Hasan Postacı Yazdı: İlke ve Değer Merkezli Siyasetin İmkânları-16

15.06.2021

Yerellikte Türkiye Örnekliği-Sosyolojik Analiz

Din Devlet Toplum

Ontolojik olarak insan için varoluşun temeli imtihana dayanır. Yani dünya yaşamı insan için bir imtihandır (29/2-3). Bu insana dair her düşünceyi farklı bir perspektifle bakmayı, anlamayı ve anlamlandırmayı gerektirir. İnsanın birey teki olarak sınanmasından ve hesaba çekilmesi ile beraber toplumsal grupların da imtihan edilmesi ve hesaba çekilmesinden vahiy bilgisi bahseder (2/141, 5/48). Bu durum toplum tanımına yönelik çağdaş sosyolojik yaklaşımlardan farklı bir tanımlama ve anlamlandırma yapmamızı zorunlu kılar.

Batı modernitesinin seküler epistemoloji temelinde sosyolojinin toplum tanımını şekillendirilir. Buna göre insanlık tarihi ilerlemeci tarih yaklaşımı ile ele alınır ve toplumsal gelişim, sosyal Darvin’imizin esasları ile anlamlandırılır. İnsan, sadece beşer/biyolojik yönü ile tek boyutlu tanımlanır ve insanın sosyal/toplumsal ilişkileri ile ortaya çıkan toplumsal yapılarda bu bakış açısından yola çıkılarak anlamlandırılmaya çalışılır. ‘insan sosyal bir hayvandır’ (Platon), ‘İnsan politik bir hayvandır’ (Aristo), ‘İnsan çıkarcı bir hayvandır’ (J. Dewey) gibi çıkarımların temelinde bu bakış açısı vardır.

Ontolojik çatışma ve çelişkilerden biri de insanlığın tarih serüveni ile ilgili vahiy bilgisi ve seküler ilerlemeci tarih anlayışı arasındadır. İlerlemeci tarih ilk insanın doğanın zorluklarına karşı verdiği mücadelenin süreci olarak avcılıktan, yerleşikliğe, ateş ve tekerleğin buluşundan madenlerin işlenişine, yazının icadından karmaşık toplumsal örgütlülüğe uzanan yaşanmışlıklar olarak tüm insanlık sürecini tanımlamaya çalışır. Yazı öncesi dönemi antropoloji, sonrası dönemi ise tarih bilimi inceler.

Vahiy bilgisi ilk insanı isimlerin öğretildiği, kendisine secde edilen seçilmiş bir halife olarak Adem’den başlatır. İlk insan eşyaya ve kendisine dair bilgiye sahip bir peygamber olarak tanımlar. Dil/konuşma, hayâ, mahremiyet, iyi-kötü algısı olan, estetik, aşkın olanı bilme, üretim, barınma, giyinme kültür ve değerleri olan bir şerefli varlık olarak görür. Yaratılışla getirilen temiz fıtrat olarak tanımlanabilen insanın bu genetik kodları zaman ve coğrafya üstüdür.

Çağdaş modern batı epistemolojisi ile vahiy ikliminde şekillenen epistemoloji arasındaki bu makas, çatışma ve çelişki fayı nasıl kapanacak? Kapanabilme imkânı var mı? Allah nurunu tamamlayacaktır denilirken insanlık zihninin bu makası aşabilecek bir olgunlaşmasından mı bahsediliyor? Var olan bu ontolojik çatışma tevhid ve şirkin ana ontolojik eksenleridir ve hayatın her alanına farklı çatışmalar olarak yansımış, yansımaya da devam edecektir. Ancak Tevhid eksenli düşünsel üretkenliklerin yeterli cevaplar üretemediğinin altını çizmek gerekir.

Vahiy bilgisi, insan topluluklarını farklı boyutlarda farklı tasniflere tabi tutar. Beşeri olarak insanların farklı toplumsal gruplarda olmasını yaratıcının takdiri olarak görür. Bunun temel hikmetini de ‘Taarifü/tanışmak’ olarak açıklar (49/13). Tanışmak olarak anlamı verilen A-re-fe kökünden gelen fiilden, marifet, örf, irfan gibi anlam katmanları oldukça geniş bir açılımlar sağlanmıştır. Tasavvufi gelenek kulluk ifasını bile Allah’ı tanımak olarak anlamlandırmayı bu fiil üzerinden tercih etmişlerdir. Bu bağlamda insanın sosyal varlık olmasının en önemli boyutu tanıma/tanışma/tanınma kavramsal ikliminde şekillendirildiği söylenebilir. Marifet ve irfan bu sürecin evrensel fıtri değerler ve erdemler üzerine inşa edilebilme olgunlaşmasına tekabül eder.

