Faysal Mahmutoğlu Yazdı: 6-7 Eylül Olayları

04.09.2021

Osmanlı ve Cumhuriyet dönemi tarihi, ne yazık ki, aynı zamanda henüz aydınlatılmamış pogrom, katliam ve provokasyonlar tarihidir. Bu provokasyonlardan biri de 6-7 Eylül 1955’te İstanbul Beyoğlu’nda Rum ve diğer gayrimüslim azınlıklara karşı girişilen ırkçı saldırılardır.

Anadolu, 1914-1923 döneminde Hristiyanlardan temizlendi, “Müslümanlaştırıldı”. Trakya’da kalan Yahudiler de 1934’teki harekatla kovuldu ve arkası geldi. Benzer temizliğin İstanbul’da 6-7 Eylül 1955’te başlayan yağma ve imha harekâtı, 1964’te Rumların kovulmasıyla devam etti.

Tarihler 6 Eylül 1955’i gösterdiğinde, Rumlar başta olmak üzere İstanbul’daki gayrimüslimler bir yalan haberle hedef haline getiriliyordu. Haberde Selanik’teki Atatürk’ün evine Yunanlılar tarafında bomba atıldığı deniliyordu.  Saat 13’te radyo, Selanik’te Atatürk’ün doğduğu eve bombalı saldırı yapıldığı haberini verdi. Öğleden sonra Menderes hükümetine yakın İstanbul Ekspres gazetesinin daha olay gerçekleşmeden iki saat önce, “Atamızın evi bombalandı” manşetiyle ikinci baskısını yaptığı, yıllar sonra ortaya çıktı. Normal tirajı 20 bin olan bu küçük gazete, 6 Eylül günü 300 bin basılmıştı. Kâğıdın karaborsa olduğu bir dönemde bu kadar gazete basmaya yetecek kâğıdın nasıl bulunduğu, hâlâ cevaplanamayan bir soru olarak duruyor. Daha sonradan gazetenin Yazı İşleri Müdürü Gökşin Sipahioğlu’nun MAH’la ilişkisi olduğu iddia edildi.

Bu yalan haberle galeyana gelen halk, ellerinde kazma, balta ve sopalarla sokaklara dökülen binlerce kişi gayrimüslimlere ait ev ve işyerlerini yakıp yıkmaya başladı. Saldırganlar halkı tahrik için “Makarios’a ölüm”,” Kıbrıs Türk’tür” şeklinde sloganlar atıyordu. Bu kışkırtmalar “Kıbrıs Türk’tür Cemiyeti” ile “Türkiye Milli Talebe Federasyonu” tarafından yapılıyordu.

Rumlara ait ev ve işyerlerinin bir gün önceden işaretlendiği, polislerin saldırganları izlemekle yetindiği, hatta sonradan, emniyetten karakollara yangın ve hırsızlık dışındaki olaylara müdahale etmemesi yönünde talimat verildiği ortaya çıktı.

Olaylarda, resmi kaynaklara göre 4 bin 214 ev, 1004 işyeri, 73 kilise, 1 sinagog, 26 okul, 21 fabrika, 26 eczane, 91 gazino lokanta ve 10 kuyumcu tahrip edildi. 11 kişi yaşamını yitirdi, 300 civarında kişi yaralandı. 200 kadın tecavüze uğradı; sadece Balıklı Rum Hastanesinde 60 kadın tecavüz nedeniyle tedavi gördü.

Cumhurbaşkanı Celal Bayar, İstiklal caddesindeki hasarı görünce, etrafındakilerin duyacağı bir sesle İçişleri Bakanı Namık Gedik’e “Galiba dozu kaçırdık” demişti.

Olaylar başladığında İstanbul’da bulunan Başbakan Adnan Menderes, saldırının kontrolden çıkması üzerine Sapanca’dan çağrıldı ve sıkıyönetim ilan edildi.

200 bin kişilik güruhun katıldığı tahmin edilen bu harekatta ölüm sayılarının az olması, hükümetin bir katliam planlamadığını, amacın Rumları korkutarak ülkeden kaçırtmak olduğunu göstermektedir. Olayların ardından Türkiye’de yaşayan binlerce Rum göç etmek zorunda kaldı. Rumların ve diğer gayrimüslimlerin mallarına el konuldu.

1927 sayımında İstanbul’daki Hristiyan ve Yahudi nüfus yüzde 31 iken, 1955’te yüzde 12’dir. Bugün ise yüzde 1’in altına inmiştir.

Olaylarla ilgili olarak 5104 kişi tutuklandı, İçişleri Bakanı Namık Gedik 10 Eylül 1955 günü istifa etti.

Hükümet yağmanın sorumluluğunu komünistlere yıktı. 7 Eylül 1955’te 45 “tescilli” komünist adliyeye getirildi, bunlardan 19’u tutuklandı. Tutuklananlar arasında Aziz Nesin, Kemal Tahir, Nihat Sargın, Asım Bezirci ve Hasan İzzettin Dinamo gibi isimler vardı. Aralık ayında bu akıl dışı suçlamadan vazgeçildi ve tutuklular salıverildi.

1956 yılında karar açıklandı, sadece 228 kişi suçlu bulunmuştu. Bunların arasında gerçek failler yoktu.

27 Mayıs 1960 askeri rejimi, Başbakan Yardımcısı M. Fuad Köprülü’nün 9 Haziran 1960 tarihli Yeni Sabah’ta yayınlanan “Olayları Zorlu istedi, Menderes onayladı, Gedik tertipledi” başlıklı haberi ihbar kabul etti ve 11 sanık aleyhine dava açtı. Sanıklar arsında Celal Bayar, Adnan Menderes, Fatin Rüştü Zorlu ve Gökşin Sipahioğlu da vardı. Yargılanan 11 sanıktan sadece Adnan Menderes ve Fatin Rüştü Zorlu 6’şar yıl, İzmir Valisi Kemal Hadımlı ise 4,5 yıl hapse mahkûm edildiler. Mahkeme kararının dayanağı, M. Fuad Köprülü’nün damadı Coşkun Kırca’nın, kayınpederini teyit eden tanık ifadesiydi.

Selanik’teki Türkiye Konsolosluğunun bahçesinde bulunan Atatürk’ün doğduğu eve atılan bombanın diplomatik çanta içinde Selanik Başkonsolos Yardımcısı Mehmet Ali Tekinalp tarafından Türkiye’den getirildiği ve Başkonsolosluk bekçisi Hasan Uçar tarafından bahçeye atıldığı söylentisi ortaya atıldı.

Olayların mağdurlarından biri de Türkiye futbolunun efsane ismi Rum asıllı Fenerbahçeli Lefter Küçük Andonyanis’tir. Lefter, o günleri şöyle anlatmıştı: “15 gün önce gol attığımda omuzlardaydım. O gün ise kayalar ve boya tekneleri ile karşılaştım. En kötüsü, harçlık verdiğim çocuklar evime saldırdı. Kızlarım küçüktü, onları öldürmeye kalktılar. Sonra çok sordular kim yaptı diye, ama o gün de söylemedim bugün de söylemeyeceğim.”

6-7 Eylül olaylarının en önemli aktörü, devlet yani hükümet ile militarist teşkilatı kontrgerilladır. 6-7 Eylül 1955’ten yıllar sonra, orgeneral rütbesinden emekli olmuş, Özel Harp Dairesi başkanlığı yapmış, Milli Güvenlik Kurulu’nda genel sekreterlik görevinde bulunmuş Sabri Yirmibeşoğlu Tempo Dergisi’nden Fatih Güllapoğlu’na şöyle diyecektir: “6-7 Eylül olayları bir Özel Harp işiydi. Ve muhteşem bir örgütlenmeydi. Amaca da ulaştı.”

İkinci önemli aktör medyadır. Türkiye’de her zaman iktidardan beslenen medya, kışkırtıcı rol oynamıştır, oynamaktadır. Bu olayda da basın önemli bir rol üstlenmiştir. Yalan haber üreterek kitleleri galeyana getirmiştir.

Türkiye’de her daim “ötekilere” saldırmaya hazır ırkçı/milliyetçi bir kitle hazır kıta bekletilmektedir. 6-7 Eylül’de, Çorum’da, Maraş’ta, Sivas’ta bunu gördük.

6-7 Eylül saldırısının temel hedefi, T.C. vatandaşı Hristiyan ve Musevilerin, demografik ve ekonomik yapıdan tasfiyesiydi. Hedeflenen gerçekleşti.

6-7 Eylül 1955, belki de bu toprakların gördüğü en acı günlerdendir. Korkunç bir utanç sayfası. Vicdan sahibi her insanın utanç ve kederle andığı bir olaydır.

Türkiye bu utanç tablosundan ders çıkarmalı. Çünkü bu coğrafyada yeni 6-7 Eylül olaylarının yaşanmayacağının hiçbir garantisi yok.

Daha önemlisi, Türkiye’de yüzleşme kültürü yok. Bu olayla da yüzleşilmedi. Ülkenin aydınları, tarihçileri maalesef devletin milli birlik söyleminin birer aparatı olarak işlev görmektedirler.

Faysal Mahmutoğlu’nun Tüm Yazıları

Önerilen Yazılar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.