Hasan Postacı Yazdı: Müslüme “Kutsal Aile” Kurbanı mı?

14.12.2021

Sosyopolitik polarizasyonların her geçen gün daha da derinleştiği, zihinlerin düşünsel, fikri, felsefi analizlerden çok sözü söyleyeni kamplaştırdığı, yandaş veya düşman ilan ettiği bir iklimi hayatın her alanında iliklerimize kadar hissediyoruz. Bu durum iktidar adına topluma yön veren kişi ve kurumların yapıp ettiklerini sağlıklı bir şekilde anlamayı, tanımlamayı ve eleştirel analizini yapmayı engelliyor. Diğer yandan muhalefet adına ortaya konulan eleştirilerden de sağlıklı bir dinamizm, uyarıcı bir farkındalık üretilmesini imkânsızlaştırıyor.

Bu durumu aşmanın, buradan bir çıkış yolu bulmanın belki de tek yolu düşünce ve ifade özgürlüğü alanında ki tüm engelleri ortadan kaldırmaktır. Şiddete, kin, nefret, düşmanlığa yol açmadığı sürece her türlü düşüncenin ifade edilmesi özgürlüğünün güvencesi her düzeyde ve alanda sağlanmalıdır. Bir akademisyen, bir siyasetçi, bir gazeteci veya herhangi bir fikir ve düşünce sahibinin kendini özgür hissetmesi, tehdit edilme ve şiddetle karşılaşma, işten atılma, tutuklanma, düşmanlaştırılma vb. her türlü baskı ve olumsuzluktan kendini emin hissetmesi gerekir. Hatta yaşadığı toplum ve dünya ile ilgili eleştirel bakışı, tespit ve önerilerini yapmayı kendine vicdani bir borç, insanlığa karşı erdemli bir sorumluluk olarak görecek bir duyarlılığa sahip olması gerekir.

Genel olarak toplumsal gelişimin en dingin mekanizmalarının muhalefetten beslendiğinin altını çizmek gerekir. Üretken bir muhalefet topluma her alanda güçlü bir iç denetim, olumlu yönde değişim ve gelişim sağlar. Bu yönüyle manipülasyondan ve siyaset mühendisliğinden uzak vicdanlı, nesnel evrensel değerler ikliminde bir muhalefetin hayatın her alanında güçlü, etkili bir dinamizm üreteceğini belirtmek gerekir.

Türkiye, başta siyaset dünyası olmak üzere farklı dünya görüşüne sahip çevrelerin evrensel doğrular ortak paydasında etkili buluşmalar sağlayamadığını, birbirine kör ve sağır kalarak entegrist, çatışmacı, ayrımcı ve ötekileştirici retoriklerin girdabından kendini kurtaramamanın yol açtığı sığlaşmayla karşı karşıya kaldığını görmek gerekir. Bu durum, siyasal, kültürel, sosyal hayatın tüm alanlarını hızla çoraklaştırmakta olduğunu da ayrıca vurgulanmalıdır.

Önemli bir başka husus da metodolojiye dair olarak ifade edilmesi gerekir. Sosyal bilimler alanına giren konularda deneysel bilimlerde kullanılan nicel yöntemlerden çok nitel yöntemler kullanılır. Nitel yöntemlerin temelinde ‘Olayların biricikliği’ veya kendine haslığı genel bir kabuldür. Buna rağmen kişi veya sosyal grup bağlamında bir durum ve davranışla ilgili yapılan gözlemlerden elde edilen bulgu desenleri durumun mümkün olan en yüksek olasılıkla tanımlanmasını amaçlar. Yani istatistiksel veriler ve yapılan gözlemlerin, görüşme ve yorumların üzerinden önermelere ulaşılmaya çalışılır. Ayrıca aynı sosyal olayların değişen koşullar sonrası ortaya çıkaracağı sonuçlarında başka bir mekân ve toplulukta, sosyokültürel ve sosyoekonomik koşulların farklılaştığı şartlarda veya yaşanan değişim süreçlerine bağlı olarak değişebileceğini göz ardı edilmemesi gerekir. 