Sosyolojik olarak vahiy bilgisi ve terbiyesi, toplumsal ilişkinin değerler iklimi evrensel hak ve özgürlükler, adalet, güven, barış gibi evrensel erdemleri içselleştiren ‘sosyal insanı’ inşa etmeyi hedefler. Bu terbiye iklimini insanın öteki ile olan ilişkiler dünyasını iki ana kategoride şekillendirir. Vehbi olan yaratılışla getirilen özellikleri kapsar. Doğduğun yer, anne-baba, mensup olduğun kavim/etnisite, konuştuğun dil, ten rengin/ırkın vb. Kesbi olan ise insanın kendi iradesi, tercihleri ve emekleri ile kazanmış olduğu tüm rol ve statüler. Vahiy bilgisi bu bağlamda vehbi olan üzerinden bir üstünlüğün/tekabürün fıtratı bozacağını net bir şekilde vurgular. Üstünlüğün tek ölçütü olarak takva sahibi olmayı görür. Takva fıtrata uygun evrensel değer ve erdemler doğrultusunda insanın öteki ile olan ilişki düzleminin inşa çabasına karşılık gelir.

Takva üzere olmak beraberinde vehbi olana karşı hikmetli bir duruş üretmeyi gerektirir. Vahiy bilgisi bu anlamda dillerin ve renklerin Allah’ın ulûhiyet ve rububiyetinin delilleri olması anlamında korunması gereken ayetler olarak tanımlar (30/22).           

Vehbi olanın ifsadı üzerinden işlenmesi gereken önemli konulardan biri de Hz. Musa(a.s.) kıssasıdır. Kassas suresinde detaylı anlatısı yapılan kıssanın geçtiği yer Mısır olarak bilinmektedir. Firavun kendi kavminden olan Kıptiler ile İsrailoğulları/Sıptiler arasında açık bir etnik ayrımcılık yaparak bu kavmi köleleştirmesine vurgu yapılır. Kendisi de bir Sıpti olan Musa peygamber İsrailoğullarının kölelik hali bitinceye (Mısır’dan çıkış) kadar ilahi hukuk ve şeriatla onları bir sorumluluğa tabi tutmamıştır. Yani köle olan insanın nasıl şerri bir sorumluluğu oluşmuyorsa köle bir toplumunda özgürleşinceye kadar toplumsal bir yaşam hukuku, şerri düzeni oluşturulmuyor. Yani sorumluluk bireysel ve toplumsal bazda özgür olmayı şart koşar.     

Fransız devrimi sonrası küresel alanda yaygınlık gösteren seküler ulusçuluk düşüncesi ırkçı ayrımcılık üzerinden etnik soykırım ve asimilasyonlara varan son iki asırlık deneyimlerin vahiy bilgisi temelinde eleştirisini Musa kıssasında görmek mümkündür. Ulusçuluk,/milliyetçilik/ırkçılık küresel ifsadının başta Türkiye ve İslam ülkeleri olmak üzere hala birçok coğrafyada aşılmayan bir problem olarak çeşitli düzeylerde devam ettiğinin altını çizmek gerekir.

Arap, fars ve Türk milliyetçiliği üzerinden yakın tarih analizleri yeterince bir müktesebat içeriyor. Anakronik bir sorun haline gelen Kürt meselesinin ana ekseninde de vahiy bilgisi üzerinden terbiye edilememiş vehbi olan üzerinden üretilen tekebbür ile şekillenen ulusçuluk/milliyetçilik ifsadı olduğunu belirtmek gerekir.

Vahiy bilgisinin öngördüğü toplum tanımının beşeri yaratılış koordinatları dışında itikadi bağlamda tanımlama ve tasnifleri de önemli konulardan birini oluşturur. Temelde iman eden ve iman etmeyenler ve münafıklar olarak üç ana kategori üzerinden tasnife yapılır. Her iki kategorinin kendi içinde alt gruplamaları yapılır. İman edenler, konunun bağlamına göre Müminler, Müslümanlar, Muvahhitler, Muttakiler, Sıddıklar, Şehitler, Adil Şahitler gibi alt tanımlamalara gidilir. İman etmeyenler ise Kafirler, müşrikler gibi alt gruplara ayrılır.

Sosyopolitik bağlamda vahiy bilgisi toplumsal sınıflamada iki kategorik tanımlama yapar. Mütekebbirler ve Mustazaflar. Bu kategorik tanımlamaların kendi arasındaki korelasyonu ve toplumsal yapının analizlerine devam etmek duası ile.

 

Hasan Postacı’nın Tüm Yazıları

Önerilen Yazılar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir