Faysal Mahmutoğlu Yazdı: Dersim Tertelesi

14.05.2022

Mayıs ayı dünyada baharın son ayı, yaza girişin müjdecisiyken Türkiye’de devlet kaynaklı katliamlarla anılır.

1 Mayıs 1977 günü Taksim Meydanı’nda kutlanan İşçi Bayramı’nda halkın üzerine ateş açılması üzerine çıkan arbedede 34 kişi yaşamını yitirdi, 136 kişi de yaralandı. Olay tarihe “Kanlı 1 Mayıs” olarak geçti.

68 kuşağının önderleri Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan yine bir mayıs günü (6 Mayıs 1972) idam edildiler.

Adnan Menderes, Hasan Polatkan ve Fatin Rüştü Zorlu’yu idama götüren süreç, Albaylar Cuntasının gerçekleştirdiği askeri darbe, 27 Mayıs 1960 yılında gerçekleşti.

Tarihe Dersim katliamı olarak geçen olay 4 Mayıs 1937 tarihinde TBMM’de Bakanlar Kurulunun çıkardığı “Dersim Tenkil Kararları” ile başladı.

Her ne kadar “Tenkil” kararı 1937’de alınsa da Dersim’in başına gelen felaket, 1925’ten beri adım adım planlanıyordu.

1926 yılında Mülkiye Müfettişi Hamdi Bey Dersimle ilgili hazırladığı raporda; Dersim gittikçe Kürtleşiyor, tehlike büyüyor. Dersim, Cumhuriyet için çıban başıdır. Kesin bir ameliyat yapılmalıdır der.

Yıl 1931. Genelkurmay Başkanı Fevzi Çakmak, hükümete verdiği raporda şu tavsiyelerde bulunur: Zorunlu iskân uygulanmalıdır. Yüksek memurlara koloni yönetimlerindeki yetkiler verilmeli. Türklük telkini yapılmalı, Kürt kökenli yerli memurlar tümüyle bölgeden çıkarılmalı. Dersim okşanmakla kazanılamaz.

1932’de İçişleri Bakanı Şükrü Kaya Hükümet’e bir rapor verir: Dersim halkı batıya göç ettirilmelidir. Askerî harekât başlamadan tüm silahlar toplanmalıdır, uçakların talim uçuşları Dersim üzerinden yapılmalıdır.

Adını Koçgiri katliamı ile duyuran, Koçgiri harekâtında sakallı Nurettin Paşa ile birlikte görev alan Sekizinci Kolordu Komutanı Abdullah Alpdoğan, (aynı zamanda Nurettin Paşa’nın damadıdır) 10 Ocak 1936’da bir kararnameyle Tunceli Valiliğine atanır. Alpdoğan Tunceli Valiliği görevini Haziran 1943 tarihine kadar sürdürecektir.

Alpdoğan, Dersim’de işe “silahların toplanması” ile başlar. Bu işi, tüm aşiret liderleriyle yüz yüze görüşerek bizzat yürütür.  Aşiretlerin ve ailelerin elindeki silahların yanı sıra bıçak ve kamalar dahi toplanmıştır. İsyanı düşünen silahını teslim eder mi?

Alpdoğan, Bakan’ın sahip olduğu tüm yetkilere sahiptir. Yargı, infaz ve sürgün yetkilerine ilave olarak kaymakam ve belediye başkanlarını dahi atayabiliyordu. Tüm yetkilere haiz “tek adam”dır.

28 Haziran 1931’de 1850 sayılı yasa ile Doğu bölgesinde 20 Haziran 1930’dan sonra suç işleyen devlet görevlileri her türlü cezai işlemden muaf tutuluyor. Bu yasa ile güvenlik güçlerine, bölgede adam öldürme izni verilmiş oluyor.

Devlet söylemine göre “Dersim İsyanı” 22 Mart 1937 tarihinde Gahmut Köprüsü’nün yakılmasıyla başlamıştır. Açılışını Aldoğan’ın yaptığı köprünün yakılması esnasında bir asker yaşamını yitirmiştir. Ekim 1937’de olaylar sona ermiştir. Beş ay süren çatışma veya askerî harekât esnasında birkaç askerin ölmüş olması “isyan” söylemini çürütmektir -ki, sıradan bir terör saldırısında bile daha çok insan ölebilmektedir.

İnönü sorunun çözüldüğü kanaatindedir. Nitekim 18 Eylül 1937 tarihinde Meclis’te yaptığı konuşmada, “Tuncel’deki vaziyetin bu günkü halini arz etmek isterim. Cumhuriyetin imar ve ıslah programına muhalefet eden, nüfusları az olmakla beraber, altı aşirettir. Bugün bu altı aşiretten müşevvik ve sergerde ne kadar adamlar varsa bunlar reisleriyle beraber faaliyet imkanından mahrum bırakılmışlardır. Altı aşiretten birinin reisleri imha edilmiş ve diğerlerinin reislerinin hepsi yakalanmış, adalete teslim edilmiştir. Cumhuriyet ordusu ve zabıtası, bu hadise esnasında yaptığı takiplerde, hurafe olarak zihinlerde yerleşen ne kadar uçurum halinde dere ve ne kadar çıkılmaz dağ varsa, hepsini Ankara sokakları gibi baştan başa geçmişlerdir.”  Kısacası, İnönü, Meclis konuşmasında, “Dersim konusu halledilmiştir, artık üzerine varılacak bir şey kalmamıştır” demek istiyor.

İnönü’nün belirttiği gibi, Seyit Rıza ve oğulları yakalanmış, 1937 harekâtı tamamlanmış, “Dersim ele geçirilmiştir.”

İnönü Meclis’te yaptığı konuşmada, askeri zayiatın ve öldürülen Dersimlilerin sayılarını da açıklar: “Bir subay, 28 er şehit. İsyana iştirak edenlerden 265 maktul, 27 kişi yakalanmış ve müsademe esnasında 849 kişi teslim olmuştur.

Ancak devlet harekâtı sürdürme kararlılığındadır.

İnönü 25 Ekim’de görevden alınmış, Seyit Rıza ve arkadaşları 15 Kasım’da asılmıştır.

Birkaç gün sonra bölgeye incelemelerde bulunmaya giden Atatürk (yanında Dersim’e bomba yağdıran Sabiha Gökçen de vardır), Fevzi Çakmak ve Celal Bayar, köklü bir asimilasyon ve tedip harekâtının gerekli olduğu inancı içindeydiler. Köyler yok edilecek, bir büyük sürgün hazırlanacaktı. Bunun için Atatürk Celal Bayar’ı başbakan olarak görevlendirir.

İnönü’nün tasfiyesi ve Bayar’ın Başbakan yapılmasıyla yeni bir katliam sürecine geçilmiş oldu. Buna bizzat karar verenin Atatürk olduğu tarihi bir hakikat.

1938’de çok daha büyük bir harekât kararı alındı. Dersime yapılan ikinci harekât 11 Haziran 1938 günü başladı, 31 Ağustos 1938 günü bitirildi. Resmi verilere göre Dersim’de 13 bin 806 kişi öldürülmüş ve 11 bin 683 kişi sürgüne gönderilmişti. Gerçek sayılar bunun çok üzerindedir. 50 bin civarında insan öldürüldüğü varsayılmaktadır. 134 köy haritadan silinmişti.

Said Nursi’nin talebesi olan ve 1938’de Dersimde görevli olan Albay İbrahim Hulusi Yahyagil, “Canlı bir şey bırakmayın” diye kendilerine emir verildiğini ifade etmişti.

Çağlayangil’in açıklamasına göre ordu, mağaralara doldurduğu Dersimlilerin üzerine zehirli gaz sıkmış, Dersimlileri “fare gibi” zehirlemişti. Çağlayangil anılarında Seyit Rıza’yı bir tatil günü gece yarısı nasıl hukuksuzca astıklarını övünerek detaylı olarak anlatmaktadır. (Tanju Cılızoğlu, Kader Bizi Una Değil Üne itti, Çağlayangil’in Anıları, s 69-72)

Çağlayangil’in “Yediden yetmişe Dersim Kürtlerini kestiler, kanlı bir harekât oldu” sözü kayıtlara geçen açık bir itiraftır.

1937-38 yılları arasında Dersim’de bir insanlık suçu işlenmiştir. Kürt ve Alevi kimliğinden dolayı Dersim, katliama dayalı asimilasyoncu politikalar uygulanarak imha edilmek istenmiştir.

Alpdoğan’ın raporlarında da katliama direniş söz konusu. Ortada ne bir örgüt ne de bir ayaklanma var.

İsyan propagandası sistematik bir şekilde günümüze değin gelmiştir. On binlerce insanın katledildiği bir harekât, zaten başka türlü meşrulaştırılamaz.

Dönemin basınının, bu büyük kırımı Dersim’e “medeniyet götürmek” olarak işlemesi basının nasıl bir propaganda aracı yapıldığının trajik bir göstergesidir.  Adeta bu kırımın Dersimlilerin yararına olduğu kanaati inşa edilmiştir. Yunus Nadi’nin 17 Haziran 1937 tarihli Cumhuriyet’te yer alan yazısının başlığı “Tunceli Vilayetimizin Islahı ve Medenileştirmesi” idi. Dönemin tüm gazeteleri bu katliam ile Dersim’in “cahil, dağlı, aç ve çıplak halkına medeniyet götürüldüğünü” yazıyordu.

Türkiye Dersim katliamıyla yüzleşmeden demokrasi ve özgürlükler ligindeki yerini alamaz. Dünyada çağdaş demokrasiyi inşa eden bütün ülkeler kendi tarihleriyle yüzleşmişlerdir.

Günümüzde “her tarihsel olayı kendi şartları içinde değerlendirmek gerektiği” şeklinde savunma çokça yapılmaktadır. Ancak dünyada kitlesel ölümleri meşrulaştıracak herhangi bir “şart” yok.

Bu yüzleşme yapılmadıkça, “ya sev ya terk et” zihniyeti, yeni trajedilerin doğmasına neden olacak.

Faysal Mahmutoğlu’nun Tüm Yazıları

Önerilen Yazılar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.