Faysal Mahmutoğlu Yazdı: İslam Dünyasından Bir İskandinav Ülkesi Çıkar mı?

29.07.2023

Günümüzde uygar dünyanın varmış olduğu demokrasi, hukuk ve insan hakları (özellikle ifade özgürlüğü, din ve vicdan özgürlüğü vs.) seviyesine bakıldığında, nüfusunun büyük çoğunluğu Müslüman olan ülkelerin bundan epey uzakta olduğunu görüyoruz. Müslümanlar bu değerlerle, bu alanlarda gelişmiş ülkelerde yaşamaya başlayınca tanışıyorlar.

55 Müslüman ülkeden sadece yedisi seçim demokrasisine sahip. Müslüman ülkeler ayrıca, dünya ortalamasına kıyasla kişi başına GSMH, yaşam kalitesi, kültürel seviyesi ve okuryazarlık oranları bakımından çok daha düşük gelişmişlik seviyesine sahip.

Müslüman coğrafyasında egemen olan derin şiddet ve ölüm kültürü, bu coğrafyada yaşam ve barış kültürünün inşa edilmesinin neredeyse imkânsız olduğunu göstermektedir. Müslüman toplumlarda şiddet, adeta günlük yaşamın doğal bir parçası haline gelmiş durumda. Toplumun bir kesimi, adaletsiz bir biçimde devletin imkanlarından yararlanırken, toplumun geniş kesimleri derin bir yoksulluk içinde…

Müslüm toplumlarda egemen kültür, farklı olanı ötekileştirmekte ve buna karşılık, toleransı ve çoğulculuğu desteklememektedir. Ölüm yaşamdan daha çok kutsanmaktadır.

Müslüman ülkelerin çoğu otoriterlik ve azgelişmişliğin kısır döngüsü içinde. Otoriterlik dine, bilime, ahlaka, eğitime, sanata ve hayatın bütün yönlerine olumsuz etki ediyor.

İslam dünyasındaki derin krizin nedenlerinden biri, İslam’ın din edinilmekten ziyade, devlet ve siyaset haline getirilmesidir. Yapılan eleştiri ve itirazları önlemeye matuf olarak devlete ve siyasal otoriteye sadakat ve itaat, itikat haline getirildi. İslam devletinin ve siyasetinin kaynağının ilahi vahiy olduğu anlayışı egemen kılınarak devletin ve siyasi otoritenin kutsallaştırılması sağlandı.

Tarihsel süreç içerisinde siyasal amaçlar için üretilen mezhebi ve fıkhi yorumların, adeta itikadî ilkeler olarak devletin kurucu metni haline getirilmesi yoluyla, toplumun siyasal otoriteye itaati zorunlu kılındı. Tüm bunların sonucu olarak ulemanın siyasal otoriteyle ittifakı, özgür düşünceyi ortadan kaldırdı.

Ulema-devlet ittifakı karşılıklı çıkar ilişkisine dayanmaktadır. Ulema (şeyhülislam, meşayıh-ı kiram vs.), devlet yöneticilerine dini meşruiyet ve dokunulmazlık sağlarken, kendilerine maddi imtiyazlar yanında kendi din yorumlarına uygulama sahası açıyor, dini söylemi bir nevi tekellerine almayı garanti ediyor.

Din ve devleti temsil iddiasındaki devlet yöneticileri tüm alanları kontrol etmeye çalışarak özgür düşüncenin gelişmesine izin vermiyor. Bu da eleştiriyi, aklı ve sorgulamayı önceleyen bir entelektüel sınıfın doğmasını önlüyor. 8-11. yüzyıllar arasında ulema, devlet memuru olmayı genel olarak reddetmiş, geçimlerini özel sektörde, özellikle de ticaretle temin ediyorlardı. Bu dönemdeki dini ve fikri çoğulculuk önemli filozofların yetişmesini sağlamıştır. Bu dönemde ulema ve devlet arasında belirli bir ayırım vardı. Ulema devletten geçinmiyordu. Bu dönemde Müslümanların yüzbinlerce kitaba sahip kütüphaneleri varken, batı Avrupa’daki kütüphaneler birkaç yüz kitapla sınırlıydı.

Bununla birlikte, 11. yüzyılın ortalarında ortaya çıkan ulema-devlet ittifakı, bağımsız düşünürlerin marjinalleştirmesini sağladı ve İslam dünyasında yüzyıllarca süren entelektüel ve ekonomik durgunluğa yol açtı. Nizamiye medreseleriyle de ulema sınıfının devletle ilişkisi kurumsallaştırıldı. Ne var ki, Müslüman yöneticiler, Avrupa’nın askeri ve iktisadi üstünlüğü tartışmasız bir şekilde ortaya çıkınca sorunun farkına vardılar.

