Faysal Mahmutoğlu Yazdı: Dilkurd

04.03.2024

25 Şubat 2024 Pazar günü DİLKURD Kürtçe Gönüllüler Derneğinin düzenlediği kahvaltı programına iştirak ettim. Katılım hayli yoğundu. Öncede belirlenen bir gündem yoktu. Başkan Fevzi Bulgan’ın Kürtçe ve Türkçe yaptığı açılış konuşmasında, amaçlarının Kürtçenin Türkiye Cumhuriyeti’nde resmi ve zorunlu eğitim dili olması, Kürt çocuklarının kendi ana dillerinde zorunlu eğitim almasını sağlamak olduğunu açıkladı. DİLKURD’un evrensel hukuk ilkelerini baz aldığını, ortak akıl ile hareket ettiklerini, herhangi bir siyasi bağlantıları olmadığını, tüm siyasal oluşumlara eşit mesafede durduklarını, şiddeti reddettiklerini, demokrasiyi ve diyalogu esas aldıklarını belirtti. Ana dil eğitimi ile ana dilde eğitim farkına vurgu yapması önemliydi.

Organizasyon amatörceydi. Konuşmacılar, önceden belirlenmediği için kahvaltıya katılan siyasetçiler arasından seçildi. İlk sözün Laz ve Çerkez temsilcilerine verilmesi zarif bir jestti. Ancak Laz ve Çerkez organizasyonlarında Kürtlere söz verilir mi, diye düşünmeden edemedim.

Kürtlerin mamoste olarak hitap ettikleri İsmail Beşikçi, Kürt sürgünlerinin amacının asimilasyon olduğunu belirterek Kürtçeye sahip çıkılması ve Kürt çocuklarının Kürt dili ile yetiştirilmesi gereğine vurgu yaptı.

İnsan ve Özgürlük Partisi Genel Başkanı Davut Güler’in de bir selamlama konuşması yaptığı kahvaltıda Dengbej seremonisi konseptle pek uyumlu değildi.

Statüsüz toplumların dillerini korumaları fevkalade zor olduğu için, bu tarz oluşumların anadil mücadelesi takdire şayandır.

Kürtçenin korunmasında dengbejlerin payı büyüktür.

Dil canlı bir varlık gibidir, kullanıldıkça gelişimini sürdürebilir.

Dilin insan yaşamındaki önemi, tüm insanlık tarafından kabul gören bir realitedir.

Dil ile düşünce arasında sıkı bir ilişki bulunmaktadır. Dil insanın toplumsallaşmasında ve kimlik kazanmasında önemli bir etkiye sahip.

Esasen ana dil mücadelesi varoluşsal ve aynı zamanda diriliş mücadelesidir. Efendilerinin dilini reddetme mücadelesidir.

Bir etnik kimliği diğerinden ayırt eden temel özellik “ana dil” farklılığıdır.

Kürt kimliğinin kabulü ve tanınması, Kürtçenin kabulü ve tanınmasından geçer. Bunları kabul etmeyip, farklılıkların sağladığı zenginliğe vurgu yapılması kocaman bir riyakarlıktır.

Kimlik ana dilden, kimliğe saygı da ana dile saygıdan bağımsız düşünülemez.

Bir ulus için ana dil talebi “aş ve iş”ten daha önemli ve önceliklidir. İnsan dil olmadan aç olduğunu, hasta olduğunu dile getiremez.

Dil kimliğin ayrılmaz bir parçasıdır. Ulusal bilinç dil sayesinde gelişir.

AK Parti ilk dönemlerinde Türkçe dışındaki dilleri kamusal alanda yasaklayan kimi uygulamalara son vererek, Kürtçenin Türkiye kamuoyu nezdinde bir tabu olmaktan çıkıp normalleşmesine katkı sağladı. Kürtçeyi kısmen de olsa kamusallaştırdı. Bu minvalde birkaç üniversitede “Yaşayan Diller” adı altında da olsa Kürtçe öğretmeni yetiştirecek Kürt dili bölümleri açıldı ve Kürtçe, seçmeli ders olarak okulların müfredatında yer aldı.

Kültür Bakanlığının Ehmede Xani’nin Mem u Zin kitabı ile Feqi-yi Teyran’ın Divan’ını Kürtçe basması, Kürtçe Meal ve Kürtçe “Hadislerle Müslümanlık” kitabının DİB tarafından basılması reform niteliğindedir.

2009 yılında Kürtçe radyo ve televizyon yayını yapılmaya başlandı. Ancak bütün bunlar Kürtlerin taleplerini karşılamaktan uzaktır.

