Faysal Mahmutoğlu Yazdı: Geliye Sefo

05.08.2023

Cumhuriyet tarihinin katliamlarının önemli bir kısmı Temmuz ayında yaşandı. Temmuz ayına ‘katliamlar ayı’ denilse abartı olmaz. ‘Zilan Katliamı’, yazının konusu olan “33 Kurşun” olarak da bilinen ‘Muğlalı Olayı’, ‘Madımak’ ve ‘Suruç Katliamı’ gibi…

Bundan tam 80 yıl önce, 28 Temmuz 1943 yılında ve tan vaktinde, Van ili, Özalp ilçesine bağlı Koçgiran köyünün İran sınırında Geliyé Sefo’da ( Sefo deresi) 33 Kürt köylüsü elleri arkadan bağlanmış ve yere diz çöktürülmüş olarak kurşuna dizildi.

Olay Ahmet Arif’in “33 Kurşun” şiiriyle toplumun hafızasına kazındı.

Büyük Ozanın dediği gibi; Ölüm buyruğunu uyguladılar/ mavi dağ dumanını/ ve uyur-uyanık seher yelini/ kanlara buladılar/ Sonra oracıkta tüfek çattılar/ Koynumuzu usul-usul yoklayıp/ Aradılar/ Didik- didik ettiler/ Kirmanşah dokuması al kuşağımı/ Tespihimi, tabakamı alıp gittiler/ Hepsi de armağandı Acemelinden…

Bu olay incelediğinde derin bir hikâye ortaya çıkıyor:

II. Dünya Savaşının devam ettiği, askeri imkanların Trakya ve Erzurum-Kars bölgesine yığıldığı yıllardır. Türkiye’nin askeri imkanları Van – İran sınırını kontrol etmeye yetmemektedir.

Bölgedeki askeri ve mülki yetkililer, bir türlü sağlanamayan sınır güvenliğini kendilerine sadık adamlardan oluşturulan çetelere havale ederler. Hukuk dışı ama sonuç alıcı bir yola başvurulmuştur.

İşbirliğine gidilen çetelerden biri 1943 yılının temmuz ayında, İran’da yaşayan Milan aşiretinin reisi Mihemedé Misto’ya (Mustafa’nın oğlu Mehmet) ait 2000 civarında hayvanı kaçırıp Türkiye’ye getirir. Misto’nun dedelerinin Birinci Cihan Harbi’nde Ruslara karşı Osmanlı’ya hizmet ettiği, kendisinin de 1943 yılına kadar Türk istihbaratı için çalıştığı istihbarat belgelerinde kayıtlıdır.

Mihemedé Misto, olay üzerine Özalp kaymakamına bir mektup yazarak “Gasp edilen hayvanlarımı bana iyilikle iade edin. Ben sizin dostunuzum. Ricamı kabul etmezseniz aynı usulle geri alabilirim. Bu takdirde Türk devlet rencide olur.” demişti.

Kaymakam bu uyarıya kulak asmayınca, Mihemedé Misto sınırdan 1.5 kilometre içeri girip Özalp halkına ait 400 büyükbaş hayvanı alıp gider.

Devletin gurunu kurtarma adına sınırı ihlal edenlere yardım ettikleri gerekçesiyle 40 kişi gözaltına alınır.

Ancak delil yokluğu nedeniyle 35 kişi salıverilir. Beş kişi savcılığa sevk edilir.

Tam bu noktada Muğlalı Paşa devreye girer. Bazı askeri yetkilerle beraber Van Valisi Hamdi Onat’ın evinde toplanılır. Ortak karar, söz konusu kişileri öldürülmesidir.

33 kişi tekrar gözaltına alınır ve ilçedeki hudut taburuna teslim edilir. Adamlar elleri arkadan bağlanarak Geliyé Seyfo’ya götürülmüş, burada kafalarına kurşun sıkılarak öldürülmüşlerdir.

Hepsinin öldüğü sanılmıştı, ancak bu kişilerden İbrahim Özay adlı biri, olay sırasında ölmemiş, yaralı olarak İran’a kaçmayı başarmıştır. “ Baktı otuzüçten biri/ Karnında açlığın ağır boşluğu/ Saç, sakal bir karış/ Yakasında bit/ Baktı kolları vurulu, cehennem yürekli bir yiğit.”

Ardından o sırada Van Cezaevinde tutuklu bulunan kardeşi İsmail Özay’a durumu bildirmiş, İsmail Özay, 16 Eylül 1943 tarihinde durumu bir telgrafla Meclis Başkanlığına bildirmiş ama Meclis’ten hiçbir ses çıkmamıştır.

Bu yoksul Kürt köylülerini yargılamadan suçsuz bir şekilde kurşuna dizen devlet, katliama gülünç gerekçeler hazırlamıştır.

Hazırlanan uyduruk rapora göre; “Bu köylüler sınırdaki gizli geçitleri göstermek amacıyla sınıra götürülmüş ancak orada kaçmaya teşebbüs etmiş, müfrezenin uyanık davranması üzerine de buna muvaffak olmadan, karşı taraftan açılan ateşle müfrezenin açtığı ateş arasında kalarak kamilen imha (!) edilmişlerdir…”

1947 yılında Orgeneral Muğlalı emekli olur.

Çok partili demokratik nizama geçilmesinin ardından Demokrat Parti’ni Eskişehir Milletvekili İsmail Hakkı Çevik 1948’de olayla ilgili bir soru önergesi verir. Önergede Muğlalı’nın adı geçmemektedir. DP’nin birinci amacı CHP’yi sıkıştırmaktır.