Bu genel çerçevenin çizilmesine daha sağlıklı analizlerin yapılması bağlamında ihtiyaç duyuldu. Toplumların sosyolojik genetiğini oluşturan önemli unsurlardan biri de yaşanan deneyimlerden damıtılarak kuşaklar boyu aktarılan ve toplumsal karakteri şekillendirmede önemli rol oynayan özdeyişlerdir. Aşağıda eleştirel analizini yapacağım makalenin ana konusundan ayrılmamak için, “Suimisal emsal olmaz”, “Şüyuu vukuundan beter”, “Üslub-ı beyan aynıyla insan” gibi değişen zaman koşullarına karşı etki katsayısını katlayarak günümüze kadar varlığını sürdürmüş bu terbiye edici, olgunlaştırıcı, toplumsal ilişkilerdeki sorunları anlaşılması ve çözüm üretilmesinde etkisi olan özlü ifadeler toplumsal yapı taşlarının harçları gibi işlev gören ifadeleri kanaatimce kendi bağlamlarından koparıp, yaşanan sorunları üreten bir zihniyetin göstergesi olarak mahkûm etmeyi sağlıklı olmadığını ifade etmekle yetineyim. Bir bıçağı faydalı bir araç gibi kullanabileceğin gibi cinayet aracına da dönüştürme ihtimalinde olduğu gibi bu tür toplumsal karşılığı olan unsurları da kendi bağlamından çıkarıp yaşanan bir olumsuzluğun temel müsebbiplerinden bir olarak ilan etmekte pekâlâ mümkündür.

Bu bağlamda yaşanan trajik bir olayın analizlerine bakmaya çalışalım. 10 Kasım 2021 tarihinde haber ajanslarına Müslüme Yağal adlı 2,5 yaşında bir kız çocuğunun Mersin’in Gülnar ilçesinde kaybolduğu haberleri düştü. 10 gün sonra çocuğun yağmalanmış yarı çıplak bedenine ulaşıldı. Adli soruşturmada tecavüz ve cinayetin çocuğun dedesi tarafından işlendiği güçlü şüphesiyle gözaltına alınarak tutuklanması gerçekleşti. Adli süreç devam ediyor.

Sabah, Hürriyet gibi bazı basın yayın organlarında, dedenin yapılan DNA testlerine dayanarak aynı zamanda çocuğun babası olduğuna dair haberler servis edildi. Yani tam bir aile dramının yaşandığı bir olayla karşı karşıyaydık. Adli süreç henüz sonuçlanmadığının altını çizmek gerekir.

Bu olayla ilgili “Tanrılara Kurban Edilen Bebek: Müslüme” başlıklı bir yazı gazete duvarda yayımlandı. Makalenin yazarı,  tesettürlü (sitedeki fotoğrafına binaen), 28 Şubat mağduru, demokrasi ve barış savunucusu, kadın çocuk insan hakları savunucusu feminist-aktivist (sitedeki tanıtım yazısına binaen) Berrin Sönmez adlı muhalif bir akademisyendi. 28 Şubat mağduru olmasına rağmen günümüz iktidarında muhalif olmanın az rastlanır değerli ve saygın bir duruş olduğunun altını çizmek gerekir.

Berrin Sönmez, makalesine toplumun içinde bulunduğu düşünme etiğini yok eden retorik tutkusunun yol açtığı hastalıklı zihniyetin düşünce dünyamızı sığlaştırmasına dikkat çekerek önemli ve değerli bir tespitle başlıyor. Bu iklimin ise özellikle iktidar tarafından üretildiğine dair bir genelleme (veya paradoksal olarak eleştirdiği başka bir retorikle) ile adresliyor.