Maalesef hukuki düzenlemelerdeki gelişmeler ile fiili durum pek bir biriyle örtüşmüyor. Sadece bir örnek vermek gerekirse, uygulamada Kürtçenin seçmeli ders olarak seçilmesi veya sınıf açılması zorlaştı; daha doğrusu zorlaştırıldı. Çünkü üniversitede Kürtçe bölümü mezunlarının öğretmen olarak atanması sistematik olarak engellendi. Kamusal hayatın pek çok alanında Kürtçe üzerindeki kısıtlamalar, yaşamakta olduğumuz otoriter rejim altında fiilen sürdürülmektedir.

Dil sorunu bir demokrasi ve insan hakları sorunudur.

Türkiye’de iktidarı ve muhalefeti ile ortaklaşmış bir vaziyette Türkçe dışında bir dilin varlığını kabul etmiyor. Lügatlerinde Türkçeden  başka bir dil yok.

İlginçtir; Kürtler dışında diğer etnik grupların yüksek sesle dile getirilen herhangi bir ana dil talebi yok. Çünkü bölücülükle suçlanıp terörize edilmekten korkuyorlar, bir kısmı da adeta gönüllü asimilasyona talip…

Son dönemlerde devletin Kürtçe üzerindeki baskısından vazife çıkaran sokaktaki insanların Kürtçeye karşı tahammülsüz bir tutum sergilediklerine şahit oluyoruz. Kürtçe konuştukları için saldırıya uğrayan insanlar oldu. Kimi sokak müzisyenlerin saldırıya uğradıklarını, şiddete maruz kaldıklarını haberlerden öğreniyoruz.

Her gün Kürtçeye yönelik yeni bir yasakla uyanıyoruz. Kürtçe tiyatro ve konser yasakları gibi haberlerin aradı arkası kesilmiyor. Kürtçeye karşı tutum ve engellemeler sınır tanımıyor.

Camilerde Kürtçe vaaz verilemiyor, bölgedeki sağlık kuruluşlarında Kürtçe hizmet alınamıyor. Mahkemelerde Kürtçe tercüman dahi bulundurulamıyor -ki, Osmanlı İmparatorluğunda bulunduruluyordu- en önemlisi, halk iradesinin temsil edildiği parlamentoda Kürtçe hâlâ “bilinmeyen dil” olarak kayıtlara geçiyor.

Bunda Cumhurbaşkanlığı hükümet sisteminde AK Parti’nin mahkûm olduğu iktidarın milliyetçi ortağının payı olduğu kanaatindeyim.

Nüfusunun neredeyse tamamına yakınının Kürt olduğu yerleşim merkezlerinde bile, dilin taşıyıcıları olarak kabul edilen çocukların sokakta Türkçe konuşmalarına tanık oluyoruz ki, bunun başlıca nedeni televizyon ve tüm yaşam alanlarına egemen dilin Türkçe olmasıdır. Kürt çocukları gittikçe Kürtçeden uzaklaşıyor.

Bununla birlikte, yazı dili olarak Kürtçenin son dönemlerde iyi bir ivme yakaladığını, yazar ve kitap sayısında artış gözlemlenmekle beraber, Kürtçenin günlük kullanımda irtifa kaybettiğini ve kullanım oranlarının gittikçe düştüğü bir gerçek.

Türkiye Cumhuriyeti, gayrimüslim vatandaşlara tanıdığı “ana dilinde eğitim hakkı”nı, Kürt vatandaşlarına tanımamaktadır. Burada dini inanç esasına göre hak tanıma yoluna gitmiştir. İstanbul’da 35 adet Ermeni okulu var. Azınlık okulu statüsünde anaokulları, liseleri var. Ana dilinde eğitim yapılıyor. Tamamen Ermeni vatandaşların imkanları ile faaliyetlerini sürdürmekteler. Üç tane Ermenice yayın yapan gazete var İstanbul’da. Ermeniler daha çok evlerinde Ermenice konuşuyor, sokakta söz konusu bile değil.

Türkiye’nin toprak bütünlüğü içinde Kürtleri “entegre” etmek ve birlikte yaşamı güçlendirmenin yegâne yolu, Türkçenin yanında Kürtçeyi de resmi dil yaparak ana dilde eğitimin yolunu açmaktır.

Ana dilde eğitimin ülkeyi böleceği iddiası, gerçeklikten uzak siyasi bir söylem niteliğindedir. Sorun siyasi değil insanidir. Şunu bilmeliyiz ki, uluslararası hukuk açısından, dini açıdan, insani ve etik açıdan ana dilde eğitim ve çok dilli yaşam varoluşsal bir haktır.

 

Faysal Mahmutoğlu’nun Tüm Yazıları

Önerilen Yazılar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.