Faysal Mahmutoğlu Yazdı: Kayyum Sistemi Halkın İradesini Yok Saymaktır

17.06.2024

Birinci Dünya Savaşı’nın ardından Orta Doğu’nun siyasi haritası kurgulanırken Kürtler yok sayıldı. Kimse Kürtlerin cılız da olsa sesini duymadı. “Ulusların kaderini tayin hakkı” Kürtler için işletilmedi. Dört ayrı ülkede yaşamaya mahkûm edildiler.

Kürtlerin statüleri, yaşadıkları ülke tarafından belirlenmişti. Türkiye’de ‘Türk’tüler, Irakta ‘azınlık’, İran ve Suriye’de ise ‘yok’ sayılıyorlardı.

Günümüzde ise durum biraz farklılık arz etmektedir. Irak’ta federal bir bölge olarak yönetimlerini kurmuş durumdalar. Suriye’de özerk bir yapıları de facto olarak oluşturulmuş, İran’da siyasal oluşumlarına izin verilmiyor. Türkiye’de ise yönetimin keyfine bağlı olarak bazı kültürel haklarını kullanabiliyorlar. Devlet kanalında Kürtçe yayın yapılıyor ancak mevcut yasada Kürt dili ibaresi yer almamaktadır. Yerel dil ve lehçeler ibaresi geçmektedir.

Diyarbakır’da Kürtçenin öğrenilmesine matuf olarak, Kürtçe konuşulmasını isteyen Pine Café’nin sahibinin “terör” ile suçlanması, Kürtçenin pek de serbest olmadığını gösteriyor. Oysa bu ülkede İngilizce konuşma zorunluluğu olan birçok cafénin olduğunu biliyoruz.

Türkiye’de Kürtler siyasal arenada etkin olarak muhalefet edebiliyorlar ancak terörle ilişkilendirilip siyasal haklarından mahrum bırakılabiliyorlar. Bu minvalde kayyum sistemi yeniden tedavüle sokuldu -ki, her defasında kayyumların atandıkları belediyelerde ağır bir enkaz bıraktıkları, belediyeleri borç batağına sürükledikleri bilinmektedir.

‘İnsan haklarına dayalı demokratik devlet’ kavramının temeli, yerel demokrasi üzerine inşa edilmiştir. Zira yerel yönetimlere katılım ile demokrasi arsında birebir ilişki vardır.

Bir ülkede demokrasinin sağlıklı işlemesinin temel ölçütü özerk, güçlü ve demokratik yerel yönetimlerin varlığıdır. Türkiye, kayyum uygulamalarıyla var olan demokratik yerel yönetim hakkını ve geleneğini ortadan kaldırmaktadır. Bu yüzden Türkiye’ye demokratik ülkeler penceresinden bakanlar, en iyimser ifadeyle bir hibrit demokrasinin mevcudiyetini görmektedirler.

Kürt nüfusun yoğun olarak yaşadığı il ve ilçelerde demokratik yollarla seçilmiş belediye başkanlarının görevden alınıp yerine mülki idare amirlerinin kayyum olarak atanması, 15 Temmuz 2016 darbe girişiminin ardından ilan edilen ‘olağanüstü hal’in bir ürünüdür.

Kayyum politikası esasen devlet eliyle seçim sonuçlarının yok edilmesidir. Bölge halkının “darbe”, “irade gaspı” olarak tanımladığı kayyum, iktidar tarafından “dize getirilme” ve “intikam” sopası olarak halk üzerinde sallandırılıyor.

31 Mart yerel seçimlerine DEM adayı olarak katılan Mehmet Sıddık Akış, geçerli oyların yüzde 48,92’sini alarak Hakkâri Belediye Başkanı seçildi. Akış, İçişleri Bakanlığı tarafından 03.06.2024 tarihinde görevden uzaklaştırıldı ve yerine Hakkâri Valisi Ali Çelik kayyum olarak atandı.

İddianame son derece tanıdık suçlamalar içeriyor. Terör örgütüne yardım veya propagandası yapmak gibi soyut suçlamalar. 2010 yılında hakkında açılan soruşturmanın 2014 yılında davaya dönüşmesine rağmen süreç kaplumbağa hızıyla ilerlerken yargılama belediye başkanı seçilince yıldırım hızıyla sonuçlandırıldı.

Görevden alındıktan iki gün sonra 19 yıl 6 ay hapis cezasına mahkûm edildi. Kayyum ataması mahkeme sonucu beklenmeden yapılması toplumun bir kesimine (özellikle Kürtlere), ‘siz kime oy verirseniz verin biz kayyum politikasına devam edeceğiz’ mesajını içermektedir. Bu yaklaşım, doğal olarak seçme ve seçilme hakkının gaspı şeklinde yorumlanmaktadır.

Terör örgütü üyesi/yöneticisi olarak suçlanan Sıddık Akış on yıl halkın içinde özgürce dolaşıyor. Yerel seçimde aday oluyor, YSK onaylıyor. Seçilince de mazbatasını alıyor. Devletin “bağımsız” yargısından ses çıkmıyor. Ancak iki ay sonra yargı devreye giriyor.

Kayyum atama olayına gerekçe yapılan 2014 tarihli davanın iddianamesini hazırlayan savcı D.Y’nin, İçişleri Bakanlığının “terörden arananlar” listesinde “FETÖ firarisi” diye yer aldığının, dava yargıcının da tutuklandığının ortaya çıkması da ayrı bir garabet.
Elbette hükmü kesinleşmiş bir belediye başkanı görevden alınır. Yasaya göre görevden alınanın yerine belediye meclisi başka birisini başkan seçer. Gelişmiş demokratik ülkelerde bu tarz bir uygulama asla olamaz. Olsa olsa feodal derebeyliklerde yaşanabilir.

Öte yandan Rojava’da demokratik özerk yönetimin kendi kontrolündeki kantonlarda yerel seçim kararını “Devletleşme yönünde bir adım” olduğu propagandası eşliğinde “Teröristan kurulmasına izin vermeyeceğiz” açıklamaları ile Türkiye’nin Irak’a olası bir operasyon sinyalinin yanı sıra, Hakkâri Belediyesine kayyum atanması toplumun sinir uçlarını tahrik etti.

Öyle ki, 31 Mart öncesi, yerel seçimlerde nasıl olsa seçilecek yeni belediye başkanlarının yerine kayyum atanacağı için seçimlerde oy kullanmanın gereksizliği algısı ciddi manada Kürtlerin hafızalarında yer almıştı. Bu doğrulanmış oldu.

İktidarın “kayyum” kararı, bir süredir kendisinden demokratik adımlar atmasının beklentisi içinde olan kesimlere de verilmiş bir cevaptır.

Kayyum kararının, iktidarın gündeme taşıdığı yeni anayasa tartışmalarının yapıldığı bir dönemde alınmış olması, sivil ve özgürlükçü anayasa söylemlerini boşa çıkarmaktadır. Bu kararın alınmasında, iktidar bloku içindeki klikler arası mücadelenin de etkisi olduğu düşünülebilir.

İktidarın Kürt sorununu bir terör sorunu olarak görmesinin/göstermesinin sonucu olan bu karar, aynı zamanda ülkedeki demokrasinin ve demokratik normların sınırlarını da belirliyor.

Bu uygulamayla normalleşmenin ömrü yatsıya kadar bile sürmedi. İktidar ile ana muhalefet arasında “yumuşama” ve ‘normalleşme ‘ tartışmaları sürerken, iktidar gerçek normaline dönmüş oldu.

Ülkenin temel sorunlarının çözümü noktasında pek aceleci davranmayan iktidar, millet iradesini yok sayma konusunda yıldırım hızıyla hareket etmiş oldu.

Kayyum sistemiyle yerel yönetimler ortadan kaldırılmaktadır. Bu durum, Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’na da aykırıdır. Yerel yönetimler katılımcı demokrasinin olmazsa olmazıdır. Aynı zamanda demokratik standartların da en önemli ölçütlerindendir.

Yasama ve yargı organları işlevsizleştirilerek yürütmenin bir aracı haline getirilmiş bulunuyor. Otoriter rejimin temelini tüm yetkilerin merkezde toplanması oluşturmaktadır. Oysa çoğulcu ve katılımcı demokrasinin en temel şartı güçler ayrılığıdır.

Kayyum sistemi, belediye meclis üyelerini de kapsamaktadır ki, yerel yönetimlerin varlık nedenini ortadan kaldırmaktadır. Seçilmiş üyelerden oluşan belediye meclisinin toplantıya çağrılması da tamamen kayyumun keyfine bağlıdır.

Gelişmiş Batı demokrasilerinde olduğu gibi refah düzeyinin hayli yüksek, düşüncelerin özgürce ifade edilebildiği, üstünlerin hukukunun değil de hukukun üstünlüğünün esas alındığı, hakların anayasal güvence altına alındığı bir Türkiye hayali için başka baharı bekleyeceğiz. Gidişat, gittikçe demokrasiden uzaklaşma sürecinin devam edeceği yönündedir. Partili cumhurbaşkanı sisteminin cumhuriyeti demokrasi hedefinden iyice uzaklaştırdığını görüyoruz.

Bu vesileyle, gerçekten bayram yapabileceğimiz günleri görmek umuduyla hepinizin bayramını tebrik ediyorum.

 

Faysal Mahmutoğlu’nun Tüm Yazıları

Önerilen Yazılar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.