Özetle din ile yoğrulmuş mevcut kültürün kutsallaştırdığı aile kurumunun formal/sistemsel olarak ta korunduğunu buna bağlı olarak aile içi çocuk istismarı, kadına şiddet, ensest ilişki ve daha uç bir sorun olarak pedofiliye varan durumların ailenin kutsallığı zırhı altında görünmez kılındığını ifade ediyor. Sistemsel korumanın iktidar düzleminde Erdoğan’ın ‘…aileerkiliz.’ ifadesi ile en üst düzeyde içselleştirildiğini, bu durumun yargılamaların iklimini belirlediğini, buna bağlı olarak caydırıcı cezaların uygulanamadığını belirtiyor. Sönmez Müslüme cinayeti üzerinden İstanbul sözleşmesinin kaldırılmasına da gönderme yaparak kadın, çocuk vb. kesimlerin yaşadığı mağduriyetlerin kaynağı olarak dini/muhafazakar kültürün kabullerini ve formal sitemin/devletin tüm kurum ve birimleri ile bu kabuller ikliminde bir işleyiş ve düzen ürettiğini ifade ederek şu hususların altını çiziyor;

Aileerkillik, yaşanan kötülükleri, hak ihlalleri ve suçları perdeleyen zihniyetin arka planı, “bir kereden bir şey olmaz’ denilebilecek kadar bir siyasi iradenin pervasızlaşmasını; Ensar’ın koruma altına alınışı gibi ev içi şiddetin konuşulmayışını; kadınlara ve çocuklara yönelik eril şiddetle mücadelenin niçin iktidar tarafından yasalara ve İstanbul Sözleşmesi’nin gereklerine uygun biçimde yürütülmediğini gösteriyor. Kabul etmek değil kesinlikle, fakat anlamak mümkün oluyor bu örneklerle. Kutsanan kurumların başında gelen aile, içindeki insanlardan bağımsız olarak dokunulmaz kılındığında, adı aileerkil olarak konulsa bile –ki bu da ayrı bir retorik, bilinçli bir çarpıtma ile patriarkal sistemin sürdürülüşü- bir ailenin karanlık dehlizleri de koruma altına alınmış oluyor. Herkesin bildiği sırlar, suçun gizlenişi zehirliyor bir aileyi ve toplumu giderek. Şüyuu vukuundan beter, denilerek suç gizlenirken, suçlunun cezasızlıkla ödüllendirilmesi, tüm toplum ve daha doğrusu tüm eril şiddet biçimleri için teşvik edici nitelikte… Aile kutsal göründüğünde tam anlamıyla aile kurumu put edinilmiş oluyor. Dindar olduğunu iddia eden yöneticiler eşref-i mahlûk olarak bildirilen insanı bırakıp Kur’an’da yeri olmayan aile kurumunu kutsadığında, ataerkinin en büyük erkeği egemen saydığı kurum içinde yaşayan tüm insanlar, egemenin insafına ve keyfine terk edilmiş oluyor. Müslüme bir egemenin keyfi için, aile putlaştırıldığında tanrı ilan edilmiş o ailenin egemeni için kurban edilmiş bebeklerimizden biri oldu.”

İfade bütünlüğünü mümkün olduğunca bozmadan alıntıladığım makalenin önemli vurgularını da ayrıca belirterek konuyu analiz etmeye çalışalım.

Değer üreten bir kurum olarak ailenin hem evrensel hukukta, hem de vahiy merkezli kaynaklarda ve özellikle Kuran-ı Kerimde sosyal yaşamın fıtri kodlarından biri olarak tanımlandığını belirtelim. Bu bağlamda temel referanslardan biri olan İnsan Hakları Evrensel Bildirgesinin 16. Maddesi ailenin korunmasına vurgu yapar ve sorumluluğu toplum ve devlete verir.

Madde16:
1.    Yetişkin erkeklerle kadınların, ırk, uyrukluk ya da din bakımından herhangi bir sınırlama yapılmaksızın, evlenmeye ve bir aile kurmaya hakkı vardır. Evlenmede, evlilikte ve evliliğin bozulmasında hakları eşittir.
2.    Evlilik, ancak evlenmeye niyetlenen eşlerin özgür ve tam oluruyla yapılır.
3.    Aile, toplumun doğal ve temel birimidir; toplum ve Devlet tarafından korunur.