Batı Avrupa, 15. yüzyıl sonrası burjuvazi ve entelektüel sınıfın önderliğinde gelişti. Özellikle üç teknolojiyi çok iyi kullandı: barut, pusula ve matbaa. Bu dönemde İslam dünyası, özellikle Osmanlı İmparatorluğu ulema-devlet ittifakının egemenliği altındaydı. Osmanlı’ya matbaanın girişi üç asır sonradır. Egemen din anlayışı matbaayı dine bir tehdit olarak algıladı. 1727’de Osmanlı bürokratlarının girişimiyle İbrahim Müteferrika matbaasına padişahtan izin alındığında bile Şeyhülislam sadece din dışı kitaplar basımına onay verdi. Ulema, dini kitapların basımına 1803 yılında, Kuran-ı Kerim’in basılmasına ancak 1873 yılında izin verdi. Kuran’ın Türkçe mealinin basılmasına ise ulema izin vermedi. Türkçe meal basımı Cumhuriyetin ilanından sonra gerçekleşebildi.

1880 yılında Batı Avrupa’da okur-yazarlık oranı yüzde 30’u geçerken, Osmanlı Müslümanları arasında bu oran yüzde 1 civarında idi. Günümüz Müslüman toplumların düşük eğitim oranı, tarihteki sorunların devamı niteliğinde.

Günümüzde ise İran’da din adamlarının hayatın tüm alanlarına müdahalesi, hatta din polisinin devriye gezmesi, Pakistan’da federal şeriat mahkemesinin kurulması ve dine hakaret edenlerin idam gibi ağır cezalara çarptırılması, Mısır’da El-Ezher’in verdiği fetvalar ışığında adımların atılması, Türkiye’de tarikat ve cemaatlerin devlet kademelerinde önemli ölçüde yer alması, seçim zamanı parti örgütleri gibi aktif çalışmaları uluma- devlet iş birliğinin somut örnekleridir. Bunda 20. yüzyılın başında bu ülkelerde uygulanan başarısız jakoben laikliğin payı büyüktür. Laiklik bir baskı aracı olarak kullanıldı ve tüketildi.

İslam dünyasında Maverdi, Gazali ve İbn Teymiye gibi Orta Çağ düşünürlerinin fikirlerini günümüze taşıma çabasına tanık oluyoruz.

Müslüman çoğunluklu ülkeler bu durumdayken, İskandinav ülkeleri başta olmak üzere gelişmiş demokratik ülkeler, dünyaya bir medeniyet, hukuk, özgürlük, eşitlik ve ahlak modeli sunuyorlar. Bu ülkelerin ortak özellikleri demokratik hukuk devleti olmalarıdır.

Demokrasilerde hukuk günün şartlarına ve toplumun ihtiyaçlarına göre halkın katılımı ile gerçekleşir. Bu noktada Müslüman toplumların ilave bir sorumluluğundan veya sınırından söz edilebilir; o da hukuki düzenlemelerini yaparlarken, Kur’an ve Sünnet’in ortaya koyduğu çerçeve içinde kalmak zorundadırlar. Diğer bir ifadeyle, Kur’an ve Sünnet’e aykırı düzenlemeler yapamazlar. 

İslam ülkelerinin tümü çağdaş hukuk devletinin normlarına sahip değiller. Toplumları toplum yapan hukuktur. Tunuslu hukukçu Ali Mezghani’nin dediği gibi “İnsanın, insanlaşma sürecinde hukuk dinden önce gelir.” (Ali Mezghani, “Tamamlanmamış Devlet: Arap Ülkelerinde Hukuk Sorunu, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, Giriş), “Dinsiz bir toplum tasavvur etmek mümkün olmakla birlikte, tümüyle hukuktan yoksun bir toplum düşünmek mümkün değildir.” (Mezghani, s.65)

Demokratik hukuk devletinde siyasi otorite de hukuka tabidir. Hukuk devleti, içinde yurttaşın olmadığı despotik devletten ayrılır. Hukuk devleti, kanun devleti olmadığı gibi polis devleti de değildir. Hukuk devleti, devletin özerk varlık olarak hukuka boyun eğmesi ilkesine dayanan devlettir. Devletin gücü tam da hukuki olduğundan ötürü hukukla sınırlandırılmıştır. (Mezghani, s.229)

Hukuk devleti, yurttaşlarının güvenlik ve özgürlüklerinin güvencesidir. Devlet, gücünü hukuk içerisinde kalarak gösterir. Demokrasilerde iktidar herkese aittir, bir mülk olarak sahiplenilmez. Tarihsel tecrübe, İslam dünyasının, hükümdarın gücünü ve imtiyazlarını sınırlandırmayı başaramadığını ortaya koymaktadır. Siyasi otorite keyfi olarak insanların özgürlüğünü kısıtlayabilmektedir; hiçbir denetime tabi değildir.

Gazali’ye göre iktidarı elinde bulunduran kişiye, bu kişi gasp edici veya zalim biri, sadece bir emir veya sultan bile olsa itaat etme mecburiyeti vardır (Mezghani, s.232). Burada geçerli olan norm kılıcı keskin olana itaat etme gereğidir. Maverdi: “Hükümdarlar iktidarlarını Tanrı’dan alırlar. O’nun yeryüzündeki gölgesidirler ve sadece Tanrı’ya karşı sorumludurlar” der (Mezghani, s.232). Nasıl ki, Tanrı sorguya çekilmezse siyasi otorite de eylemlerinde herhangi bir değerlendirmeye tabi tutulamaz. Böylece Emevi hanedanlığıyla birlikte uygulama alanı bulan Tanrı’nın önceden takdiri ve determinizm görüşünün özgür seçim görüşüne üstün gören bir anlayış hâkim.

Muaviye’nin oğlu Yezid, Peygamber’in (s) torununu öldürtmüş ve Kabe’yi yaktırmıştır. Emevi hanedanlığından daha çok dine dayanan Abbasi hanedanlığının kurucusu Ebu’l Abbas’ın lakabı ‘Seffah’ yani kan dökücüdür. Emevi hükümdar ailesinin bütün fertlerini katletmiştir. Ve sadece biri, Abdurrahman, Endülüs Emevi hanedanlığını kurmak üzere İspanya’ya kaçabilmiştir. Osmanlı hükümdarları devletin bekasını gerekçe göstererek kardeşlerini, çocuklarını katletmişlerdir. Bütün bunlar, ulemayla (Şeyhülislam) iş birliği sonucu gerçekleşmiş ve “maktullerin kaderi” olarak işlenmiştir.

Devlet, siyaset ve hukukta referans alınacak kaynak, mezhepler değil, akıl ve toplumun güncel ihtiyaçlarıdır.

Hukuk devletinde iktidarın sınırlandırılması ve erklerin ayrılığı ilkesi esastır. Bu da anayasayla vücut bulur. İslam ülkelerinin henüz çağdaş bir anayasaya sahip olmadıkları bir gerçek. Çoğunlukla salt biçimsel anayasalar mevcut. Mevcut anayasalara da kimi zaman riayet edilmiyor.

İslam ülkelerinin demokratikleşmelerini engelleyen bir hukuk ve otoriterlik sorunu vardır ve bu yüzden de modern devlete geçiş süreçleri tamamlanmamıştır. İslam ülkelerinde yargıya güven en düşük seviyededir. Devlet başkanının önünde yargıçlar ayağa kalkıyorsa, o ülkede yargı bağımsızlığından söz edilemez. Yerel bir mahkeme siyasi otoriteyi memnun etme adına anayasa mahkemesi kararlarını uygulamıyorsa, hukuk devleti olma iddiası ortadan kalkar.

 Sonuç olarak, İslam dünyasına demokrasinin yerleşmesi ve Müslümanların bu haliyle Batı toplumlarının düzeyine çıkması pek mümkün görünmüyor. Avrupa’ya sığınmacı olarak yerleşen Müslümanların sergiledikleri davranışlar bu iddiayı ispatlar nitelikte.

Pakistanlı büyük şair ve filozof Muhammed İkbal’in tespitiyle “İslam dünyası Rönesans’ını ancak Doğu’nun kalbi ve Batı’nın aklını bir araya getirerek gerçekleştirebilir.” Batı’nın sahip olduğu kültürel ve ahlaki değerleri sistemimize yerleştirmemiz ve benliğimizin bir parçası haline getirmemiz gerekiyor. Özetle, Batı’yı suçlama kolaycılığını bırakmalı ve demokratik kültürü içselleştirmemizin bir zorunluluk olduğunu bir an önce görmeliyiz.

Faysal Mahmutoğlu’nun Tüm Yazıları

Önerilen Yazılar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.