Hasan Postacı Yazdı: Takvim Yapraklarının Arasındaki Katı Şeyler

18.03.2023

Zaman değirmeni her şeyi öğütebilir mi? Her mart sancısında zihnimde, cam parçacıkları gibi batan, acıtan, kanatan, asla silinmeyen, zamanın bir türlü öğütemediği, unutmak ilacının bir türlü iyileştirmediği olaylar tetiklenir.

Belki de baharın yeni umutları yeşertmesinin kışkırtan taraflarıyla içimizdeki tarihin kendi elimizle birer kara sayfa olarak kazıdığımız izlerinin kaçınılmaz çatışmalarıdır duyumsayıp boğuştuklarımız. Bu yüzden baharın gelişi korkutur Kürdistan coğrafyalarında yaşayan her bir ferdi, anayı, babayı. Bu yüzden newrozun sevinç iklimi, bahar yağmurlarına eşlik etmez yaşamda. Yağan yağmurun bir sele dönüşme, önüne düşen her şeyi alıp götürme korkusu, ürpertisi kaplar içimizi. Umut çok uzaklarda sarı saçlı, mavi gözlü boynu bükük, yetim, öksüz bir çocuk, kavruk, esmer yüzlerimize inat.

Sürgünlerin, yargısız infazların, faili meçhullerin hafızasını gizler takvim yaprakları. Tel örgülerin yaşamın tam ortasından geçtiği, mayınlara mahkûm tedirginliklerin hep günün ve gecenin ritmine eşlik ettiği yaşanmışlıkları öğütmeye çalışır zaman değirmeni. Ancak tüm katılığı ile kalır takvim yaprakların arasında kimliksiz coğrafyanın her bir nehrinin, dağının, ovasının, kurdunun, kuşunun hafızasında. Bu yüzden şarapnellerle, mermi kovanları ile barut kokan topraklarında demir oranı yüksektir. Çobanların ayak izlerinden daha çoktur askeri botların, tekerlerin, paletlerin izleri. Bilmem kaç isimsiz, sahipsiz kerbelanın anılarını saklar, sarıp armalar mavi gökyüzü. Rüzgarlar bu mazlumiyetin feryatlarını mevsimden mevsime taşıyarak her mart bilançosunu sunar zihinlerimize. Kelimelerin yetmediği acıları, ağıtların uzun, yanık tınılarına dönüşür dengbejlerin zamana not düştüğü frekanslarında. Yine de zaman öğütemez bu coğrafyanın acılarını, şahitliklerimizin en sadık tanığı olan takvimlerimizin koparılmayan yapraklarında, sararmış, donmuş bir katılık olarak asılı kalır sıvası dökülmüş duvarlarında.

Kendisinden önce üstü örtülmüş onca mezaliminkileri sırtlayarak, onların kayıtlara geçmiş sözcülüğünü yapmayı kanayan hafızalarımızda sürdüren Halepçe’nin 35. Yılında, tüm bu yaşanmışlıkların sadece satırlara matematiksel istatistiklere indirgenmeyeceğini hatırlatmalı tüm insanlığa.

20. yüzyılın müstekbirleri tarafından bir sömürge projesi ürünü devletlerden biri olan Irak’ın, yine emperyalist bir planlama ile üretilen savaş sürecinde, sözüm ona yasak olmasına rağmen kimyasal ve biyolojik silahlarla gerçekleştirilen Halepçe katliamının 35. Yılında yine takvim yapraklarının arasında en katı hali ile anın tam ortasına düşerek kendini hatırlatıyor.

Enfal operasyonlarının altıncısı olarak acımasızca, kalleşçe tamamen sivil durumdaki Müslüman Kürd halkı hedef alınarak uygulanan hava saldırılarında Irak Kürdistan’ındaki Halepçe şehri birkaç saatte hayalet bir şehre dönüştürüldü. Resmi kayıtlara göre beş binin üzerinde, kimi araştırmacılara göre bu sayının çok üzerinde sivil halk bu kimyasal saldırıda hayatını feci bir şekilde kaybetti.

Halepçe jenosidi bir Kürtlerin 20. Yüzyıldaki Nagazaki’si veya Hiroşima’sı, Kerbela’sı olarak tanımlamak gerekir. 35 yıl geçmesine rağmen sadece insanlar açısından değil diğer tüm canlı ekosisteminde, bitki ve hayvanlar üzerinde etkileri hala devam ediyor.

En az bu katliam kadar acı veren bir başka olay ise katliamın olduğu günlerde toplanan İslam Konferansı Örgütünün olayı gündeme bile almaması. Bu adı İslam olan ülkelerin ve kuruluşların vahiy ikliminde ontolojik kopuşunun bir göstergesi olarak görülmelidir. Diğer taraftan özellikle İslam coğrafyalarında ise Müslümanların bu konuda çok daha fazla duyarlı olmaları beklenir. Halepçe gibi olaylar siyasal konjonktürün koşullarına bağlı olarak değerlendirilemez.

Kürd meselesi hala İslam coğrafyasının kanayan yarasıdır. Halepçe kanayan bu yaranın tarihe düşülmüş en trajik notu olduğunu görmek gerekir. Kürd meselesine kalıcı, adil siyasi bir düzenleme getirilmeden İslam coğrafyalarına barış ve kardeşliğin, vahdet ve adaletin gelmesinden söz edilmeyeceğinin altını çizmek gerekir. Başta Kürdlerin yaşadığı ülkeler olmak üzere tüm İslam coğrafyasının bu sorunun çözümüne yönelik duyarlılıklarını konjonktüre şartlara kurban edilmeden ortaya koyması gerekir. Bugün hala Kürd sorunu Ortadoğu coğrafyasının bir sömürü ve kaos içinde kalması bağlamında küresel emperyalizmin kullandığı en kullanışlı politik kart, figür konumundan kurtarılabilmiş değildir.

 Müslüman Kürd halkı İslam coğrafyasının ve halkalarının etnik, mezhebi çelişki ve çatışmalarını aşamadığının bir göstergesi olmaya devam ettiğini belirtmek gerekir. Küresel krizin ve sömürü düzenin alternatif tek umudu olan evrensel İslami değerlerin tüm dünyanın mazlum ve mustazaaf halklarına bir kurtuluş sunabilmesi için Kürd meselesinin müzminleşmesi üzerinden görünür hale gelen etnik ve mezhebi tıkanıklıklardan, ulus devlet kıskacının dayatmalarından, iktidar tabularından vahiy merkezli evrensel adalet ve özgürlük ufuklarına yönelik duyarlıkları, siyasi, ekonomik, kültürel ve felsefi her alanda ve bireysel, toplumsal, devletsel her düzlemde ortaya koymayı hedeflemesi ve planlaması gerekir.

Mart ayalarının bahara, yeni hayat ve dirilişlere doğayı hazırladığı newroz ikliminde, ekosistemin kopmaz bir parçası olan insan topluluklarının da fıtrat iklimini kuşanarak adalet ve özgürlük merkezli bir dünya inşasına odaklanmasına öncülük edecek en güçlü paradigmal çıkışın yine acıyla yoğrulmuş, İslam coğrafyalarının deneyimlerinden damıtılacağının farkındalığı geleceğe dair tüm insanlık için güçlü bir yol haritası sunacaktır.  

Hasan Postacı’nın Tüm Yazıları

Önerilen Yazılar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.