Faysal Mahmutoğlu Yazdı: Din ve Ahlak

30.04.2022

Günümüzde toplumsal sorunların kaynağında ahlaki yetmezliğin yattığı tespiti kanımca doğrudur.

Ahlak bir yaşam tarzıdır. Ahlakta bilgi araç, uygulama amaçtır. Ahlaktan beklenen insan yaşamına adalet, sevgi, barış gibi artı bir değer katmaktır. Ahlakın görevi aynı zamanda “iyi”yi tespit etmektir. Örneğin, adam öldürmemeliyiz. Tevrat’ta “On Emir”in birincisi “öldürmeyeceksin” dediği için mi? Hayır! Tevrat öyle demese de ‘öldürmek kötüdür’ düşüncesi ahlakla ilgilidir.

Genelde İslam dünyasında, özelde Türkiye’de ahlakı yok sayan bir dindarlık anlayışının yaygınlaştığını müşahede ediyoruz. Bunu siyasal iktidarın sağladığı maddi imkanlara paralel olarak gelişen refah düzeyi ile sınır tanımaz makam, mevki ve ganimet paylaşım yarışı ile açıklamak mümkündür. “Yolsuzluk hırsızlık değildir” fetva niteliğindeki söylem bunu teyit etmektedir.

 Esasen emeğe dayanmayan kazanç, ahlak için risk teşkil eder.

“Kendi yanlışına fetva verme” anlayışı ile “Ne kadar çok salavat, o kadar çok huri” fetvaları, azap (Cehennem) endişesi ve ödül (Cennet) beklentisi, sonuç odaklı “faydacılık” kuramına uzanan din yorumu, ahlaki çürümeyi tetiklemiştir.

Gösterişçi, çıkarcı, oportünist, kindar ve iki yüzlü dindarlık, ahlaksız bir dindarlık anlayışının doğmasına neden olmuştur. Hatta birçok çevre, kendilerini din dışı arayışa itenlerin bu din tüccarları olduğunu dile getirmektedir.

Ahlaksız dindarlığın en önemli argümanı “ne yaparsan yap, iman edersen cennete bir şekilde girersin” veya “ne kadar ahlaklı olursan ol, inançsızsan cennete giremezsin” anlayışıdır.

Bu anlayış dinin ahlaki boyutunu, bu konudaki mesajını ikinci plana atmakta ve onu “biçimsel bir ibadet”e indirgemektedir.

Bir tür ahlakı yok sayan bir dindarlık anlayışının yaygınlaştığını görüyoruz. Müslümanlığı kılık kıyafete hatta siyasi aidiyete indirgeyen bir zihniyetle karşı karşıyayız.

Siyasi otorite ile cemaat ve tarikatların liderlerinin tutumları, tabanları için ana belirleyici faktör olarak kabul görüyor.

Bir kamuoyu araştırmasında “Dindar olmak ahlaklı olmayı gerektirir mi?” sorusuna, kendisini “dindar” olarak tanımlayan deneklerin %70’inin “Hayır gerektirmez” cevabını vermesi, bizleri ahlakın kaynaklarına yöneltmektedir.

Ahlakın köken ve kaynağıyla ilgili farklı görüşlerin olduğu biliniyor. Bazı düşünürler ahlakın kaynağı olarak aklı görürken, bazılarına göre ise ilahi emir ve dindir.

Spinoza’ya göre ahlak, kaynağını doğa yasası veya Tanrı gibi objektif kaynaktan alır. Dolayısıyla insan, doğa yasasına uyarak evrensel ahlaka ulaşır ve Tanrı’nın da sevgisini kazanır. Doğa yasasına ulaşmak için tutku ve arzu engelini aşmak için aklın verdiği bilgiyi kullanmak gerekir. İnsan için en yüksek iyi, Tanrı’nın bilgisidir, hoşnutluğudur der. Hoşnutluğu erdem olarak tanımlar.

Aristo “ahlak”ı “erdem” ile özdeşleştirirken, Kant onu “vazife/yükümlülük” olarak kavramsallaştırıyor.

Bir eylem, bir çıkar veya bir beklenti içerisinde yapılmışsa bu eylem, koşullu eylemdir ve bu eylem ahlaki değildir. Fakat bir eylem ödev duygusu içerisinde, hiçbir çıkar veya beklenti içine girmeden koşulsuz buyruk ile yapılmış ise ahlakidir, der Kant.

Nietzsche için ahlak, insanın önüne devamlı kurallar ve yasaklar koyan bir olgudur. İnsan bu yasaklara ve kurallara uyarak içgüdülerini bastırır ve köreltir. Bu, insanın kendine yaptığı en büyük kötülüktür.

Nietzsche’ye göre devamlı yasaklar getiren bir ahlak, aynı zamanda üst insanın önünde bir engeldir. Ahlakın kökenini dini kaygılar ve önyargılar olarak tanımlar. Dinler çoğunlukla bir ahlak anlayışı oluşturmak amacını güder der. Dinlerin insanları sürüleştirdiğini iddia eder.

Dinden neş’et eden (örneğin, “Müslüman ahlakı) ahlak olabileceği gibi (Ben güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim. Hz. Muhammed), bir dini inançtan tamamen kopuk bir ahlak anlayışı da olabilir.

Şüphesiz dindarlık “ahlaklı olmayı” zorunlu kılmaktadır. “Sırat-ı müstakim” kapsamlı bir ahlak anlayışını içermektedir. “Sizin en iyileriniz ahlakı en güzel olanınızdır” hadisi, Müslümanın en yetkin insan olması gereğine vurgu yapmaktadır.

İsra sûresinin 22. Ayetinden 39. Ayetine kadar olan bölüm oldukça dikkat çekicidir. Adeta günümüz için söylenmiştir. Her ne kadar özelde Hz. Peygamber muhatap alınsa da onun şahsında bütün insanlığa hitap edilerek ilahi dinlerde ortak olan başlıca dini ve ahlaki ödevler sıralanmaktadır.

Kur’an Allah’a iman ve ibadet ile ahlak arasında ayırım yapmaz.

Yaşanan süreçte bir ateistin, deistin veya agnostikin ahlaklı olabileceği gibi bir dindarın da ahlaksız olabileceği pek çok örneği görüyoruz.

Faysal Mahmutoğlu’nun Tüm Yazıları

Önerilen Yazılar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.