Hasan Postacı Yazdı: İran Denklemi

27.05.2024

İran Azerbaycan sınırında 19 Mayıs 2024 günü meydana gelen helikopter kazası siyasi sonuçları sarsıcı olan üst düzey siyasilerin vefatlarını beraberinde getirdi. Kazada  İran Cumhurbaşkanı İbrahim Reisi, Dışişleri Bakanı Hüseyin Emir Abdullahiyan, Tebriz Cuma İmamı Ayetullah Ali Haşim ve Doğu Azerbaycan Valisi Malik Rahmeti, kendilerini taşıyan helikopterin Azerbaycan’dan ülkenin kuzeyindeki Doğu Azerbaycan eyaletine dönüşleri sırasında düşmesi sonucu hayatlarını kaybettiler.

İran siyasetinin en güçlü isimlerinin bu kazada vefat etmesi olayın siyasi bir suikast olma olasılığını akıllara getirdi. Özellikle son dönemde İsrail’in stratejik ortağı olan Azerbaycan’ın olay ile ilgili olma olasılığı bile yeni bir savaşın tetikleyicisi olabilir. İran-Azerbaycan olası savaşı İsrail’i fazlası ile memnun edecektir. Ortadoğu ve İslam coğrafyalarının savaş iklimine girmesi ve savaşın tüm bu coğrafyalara yayılması İsrail’in siyasal stratejisinin en önemli parçası olduğunu söylemek abartı olmaz.

Gazze soykırımı İsrail’i her geçen gün yanlızlaştırıken bu sürecin en güçlü direnç noktalarından birini kuşkusuz İran İslam Cumhuriyeti oluşturuyor. İran’ın İsrailin her türlü ajitasyonuna rağmen açıktan savaşa girmemesi İsrail’in ABD ve Batılı mütefiklerinden yeterli düzeyde destek alamaması ve uyguladığı devlet terörünü “İsrail’in güvenliği” üzerinden meşrulaştıramamasını beraberinde getiriyor.

Kazanın teknik bir sorundan kaynaklandığını söylemek oldukça zor bir ihtimal. ABD ve İsrail’in bu tür siyasi suikastleri istihbarat birimleri üzerinden gerçekleştirdiği çok fazla sayıda olay var. Bunların bir kısmı açık resmi ve üstlenilen operasyonlardır. Şeyh Ahmet Yasin, Usame bin Ladin, Kasım Sülaymani, Suriye’de İran elçiliğine düzenlenen infaz ve operasyonlar yakın dönmede yaşanan olaylar ilk akıla gelenler.

Bazı operasyonlar ise istihbarat servisleri üzerinden taşere edilen veya bizzat gerçekleştirilen, ancak resmi olarak üstlenilmeyen siyasi infaz ve olaylardır. İstihbarat savaşları çerçevesinde bu operasyonların ifşa edildiği kitap ve anlatılara bakmak bunu anlamak için yeterlidir. Olfe Palme cinayeti, kadife devrimler, Cemal Kaşıkçı cinayeti gibi olayların arka planında bu tür operasyonlar vardır.

Batı medyası kazanın ilk anlarından itibaren güçlü bir algı operasyonu üzerinden olayı tanımlamaya çalışıyor. Bu algının merkezinde kazayı İran’ın iç siyasi hesaplaşmasına indirgemek geliyor. Buna göre Reisi iran siyasetinde şahin kanatın en güçlü isimlerinden biri ve Dini lider, velayeti fakih Ayetullah Ali Hamaney sonrası bu makama gelebilecek en güçlü aday. Bunun karşısında reforum yanlıları veya ılımlı kanatın isimleri var. Bu kesimin en güçlü isimlerinden biri Hasan Ruhani. Kazanın bir siyasi suikast olması ihtimali bu iç kesimlerin rakabet ve çatısmasının bir hamlesi olarak gösterilmeye çalışılıyor.

Batı medyası merkezli algının bir diğer boyutu İran develt organizasyonun zayıflığı ve teknik yetersizliği. Bu yetersizlik ise ABD liderliğnde İran’a karşı uygulanan ambargoların bir başarısı olarak sunulmaya çlışılıyor.

ABD ve İsrail merkezli küresel istikbar hiç bir zaman bölgede güçlü bir İslam devleti istemez. Bu stratejik gerçekliğin en güçlü hedefi kuşkusuz İran ve Türkiye gibi ülkeler oluyor. Dolayısyla bu ülkelere yönelik benzer algı ve operasyonlar olmaya devam edecektir.

Türkiye ve diğer İslam ülkeleri olayı farklı tepkilerle karşılandı. İslam toplumlarının tarihsel bagajı derin mezhepsel polarizasyonları barındırıyor. İran şia mezhebinin devletin resmi mezhebi haline getiren İran İslam Cumhuriyeti ve şia mezhebi üzerinden oluşan ittifaklar karşısında ehli sünnet olarak tanımlanan diğer ülkelerin iç ve dış siyasetlerinde bu mezhebi kırılmaların neden olduğu kırılmaların ve çatışmaların günümüzde de çeşitli düzeylerde yansımalrını görmek mümkün.

Her sarsıcı olayda olduğu gibi son yaşanan kaza ile ilgili olarak da bu mezhebi polarizasyonun neden olduğu tepkileri gözlemlemek mümkün. Türkiye’de Suriye  iç savaşı süreci ile iyice derinleşen İran tarafgirliği ve karşıtlığının şekillendirdiği  analizler bu olayda da kendini gösterdi.

İran’a yakın kesimler bu olayı büyük bir üzüntü ve öfke ile karşıladı. Bu kapsamda İsrail ve stratejik ortağı Azerbaycan’ı bu siyasi operasyonun sorumlusu olarak gösterildi. Bu iklimde yapılan değerlendirmler tek millet iki devlet mottosu ile tanımlanan Türkiye-Azerbaycan ilişkilerinin de sorgulanmasını kaçınılmaz kılıyor.

İran İslam cumhuriyetine eleştirel yaklaşanlar ise Reisi’nin devletin otoriter ve şahin kanadının en güçlü temsilcisi olarak öl-dürül-mesini olumlu bir gelişme olarak değerlendirdiler. Reisi’nin siyasi hayatı boyunca sertlik yanlısı uygulamalarının, özellikle yargı üst düzey yetkilisi olduğu dönemlerde gerçekleştirdiği infazlar ve onlarca ölümden sorumlu olmasını, “Tahran Kasabı” olark anılmasını gündeme taşıdı.

İslam coğrafyalarında yaşanan bu parçalanmışlık her geçen zaman ve bu kaza olayında olduğu gibi yaşanan her sarsıcı olay ile bir kez daha kendini bir kanayan yara olarak tüm gerçekliği ile gösteriyor.

İki temel sosyopolitik dinamik bu parçalnmışlığın nedenini oluşturuyor. İlki mezhepsel polarizasyon, ikincisi ise etnisite üzerinden yaşanan çatışmalar. Yaşanan kaza olayı bu iki boyutlu polarizasyonun ajitasyonun kıskacından kendini kurtaramadı.

İslam coğrafyalarının parçalanmışlığı ile tüm islam dünyası olarak yüzleşmek gerekiyor. Bu yüzleşmenin odaklanması gereken alan düşünsel dinamikler üzerinden şekillenmelidir.    

 

Hasan Postacı’nın Tüm Yazıları 

Önerilen Yazılar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.