Hasan Postacı Yazdı: İlke ve Değer Merkezli Siyasetin İmkanları-7

21.02.2021

Yerellikte Türkiye Örnekliği-Sosyolojik Analiz

İstatistiki veriler Türkiye nüfusunun yüzde 99 üzerinde Müslüman olduğunu gösteriyor. Diyanet İşleri Başkanlığının yaptığı “Türkiye’de Dini Hayat Araştırması” çalışmasında katılımcıların yüzde 99.2’si kendilerinin İslam dinine mensup olduklarını belirtiyorlar.   Sosyolojik olarak bu oranın ne anlama geldiği veya hayatta nasıl bir karşılık oluşturduğu ile ilgili daha derinlikli irdelemelere ihtiyaç var.

Osmanlı imparatorluğu döneminde 1906 kayıtlarına gör nüfusun yüzde 76’sı Müslümandır. Özelde Anadolu yani bugünkü Türkiye coğrafyasında Müslüman nüfusun yüzde 80, Rumeli parçasında ise yüzde 50 olduğunu History of the Ottoman Empire and Modern Turkey (1977, s. 117, aktaran N. Elibol, Osmanlı İmparatorluğu’nda Nüfus Meselesi ve Demografi Araştırmaları, s.155) kayıtlarından öğreniyoruz.

Osmanlı ve sonrası dönemi içine alan yaklaşık bir asırlık süreçte Müslüman nüfusta belirgin bir şekilde artış gözlemleniyor. Can alıcı soru şu; İslam’ın yaşamın her alanına yönelik etkinlik ve şekillendirme düzeyinin nüfusa paralel olarak aynı oranlarda attığı söylenebilir mi?

Bu soruya şehirleşmeden mimariye, eğitimden aile ve çalışma hayatına, edebiyattan sanatın tüm alanlarına, ticaret ve tüketim kültürüne, sosyal ilişki standartlarından eğlence ve dinlence kültürüne yaşama dair boyutlardan belirleyeceğimiz parametrelerden yola çıkarak bir karşılaştırma yapılsa İslamlaşma oranında nüfustaki saflaşma ve artış oranın tersine bir zayıflama, uzaklaşma görüldüğünü söylemek pek abartı olmaz sanırım.

Osmanlı İmparatorluğunun, İslami ilke ve değerler bağlamında derinlikli eleştirisini bir tarafta saklı tutarak en azından sosyo-kültürel boyutta belirgin bir İslam renginin Cumhuriyet Türkiye’si ile beraber niteliksel olarak çözüldüğü görülür. Sosyo-politik anlamda yukarıdan aşağıya devletin ideolojik aygıtlarının gücüne dayalı olarak uygulanan uluslaşma projesi bu yönüyle sentetik bir karakter taşır. Sosyolojide din, değer üreten dört temel kurumsal yapıdan biri kabul edilir. Yeni cumhuriyetin kurucu ideolojisi değer üreten bir kurum olarak dini araçsallaştırarak bireysel düzeye indirgediği ve sosyo-politik düzlemede tüm boyutlarının budandığı söylenebilir.

Halifeliğin kaldırılması ve harf devrimi bu yönüyle atılan en devrimci adımlardır. Yeni devlet ideolojisinin sentetik olarak oluşturduğu yeni vatandaş tipi bireysel anlamda Müslüman kalabilir ancak bu bireye indirgenmiş dinamik bile ‘Kutsal Devlet” takdisinin içselleştirilmiş şahadeti ile makbul ve makul kabul edilebilir. Devlete vergisini bir zekât huşusu ile vermeyi ihmal etmeyen ancak zekâtın toplumsal ve siyasal zeminini de buharlaştıran bir paradokslukla şekillendirilen vatandaşlık tanımı. Bugün zekâtın sosyolojik boyuttaki kurumsal derinliği, yaşama yansıyan zenginliği, fıkhî bağlamda farz oluşunun ve temel ilkelerden biri oluşunun mahalle etkisi bile ortadan kalkmak tehlikesi ile karşı karşıyadır.  

Bir devlet namazı olan Cuma namazını yasaklamayan ancak tatil günleri ile düzenlemede cumayı çalışma günü yapıp tatil günlerini Yahudilerin ibadet günü olan cumartesi ve Hristiyanların ibadet günleri olan Pazar olarak yasal anlamda belirlenmesi dinin birey boyutundaki içselleştirilmesine yönelik bir adım olarak değerlendirilebilir. Geçmişin Cuma kılınır mı? Kılınmaz mı? Kısır tartışmalarının dışında bir kurumsal namaz olarak Cuma namazının kamusal yaşam ve şekillenişte hiçbir karşılığının olmadığını belirtmek gerekir.

Kılık kıyafet ile ilgili ilk dönem getirilen uygulamalar ve şapka devrimi bu bağlamda yeni yaşam kültürünün yaygınlaştırmayı hedefler. Tevhidi tedrisatla gelen eğitim anlayışı ile beraber bu yaşam kültürünün geçmişle ve özelde İslam’ın toplumsal yaşama rengini veren örüntülerini bir reddi miras psikolojisiyle düzenlemeye çalışır. Temel felsefesi ümmetten ulusa geçiş olarak özetlenebilir yeni devletin kurucu ideolojik refleksleri.

Kamusal tüm görüntüler bir üniforma titizliği ile bu bağlamda dizayn edilerek yukarıdan aşağıya bir değişim hedeflenir. Kuşkusuz bu değişimin nirengi noktası kadın figürüdür. Bu yönüyle kurucu ideolojik paradigmanın en güçlü araçlarından biri kadı figürüdür. Bu alandaki tüm düzenlemeler kadının özgürleşmesi ve sosyal hayata katılımın sağlanması bağlamında servis edilir. Bu durum sosyolojik anlamda kadının araçsallaştırılması olarak tanımlanabilir. Bu bağlamda cumhuriyet kadını olama tartışmaları günümüzde bile hala süründürülmektedir.

Sosyolojik bağlamdaki analizlere günümüzdeki yansımaları bağlamında bir sonraki yazıda devam etmeye çalışacağız.

Hasan Postacı’nın Tüm Yazıları

Önerilen Yazılar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir