Hasan Postacı Yazdı: İlke ve Değer Merkezli Siyasetin İmkânları-15

06.06.2021

Yerellikte Türkiye Örnekliği-Sosyolojik Analiz

Din Devlet Toplum

Din kavramını bireysel ve toplumsal boyutta yaşamı şekillendiren değerler sistemi olarak tanımlanabilir. İnsanın varoluşunu anlamlandıran üç ilişki koordinatından bahsedilebilir. Maddi düzlemde eşya/maddi alem ve hem türü ile olan yatay ilişki düzlemi düşeyde yaratıcı ile olan düşey eksenle ilişkilidir. İşte din tüm bu varoluş ilişkilerinin tamamını düzenleyen değerler sistemi olarak görülmelidir.

Varoluşun yatay ilişki düzlemini oluşturan hem türü ile olan ilişkiler insanın sosyal bir varlık olmasına karşılık gelir ve bu bağlamda şekillenir. İnsanın yaşama dair değerler sisteminin şekillenmesinde etkili olan faktörler üzerine oldukça geniş bir müktesebat vardır. Genel olarak insan yaşadığı toplumun ürünüdür diyen sosyolojik yaklaşımların karşısında insanın doğuştan getirdiği potansiyel özelliklerin belirleyiciliğini savunan anlayışlar yer alır.

Diğer birçok bilimsel disiplin gibi sosyoloji, piskoloji ve antropoloji gibi insanı çeşitli boyutları ile inceleyen bilimlerin de kökeni ve temel yöntem ve referansları batı moderinitesi tarafından belirlenmiş ve temelinde emprik ve seküler yaklaşımlar vardır.

Toplumu bilimsel olarak incelenmesini gündeme getiren ve sosyoloji kavramını bir bilim dalı olarak ilk kez kullanan Auguste Comte sosyolojinin pozitif bir bilim olarak ele almış ve bu bağlamda sosyolojinin toplumu deneysel yöntemlerle fizik ve kimyada kullanılan bilimsel yöntemlerle incelenmesi gerektiğini savunmuştur. Comte, “üç hal kanunu” ile formüle ettiği kuramında tüm bir insanlık tarihini evrimci/ilerlemeci bir yaklaşımla ele almıştır. O’na göre insanın doğa ile mücadelesi ve onu anlama/yönetme çabası ilkel teolojik dönemle başlar. Bu dönemde açıklanmayan olaylar ve korkular yer, gök, güneş, ay, ateş, hayvan figürleri gibi somut tanrılara tapınmaya yol açan ilkel dinler dönemidir. Metafizik dönem dediği soyut tanrılar dönemi ikinci evre olarak görülür ve gelinen son evre pozitivizmin hâkimiyetiyle başlayan bilimsel dönem olarak tanımlamaktadır. Artık bu evrede inanç ve dogmalar terkedilmeli ve paradoksal olarak adeta bilimin belirlediği doğrular dogmatik bir katılıkla kabul edilmeliydi.      

Sosyolojinin önemli kurucu ve kurmacılarından Emile Durkheim de selefi A. Comte gibi toplumu tıpkı doğa olayları gibi deneye ve gözleme dayalı bir metodoloji ile incelenmesini savunuyordu. Durkheim’in çalışmaları ile sosyolojinin bilimsel bir disiplin haline geldiği kabul edilir.

Comte ve Durkheime’in düşüncelerini etkileyen, şekillendiren en önemli isim ise H. Saint-Simon’dur. Fransız devrimi gibi batı modernizmin önemli dönüşüm olaylarında yaşamış olan düşünür kendisini ‘Bilimci’ olarak katı bir seküler kimlikle tanımlıyordu. Toplumsal değişimi ilerlemeci yaklaşımla açıklanabileceğini savunuyordu. H. S. Simon, doğanın kanunları gibi toplumsal ilerlemenin de kanunları olduğunu ve toplumsal ilişkiler ve ahlaki şekillenişler aynen doğa gibi genel ve sabit kanunlarla yönetilmekte olduğunu düşünüyordu. Simon’un savunduğu ilerlemeci/doğrusal tarih yaklaşımına göre, din adamları 19. yüzyılda zaten saygınlıklarını ve ünlerini kaybetmek zorundaydılar. H. S. Simon’a göre insan zihni tarihin başlangıcından beri gelişim içerisindeydi ve belli bir seviyeden sonra teoloji ve feodal kültür ile ilgili her şey yok olmak zorundaydı. Bu eski dönemlere ait anlatıların modern zamanlarda artık tekrar ortaya çıkmalarının imkânı yoktu. Bununla birlikte, her ne kadar yeni modern dünya ortaya çıkmadan önce dinî kurumlar ve din insanları bireylerin ahlakını şekillendirmede önemli bir rol oynamış olsalar da modern çağda metafizik üzerine ahlâk veya ahlaki değerler oluşturmaya çalışmanın etkili ve anlamı sonuçlar oluşturamayacağını düşünüyordu. Ona göre, dinî değil, dünyevi ahlak, teolojik değil bilimsel fikirler yeni sanayi çağının temel karakteri olacaktı. Bu temel yaklaşımlar Comte ve Durkehiem’in sosyolojiye dair temel anlayışlarının şekillenmesinde belirleyici olduğu söylenebilir.

Sosyolojide Fransız ekolünün bu üç ismine karşılık Alman ekolünde Marks ve Weber temelde yine seküler metodolojinin belirleyici ikliminde yaklaşımlar ortaya koydular. Karl Marks sosyolojiye daha tepkili olmasına rağmen Weber özellikle yeni endüstriyel toplumun kapitalist değerlerinin Protestanlığın katı disiplininden etkilenme boyutları üzerinden analizlere yöneliyordu. Bilimin olanı incelediği, olması gereken yöneldiği zaman ideolojileştiği eleştirisi üzerinden Karl Marks’ın Batıdaki akedemik otoritelerden uzun yıllar veto almasına rağmen düşüncelerinin önemli etkileri olduğunun altını çizmek gerekir.

İnsan ve toplum üzerine oluşan batı modernizm merkezli yaklaşımların epistomolojik temellerinin aynı ortak paydada buluştukları görülür. Yani hakikate/doğruya dair bilginin aklın özne kabul edildiği bilmsel deney ve yönetme kaynaklı olma zorunluluğu. Metodolojik olarak evrimsel temelde ilerlemeci/doğrusal bir anlayış üzerine insan zihni ve toplumsal ilişkilerin tarihinin/gelişim sürecinin analiz edilmesidir.

Sosyoloji, psikoloji ve antropolojinin bilimsel disiplinler ilişki genetiği bu ortak bilgi ve metodolojik temel üzerinden şekillenir. İnsan, bilgi, toplum ve din tanımları ortak kavramsal çerçevelere sahiptir.

İslami bağlamda epistemolojik olarak hakikat ve doğrunun kaynağı vahiy temelinde şekillenir. Akıl özne değil hakikat arayış ve keşfinde en güçlü araçtır. Bu bağlamda ilk insan olan Adem’e ‘isimler’ öğretilerek seçilmiş ve/veya üstün kılınmıştır. Bu bağlamda vahiy kaynaklı bilgi bilimsel bilgi ile çatışmaz, tersine bilimsel bilgi üzerinden maddi ve madde ötesi olana dair hakikate ulaşma çabası teşvik edilir. Kavramsal tanımlamaların derinliği vahiy temelli bilgi çerçevesinde şekillenir, çeşitli anlamsal katmanlar kazanır. Tarihsel gelişim ve süreçler bu bağlamda madde ve madde ötesine dair hakikatlerin anlam katmanlarını müteşabih olandan muhkem olana evirilmesini doğal bir gelişim süreci olarak görür. Bu ilerlemeci bir tarih metodolojisi ve aklın mutlak özneliği anlamına gelmez, buna eşitlenmez.

Tipik bir örnek olarak son vahiy bilgisi güneşi ‘Ziya’ ayı ‘Nur’ olarak tanımlar. Işık yayan iki gök cismi olan güneş ve ay için faklı iki kavramsal tanımlama yapılması, vahiy ile ilk muhatap olan toplumlar için müteşabih bir bilgidir. Astronomideki araştırmalar ve gelişmeler günümüzde güneşin ışık üreten bir kaynak olduğunu ayın ise güneşten gelen ışığı yansıtan bir gök cismi olduğunu göstermiştir. ‘Ziya’ bu bağlamda ışık kaynağı anlamına gelirken, ‘Nur’ ışığı yansıtan anlamına gelir. Bu güncel bilgiye sahip insan için vahiy kaynaklı bu tanımlama artık mütaşabih olmaktan çıkmış ve muhkem hale gelmiştir. Bu durumu diğer birçok konu için bir metodolojik olarak uyarlayabiliriz. Buna ölüm sonrası diriliş gerçekliğini de dahil edebiliriz. Bu bağlamda parapiskoloji konusu olan ‘Uyku’, ‘Rüya’, ‘Dejavu’ gibi konulardaki bilimsel araştırmalar süreci bu bağlamdaki hakikatlerin keşfi açısından değerlendirilebilir.   

İnsanın hem türü ve eşya ile ilişkisini belirleyen yatay koordinat düzlemi seküler batı modernizmin temel paradigmasından farklı olarak varoluşu maddi dünya hayatı ve ölümden sonra diriliş/ahiret hayatı perspektifinden bir hakikat tanımlaması sunar. Bu epistomolojik persfektif üzerinden yeni bir sosyolojinin, psikoloji ve antropolojinin imkanlarını oluşturmaya yönelik entelektüel çabalara odaklanmak gerekir.

İslami değerler temelinde yeni bir sosyolojinin oluşumuna yönelik kayda değer çabaların Ali Şeriati gibi isimlerle sınırlı kaldığı görülür. İbn-i Haldun bu anlamda tarihsel müktesabatın önemli köşe taşlarından biri olarak görülebilir. Günümüz açısından bu alandaki müktesabatın oluşumuna dair güçlü ve etkili çalışmalara ihtiyaç olduğu muhakkak.

Bu bağlamda toplum tanımı ve sosyal bir varlık olarak insanın varoluşu üzerinden şekillendiren temel değerler ve dinamiklerin neler olduğu ve nasıl şekillendiği üzerine analizlerle devam etmek umuduyla.

                     

Hasan Postacı’nın Tüm Yazıları

Önerilen Yazılar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir