleri Dahiliye Nazırı Talat Paşa’yı 1921 Mart ayında Berlin’de, Said Halim Paşa’yı Aralık 1921’de Roma’da, İttihat ve Terakki Teşkilatı Merkez Komitesi Başkanı ve tehcirin uygulayıcısı Bahaddin Şakir ve Cemal Azami (Trabzon Valisi) 1922 Nisan ayında ve Cemal Paşa, Temmuz 1922’de Tiflis’te öldürüldü.

Ermenistan Ermenileri 1915 için ağırlıklı olarak Meds Yeghern (Büyük Felaket) terimini kullanırlar. “Soykırım”ı kullanan, esas olarak diaspora Ermenileridir.

Soykırım kelimesini bulan kişi Polonyalı Yahudi Rafael Lemkin, kelimeyi Ermenilere yapılanlardan dolayı bulduğunu söyler. Soykırım kelimesini ilk defa 1944 yılında bir kitabında tanıtır ve uzun uğraşılardan sonra, 1948 yılında Birleşmiş Milletler’den bir sözleşme olarak geçer. Türkiye’de ise “Yahudi soykırımı”nı çağrıştıran bir kelime.

Ayrıca hukuk açısından, o tarihte soykırım bir suç olarak tanımlanmadığı ve yasaların geriye yürütülmesi mümkün olmadığı için soykırım denemez. Ancak, Sözleşme’de sayılan eylemlerin hepsi 1915’te Ermeni halkını yok etmek amacıyla uygulanmıştır.

Son olarak, 1915 katliamlarına karşı vicdanlı ve adil bir duruş sergileyerek, İttihat ve Terakki’nin emirlerine uymayarak Ermeni yurttaşlarımızın hayatını kurtaran dönemin yetkililerini şükranla anıyoruz. Bunlar; Konya Valisi Celal Bey, Ankara Valisi Mazhar Bey, Kütahya Valisi Ali Faik Bey, Malatya Belediye Başkanı Azizzade Mustafa Ağa, Lice Kaymakamı Hüseyin Nesimi Bey, Beşiri Kaymakamı Ali Sabit Bey, Kastamonu Jandarma komutanı İzzet Bey, Yozgat Mutasarrıfı Cemal Bey ve Yozgat Mevki Komutanı Salim Bey.

Not: Bu yazıyı yazarken Prof. Taner Akçam, Prof. Baskın Oran ve Tarihçi Ayşe Hür’ün çeşitli dönemlerde yayınladıkları kitap, makale ve röportajlardan yararlandım.

 

Faysal Mahmutoğlu’nun Tüm Yazıları

Önerilen Yazılar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.