Kuran-ı Kerimde yaratılışa vurgu yapılarak aile kurumunun erkek ve kadın ilişkilerinden en sağlıklı yapı olduğu vurgulanır.  “Allah, evlerinizi sizin için bir huzur ve sükûn yeri yaptı” (Nahl 16/80) ayetinde bu durum belirtilir. Bunun dışında evlenilmesi helal ve haram olan ilişkiler detaylandırılır. Anne babaya karşı sorumluluklar defaten vurgulanır. Nikah, miras vb. hukuksal düzenlemelerin tamamı aile kurumu üzerinden yapılır. Bu kadar açık ve net ifadeler ve aile kurumuna yönelik düzenlemeler varken sayın Sönmez;  “Kur’an’da yeri olmayan aile kurumunu kutsadığında” ifadelerini temellendirmek mümkün değildir. Hadis külliyat ise çok daha detaylı ve net vurgular, öneri ve uygulamalar içerir.

            Tüm devletlerde olduğu gibi Türkiye’de de başta anayasa olmak üzere medeni hukuk ve ceza hukuku aile içi şiddet, istismar, tecavüz, cinayet vb. durumlarla ilgili çeşitli düzenlemeler içeriyor. Aile ferdi olması hasebi ile hafifletici neden tanımı bu yasal düzenlemelerde yer almadığı görülür. Yasal durumla ayrıntılı analizleri konunun uzananlarına bırakalım.

            Sosyolojik bağlamda tek bir olaya üzerinden herhangi bilimsel çalışma ve verilere dayanmadan genellemeler yapmak metodolojik olarak sağlıklı değildir. Ayrıca bu durumu İslam dini kaynaklı değerlere dayandırmayı oryantalist bir sosyal mühendislik olarak görmek gerekir.

İstanbul sözleşmesine bağlamında konuya bakılırsa, anlaşmaya Türkiye dışında İngiltere, Macaristan, Bulgaristan, Çekya gibi 11 batı ülkesinin imza atmadığını görmek gerekir. İstanbul anlaşmasının merkezinde yer alan kadına karşı şiddetin önlenmesi amacına en üst düzeyde sahip çıkmak gerektiğinin altını çizelim. Ancak Toplumsal cinsiyet kavramsallaştırmasının insan fıtratını tehdit eden LGBT iklimini yaygınlaştıran ve meşrulaştıran misyonunun insanlığın geleceği açısından ontolojik kırılmalar, yırtılmalar üretme potansiyelinin altını çizmek gerekir. İnsan hak ve özgürlükleri bağlamında LGBT iklimin araçsallaştırdığı cinsel kimlik problemlerinin ürettiği toplumsal ve sistemsel ötekileştirme, ayrımcılık vb. bağlamdaki ihlallerle mücadele etmeyi engellemez. İstanbul sözleşmesinin sosyokültürel dinamikler bağlamında analizleri ayrıca yapılmasına ve tüm toplumsal kesimler tarafında derinlikli tartışılmasına ihtiyaç olduğunu ve bunun partiler üstü bir konu olarak algılanması gerektiğini belirtelim. ‘O kaldırdı, ben getireceğim’ retoriği siyasi popülizmin ötesinde bir anlam taşımaz.

Son olarak 2,5 yaşında masum Müslüme’nin trajik cinayeti insanlık açısından utanılacak bir durum olarak mahkum edilmesi sadece Berrin Sönmez’in değil vicdan sahibi her insanın evrensel sorumluluğudur. Ancak buradan hareketle bilimsel, nesnel ve adil olmayan genellemeler yapıp faturayı dine, toplumun dindar kesimlerine kesmek ve iktidarı da bu din merkezli zihniyetin temsilcisi ilan edip mahkum etmek bu ve benzeri olayları tüm boyutları ile anlamak, bu sorunlarla mücadele edip çözümler üretmeye yardımcı olmaz. Tersine Sayın Sönmez’in de dert yandığı siyasi popülizm üzerinden ajite edilen, birbirine kör ve sağır olmaktan kurtulamayan  toplumsal polarizasyonları derinleştirir.

Hasan Postacı’nın Tüm Yazıları

Önerilen Yazılar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.