Faysal Mahmutoğlu Yazdı: Bir Sahte Dervişin Orta Asya Gezisi

13.03.2022

Siyonizm’in ünlü lideri Theodor Herzl, kendisiyle görüştükten sonra, günlüğüne şunları yazar: “Yetmiş yaşını aşkın bu topal Macar Musevi’sinin şahsında dünyanın en ilginç insanlarını tanıdım. Kendisinin Türk mü yoksa İngiliz mi olduğuna bir türlü karar veremeyen bu insan, Almanca kitap yazmakta, on iki dili aynı akıcılıkta konuşmaktadır; ayrıca ikisine ruhban olarak bağlandığı beş din değiştirdiğini iddia etmektedir.”

Herzl’ın deyimiyle bu “dünyanın en ilginç insanlarından biri”nin başka nitelikleri de var: 33 dereceli masonluk, Siyonizm’in sadık hizmetkarlığı, sahte dervişlik, gezginlik, Türk-Macar soy birliği savunuculuğu, jön Türklerin akıl hocalığı… Bütün bu nitelikleri kendinde toplayan kişi, Vambéry’den başkası değildir.

1832’de Macaristan’da bir Musevi ailenin çocuğu olarak doğan Arminius Vambéry birkaç aylıkken babasını kaybeder. Artık yaşamına iyi bir üvey baba girmiştir. Çalışkan bir talebe olmasına karşın doğuştan sakat olduğu için arkadaşları tarafından alay edilir.

Daha çocukken anadili Macarcanın yanında Almanca ve Slovakçayı öğrenir. Lisede kendi çabasıyla Fransızca, İtalyanca, İngilizce, Danca ve İsveççeyi öğrenir.

Ders vermekten kazandığı parayı Asya’yı dolaşmış gezginlerin kitaplarına harcıyordu. Asya’yı dolaşıp orada yaşayan halklarla tanışmak istiyordu.

Doğu bilimci Joseph von Hammer-Purgstall’in önerisi üzerine 1859 yılı sonlarına doğru Tuna nehri yoluyla İstanbul’a seyahat için yola çıkar. Öyle bir yeteneği var ki, gemide birkaç Türk’le ilişki kurarak iki üç gün içinde tercümanlık yapacak kadar Türkçeyi öğrenir. (s. 28)

1860 yılında İstanbul’a vardığında henüz 25 yaşında idi.

İstanbul’daki yaşamı dil öğretmekle başlar. Hüseyin Daim Paşa’nın konağına mürebbiye olarak kabul edilir. İlk kez bu konakta konfor ve şatafatla tanışır.

Daim Paşa sayesinde İstanbul’un en seçkin kişileri arasına girer ve Osmanlı İmparatorluğunun en nüfuzlu devlet adamlarıyla tanışır. Bu arada Sultan II. Abdülhamid’in kız kardeşi Fatma Sultan’a Fransızca dersi verir. Bu vesileyle tanıştığı ve o sırada Şehzade olan Abdülhamid ile dostluğu, yaşadığı sürece devam eder.

Hüseyin Daim Paşa Konağı’nda bulunan Bağdatlı Molla Ahmet Efendi kendisine “Reşid Efendi” ismini verir. Artık Asya’ya yapacağı seyahatte bu ismi kullanacaktır.

Bu arada Macarca “Osmanlı Tarihi” ve “Macarca –Türkçe Sözlüğü yayınlanır.

1862’de Budapeşte’ye döner ve Macar Bilimler Akademi’sinde Türkiye konulu bir konferans verir. Bütün amacı bir Orta Asya gezisine çıkarak Macar dilinin kökleri üzerine araştırma yapmaktır. Akademi’den aldığı destek ile İstanbul’a döner.

1862 yılının 15 Mayıs günü Trabzon’a kalkan bir Avusturya buharlı gemisiyle çok zorlu ve meşakkatli geçecek Asya yolculuğuna başlar. Gemide Trabzon’a yeni atanan Vali Emin Muhlis Paşa’yla birlikte yolculuk yapar. Trabzon’da kaldığı sürece Vali’nin misafiri olarak Vali Konağı’nda kalır. Trabzon’da üç gün kaldıktan sonra Ermeni bir rehberle Erzurum’a doğru yola çıkar.

28 Mayıs’ta Erzurum’a varır. Erzurum’da insanlarla hayvanların bir arada yaşamaları dikkatini çeker.  29 Mayıs’ta Ermeni yol arkadaşıyla beraber Tahran’a doğru yola koyulur. Aras nehrini geçtikten sonra Kürdistan hududuna varırlar (s.37). Yolda Erzurum Valisinin kendisine verdiği ferman yollarını kesen Kürt eşkıyaların saldırmasına mani olur.

 13 Haziran 1862 günü Tebriz üzerinden Tahran’a varır. Sultan’ın elçisi Haydar Efendi’nin misafiri olur.

Tahran’da Bâb-ı Âli Sefarethanesinde “Kendimi, kendi evimde gibi hissettim.” der ve şöyle bir değerlendirmede bulunur: “Bunca şairin övgüsüne mazhar olmuş İran ülkesi, gerçekte ürkütücü bir çöldür. Ancak İran hakkında gözlemlediğim zihin berraklığı, kavrama gücü ve zarafet Osmanlılarda az bulunur. Buna karşılık Türklerdeki doğruluk ve ahlak, içtenlik ve kalp temizliği İranlılarda yoktur.” (s. 43)

Mekke’den dönen Türkistanlı hacılar Şii İran’dan herhangi bir yardım göremedikleri için Haydar Efendi’den yardım talebi için Sefarethane’ye gelirlerken Reşid Efendi’yle de tanışırlar ve dost olurlar.

Bu hacılardan bir grupla Türkistan’a gitmek ister. Sefaret görevlileri ve hacılar yolculuğun zorluğunu anlatarak vazgeçirmeye çalışsalar da ikna olmaz ve bir derviş olarak kafileye katılır ve böylece 9 aylık Tahran misafirliği sona erer. Kafile 1863 Mart ayında yola çıkar.

Yolda Sarı kentinden geçerken halk, bunların Sünni olduğunu anlar ve galiz küfürlerle hakaret eder.

Türkmenler için; “İslamiyet, Türkmenler ve Orta Asya’nın diğer göçebe Yörükleri arasında yalnız tapınma biçiminin değişmesine neden olabilmiş, başka bir etki yapmamıştır.” (s. 72) Türkmenlerin çok eski zamanlardan beri alışkanlık haline getirdikleri yağmacılığı terk etmeleri ihtimali olmadığı tespiti  dikkat çekicidir.

Türkmenlerdeki ahlaki çelişki, yani kendilerinde kimi erdemlerin yanı sıra çok çeşitli kötülüklerin de bulunması, diğer bir deyişle kişiliklerinde insanlıkla zulmün, kimi konulardaki son derece namusluluk ve kanaatkarlıkla gaddarcasına bir eşkıyalık ve haydutluğun birleşmesi şaşılacak bir durumdu.” (s.92)

Özbeklerin yoğunlukta yaşadığı Hiyve’deyken tanık olduğu vahşet dolu anısını şöyle anlatır: “Avluda Çavdur oymağından esir edilmiş yaklaşık üç yüz kadar insan gördüm. Zavallılar, açlık ve susuzluğun etkisiyle mezardan çıktıklarını düşündürecek bir halde, yakında kendilerine yapılacak işkencelerin başlama zamanını, büyük bir korku ve dehşetle bekliyorlardı. Bunlar, iki kısma ayrılmışlardı. Birinci kısım, henüz kırk yaşına varmayanlardan oluşuyordu. Bunların kimi satılacak, kimi de Han’ın yakınlarına dağıtılacaktı. İkinci kısım ise, yaşları gereği aksakal sırasında sayılıyordu. Bunlara işkence yapılacağı kesindi. Birinci kısımdakilerin her onu ya da on beşi bir zincire bağlanmış olduğu halde, meydana getirildi. Diğerleri de haklarında verilen ceza hükmünün uygulama zamanını tam bir çaresizlik ve umutsuzluk içinde, adeta kasabın bıçağı altındaki kurbanlık koyun gibi bekliyorlardı. Zavallılar, biraz önce birkaç kellenin yuvarlandığı bu kanlı siyaset meydanına, kimi asılmak, kimi öldürülmek üzere yürüyerek geliyordu. Birden cellat başının bir işareti üzerine en yaşlılardan sekizini yere devirerek ellerini ayaklarını bağladılar.  Cellat, gelip ayrı ayrı, her birinin göğsüne çökerek elindeki bıçakla gözlerini oydu…” (s.136-137)

Hacı Reşid Buhara’da sekiz gün bir tekkede misafir edilir. Başında kocaman sarıkla boynuna astığı büyük boy Kur’an-ı Kerim ile şeyh gibi halkın arasına katılır. Halk, İstanbul’dan Bahaddin Nakşibendi hazretlerinin türbesini ziyaret için geldiğini düşünür. Her tarafta Han’ın casuslarının cirit attığı Buhara’da din polisinin gelişi güzel halka dini sorular sorduğunu bilmeyenlerin cezalandırıldığını anlatır. “Buhara, doğudaki ahlaki bozulmanın merkezi gibi olmasına karşın, kimi zaman küçük bir yolsuzluk, öldürülmeye neden olan büyük bir suç olarak kabul ediliyordu.” (s.176)

Semerkant’ta bir kervansarayda ikamet eder. Taşıdığı hacılık sıfatı türbeleri gezip dolaşmayı gerektiriyordu. Bu nedenle hem yöre hakkında bilgi sahibi oluyor hem de tuhaf hikayeler dinlemek zorunda kalıyor. Tahran’da birlikte yola çıktığı hacı kafilesi için Semerkant son duraktı.

Yolculuk boyunca hayatını ölümüne koruyan bu halis ve sadık dostlarına gerçek kimliğini üzüntüye neden olacağı ve hayal kırıklığı yaratacağı düşüncesiyle açıklayamamanın burukluğunu yaşar.

Faysal Mahmutoğlu’nun Tüm Yazıları

Önerilen Yazılar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.