Ancak olay biraz kurcalanınca Muğlalı ismi de gündeme gelir ve 1949’da Muğlalı Genelkurmay Askeri Mahkemesinde yargılanmaya başlar.

Muğlalı idam cezasına çarptırılır.

Bu ceza, yaşı nedeniyle 20 yıl hapse dönüştürülür. Bilahare Gülhane Askeri Hastanesinin ‘ileri derecede akli yetersizlik’ kararıyla Muğlalı 27 Eylül 1950 tarihinde tahliye edilir ama DP Diyarbakır Milletvekili Mustafa Ekinci konuyu Meclis gündemine taşımıştır.

33 kişinin ölüm kararını vermekle yargılanan Mustafa Muğlalı’nın neden dışarıda olduğunu sormuş, eğer deliyse tımarhaneye, aciz ise darülacezeye, sağlam ise hapishaneye gönderilmesi gereğini savunmuştur.

Muğlalı 11 Aralık 1851’de yatmakta olduğu askeri hastanede vefat eder. Edirnekapı şehitliğinde defnedilir.

1988 yılında Muğlalı’nın Edirnekapı Şehitliği’ndeki naaşı devlet töreniyle Ankara’daki Devlet Mezarlığı’na nakledilir.

Bundan on yıl sonra, 1998’de Muğlalı’nın büstü, Harp Akademilerindeki Kahramanlar Geçidi’nde yerini alır.

2004’te Kara kuvvetleri Komutanlığı, Van Özalp’te bulunan hudut taburu kışlasına Orgeneral Mustafa Muğlalı Kışlası adını verir.

2010 yılında Kemal Kılıçdaroğlu Van ziyaretinde kışlanın adının değiştirilmesini gündeme taşır, dönemim Savunma Bakanı Vecdi Gönül, “Öyle bir şey düşünmüyoruz” cevabını verir.

2011 yılında kışlanın adı Şehit Astsubay Erkan Durukan olarak değiştirilir.

Siyasi iktidarlar zamanın ruhuna göre hareket ederler.

Muğlalı daha önce Menemen Divan-ı Harp Başkanı olarak görev yaptı. Atatürk’ün Menemen’e “derhal!” emri ile gönderdiği kişidir. Muğlalı aynı zamanda Karakol Cemiyeti’nin de kurucularındandır. Yani şimdi MİT’e dönüşen ilk kurum. Zabitan, Yavuz gibi İttihatçı direniş örgütlerinde yöneticilik yapmış bir kişilik…

23 Aralık 1930 tarihli ‘Menemen Olayı’nda asıl adı Mustafa Fehmi olan sonradan Kubilay adını alan asteğmen ve iki bekçiyi katledenleri yargılamak üzere kurulan Divan-ı Harp Başkanı Muğlalı, bu olayı şanına yaraşır bir şekilde yürüttü. Sıkıyönetim uygulamasının bittiği 8 Mart 1931 tarihine kadarki dönemde 2200 kişiyi tutukladı, 606 kişiyi yargıladı, aralarında Nakşi Şeyhi Esat Hoca da olmak üzere 28 kişiyi idama mahkûm etti ki, Esat Hoca o sıralar Erenköy’deki evinden hiç dışarı çıkmamaktaydı. Oğlu Mehmet Ali ile beraber Menemen’e getirip yargıladılar. Halka gözdağı vermek için bu kişiler, kentin değişik yerlerinde asıldı. Asılanlar arasında Esat Hoca’nın oğlu Mehmet Ali de vardı.

Yaşı göz önünde tutularak Şeyh Esat’ın cezası indirilmiş ve hükmün kesinleşmesini beklerken hastanede yaşamını yitirmiştir. Yirmi yıl sonra Muğlalı da aynı kaderi paylaşmış. Adeta ilahi adalet bu dünyada gerçekleşmiş oldu. Şeyh Esat’ın intikamı alınmış oldu.

Artık Paşamız ‘Menemen Fatihi’dir.

Katliam için özel olarak seçildiği anlaşılmaktadır.

Sonuç olarak; bu olay bize göstermektedir ki, hükümetin Muğlalı’ya bizzat kendisinde dahi bulunmayan birtakım geniş yetkileri zımnen tanıdığı her türlü şüpheden uzaktır.

Nitekim Özalp olayından sonra Erzurum’a gelen Reisicumhur İsmet İnönü’nün herkesin huzurunda “Muğlalı Doğu’nun kralıdır; ben onun burada bulunması sayesinde rahat uyuyorum” diyerek Muğlalı’nın arkasını okşamasının bir anlamı vardır (İsmail Beşikçi, Orgeneral Muğlalı Olayı Otuzüç Kurşun s: 80).

Gene olaydan sonra İnönü Van’a giderek orada haksızlıklara uğramışların gözü önünde Muğlalı’nın koluna girerek gezmiştir. Katliam bölgesinde katliam failiyle kol kola gezmiştir. (a.g.e. S: 89)

Ve aradan 80 yıl geçti. 33 Kürt köylüsünün kurşuna dizildiği ‘Geliyé Sefo’ hala ‘yasak saha’ kapsamında. Bundan 80 yıl önce, “Dağların kuytuluk bir boğazında / vakitlerden bir sabah namazında “vurulan Kürtler, orada kanlar içinde yatmaya devam ediyor, acısı tazeliğini kuruyor. Zira katliamların ardı arkası hiç kesilmedi. İktidarlar değişti devletin Kürt politikası aynen devam ediyor.

Not: Yazıda yer alan şiir, Ahmet Arif’in konuyu işlediği “33 Kurşun” isimli şiiridir.

Faysal Mahmutoğlu’nun Tüm Yazıları

Önerilen Yazılar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.