Hasan Postacı Yazdı: Kitlesel Yoksulluğun Dinamikleri

23.03.2024

Kitlesel yoksulluk kavramsal olarak temel yaşam ihtiyaçlarının giderilemediği büyük nüfus yoğunluklarının her geçen gün artması şeklinde tanımlanabilir. Yoksulluk, kişinin temel ihtiyaçları olan temiz su, gıda, giyim, coğrafi ve iklimsel şartlara karşı korunma ve barınma gibi temel yaşamsal maddi gereksinimlere erişim kısıtlılığı ve gelir kaynağının ihtiyaçlarını karşılanamaması sonucu insan yaşamının tehdit altında kalmasına yol açan durumlardır.

Bu bağlamda Kitlesel yoksulluk küresel bir sorun olarak birçok coğrafyanın, ülkenin ortak problemi. Yaşanan yoksulluğun boyutları ile ilgili birçok istatistiksel veriye ulaşılabilir. Ancak temel yaşam ihtiyaçlarının dahi giderilmediği insan sayısının dünya nüfusa oranı sübjektiflik içerse de kullanılan ölçütlerin en iyimser ve en kötümser standartları bile kitlesel yoksulluk gerçekliğini tüm çıplaklığı ile ortaya koyuyor.

Örneğin iyimser bir ölçüt olarak çeşitli disiplinlerin baz aldığı “mutlak yoksulluk” kişi başına düşen günlük gelirin 1,9 dolardan daha az olması şeklinde alınırsa dünya nüfusunun %30 larına denk düşen bir nüfusa denk gelir. Bu standart biraz daha yükseltilirse sağlık hizmetleri, ilaca ulaşabilme, eğitim ihtiyaçlarının karşılanması gibi konular eklendiğinde Kitlesel yoksulluk oranlarının %60 lar seviyelerine geldiği görülür.

Ülkelerin gelişmişlik düzeyleri ve gayri safi milli gelirlerine göre ülke bazlı görece yoksullukların ülkeden ülkeye farklılıklar gösterir. Bu bağlamda görece yoksulluk tüm dünya ülke yönetimlerinin eşitlik politikalarından uzaklaşmaları ile orantılı olarak derinleştiğini ve her ülkede beleirli düzeylerde göreceli yoksullukların yaşandığını söylemek mümkün.  

Kitlesel yoksulluğun Afrika ve Asya başta olmak üzere birçok ülkede var olduğu görülür. Hindistan, Nijerya  gibi ülkelerin baş çektiği yoksulluğun batı ülkelerinde de her geçen gün daha önemli bir sorun haline geldiğini söylemek mümkün.

Son yıllarda Türkiye açısında da önemli bir sorun haline gelen kitlesel yoksulluğun nedenleri, yerel ve küresel düzlemde dinamiklerini analiz etmek gerekir. Kitlesel yoksulluğu ortaya çıkaran temel durum küreselleşme ile ortaya çıkan neo liberal politikalar olduğu görülür.  Çok uluslu şirketlerin yönetimler üzerindeki sosyal, finansal ve siyasal kuşatılmışlığının her geçen gün derinleştiği yer kürede küresel eşitsizliklerin ürettiği ilk ve ana sorun insan yaşamını tehdit eden küresel yoksulluk olarak karşımıza çıkmaktadır.

Özellikle son yarım asırlık ABD öncülüğünde tek kutuplu dünya sisteminin neo liberalizmle şekillendirdiği ekonomik, endüstriyel, askeri ve finansal politikalar küresel sömürünün yol açtığı küresel yoksullukları ürettiğini söylemek mümkün.  

Batı merkezli küreselleşme politikalarının egemenliği sözüm ona bağımsız ülke yönetimlerini abluka altına alarak tanım yerindeyse ekonomik soykırım uygulamaları üzerinden dünya devletlerinin büyük bir çoğunluğunu küresel sömürü düzenine bağımlı hâle getirmiştir.

 BM, Dünya Bankası, IMF, Dünya Ticaret Örgütü, G7, G20 gibi kurumlar, reform adı altında az gelişmiş ülkelerde halkın değil kurumsal sermayenin ve çok uluslu şirketlerin yararını önceleyen programlar dayatarak eşitliksiz sömürü sistemin devamını sağlamaya çalışırlar. Bunun için gerekirse siyasi suikastlar, kendileri ile uzlaşmayan yönetim ve liderlere karşı darbeler gerçekleştirirler. Son yüzyılın tarihinde yaşanan siyasi suikastların arka planında bu tür küresel sömürü düzeninin hesaplaşmaları olduğu görülür.  

Tarihsel olarak bakıldığında sömürü tarihinin başlangıç dinamiği olarak sanayi devrimi karşımıza çıkar. makinalaşma ve endüstriyel üretim bir yandan kendine ucuz hammadde ve iş gücü ararken diğer yandan Pazar üretme mecburiyetinde kalması tüm yer kürede küresel eşitsizliği ve sömürüyü tetikleyen ilk sosyopolitik ve sosyoekonomik dinamik olarak görülebilir.

Ekonomik büyümenin endüstriyel üretimle batıda katlanarak artması diğer toprağa ve tarıma dayalı üretimin olduğu ülkeler karşısında emperyalizm denilen yeni bir canavar karşısında korunmasızı ve güçsüz olmasını beraberinde getirdi.  Sanayileşmiş ekonomilere karşı dengesiz bir küresel ekonomik rekabet batı dışı diğer ülkeler açısından iliklerine kadar sömürülmeyi kaçınılmaz kıldı.

Temelde birinci ve ikinci dünya savaşları sonrası ülkelerin art arda hızla bağımsızlaşması tiyatrosu yeni küresel sömürü stratejisinin bir parçası olmaktan öte bir anlam taşımadı. Sözüm ona az gelişmiş ülkelerin henüz bağımsızlık kazandığı, yönetim kabiliyetlerinin dar olduğu bir sürecte küreselleşmeyle yüzleşmeleri, sözüm ona gelişmelerini sağlamaları için batının finans örgütlenmelerinin kurduğu sömürü sistemi üzerinden yapılan anlaşmalar beklenenin tersine dışa bağımlı ve devamlı borç alan bir konuma düşmesinin dışında bir sonuç getirmedi. Bu anlamda sömürülen ülkelerin Borsa, bankacılık ve finans politikalarının periyodik enflasyon, devalüasyon gibi düzenlemeler üzerinden ayrıca yoksullaştırıldıklarının altını çizmek gerekir.

Türkiye’de son yıllarda yaşanan ve diğerlerine göre daha derin ve sarsıcı yoksullaşmanın cumhuriyet tarihi boyunca ABD ve diğer batılı ülkeler ile ilişkiler üzerinden küresel sömürü düzenine peşkeş çekilmesi bağlamında okumak gerekir. 

Yaşanan ve gittikçe derinleşen yerel ve küresel yoksulluğun, küresel adaletsizliğin ve buna uyum içinde geliştirilen yerel politikaların nedensellikleri derinlikli sorgulanmalıdır. Toplumcu siyasetin ilke ve değerlerinin şekillendirdiği önceliği insan yaşamı olan, adalet, temel hak ve özgürlükler temelinde yerelde ve tüm yer kürede yeni bir ekopolitiğin pardigmal inşasına odaklanılmalıdır.

 

Hasan Postacı’nın Tüm Yazıları 

Önerilen Yazılar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.