Hasan Postacı Yazdı: Yabancı Düşmanlığının Sosyopolitik Dinamikleri

05.07.2024

Bing bang teorisinin astrofizik modellemesi üzerinden evrenin yaklaşık 13,5 milyar yıl önce bir ilk patlama ile meydana geldiğini savunur. Bu kapsamda yerküre yani dünyamızın oluşumu 4,5 milyaryıl öncesine dayandığı kabul edilir. Günümüz insanının ilk örneği olarak kabul edilen Homo Sapiens’in yaklaşık 200.000 yıllık bir hikayesi olduğu bilimsel olarak öngörülür. Varoluşun bu karmaşık ve zaman harmonisi içindeki şaşırtıcı akış hala kendi içinde yığınlarca soru barındırıyor.

İnsanın alet kullanması, bitki ve hayvanları evcilleştirerek yaşam içerisinde özne olması ancak M.Ö 11.000 yıl öncesine ait olduğu düşünülen Şanlıurfa sınırları içerisinde yer alan Göbeklitepe gibi kalıntılar üzerinden elde edilen verilerle anlaşılmaya çalışılmaktadır. Yazılı tarih M.Ö. 4000 yıllara ait ilk kitabelere dayanır. 

Evrenin bu kısa hikayesi insan evren ilişkileri boyutunda çok küçük bir geçmişin ürünü olduğu görülür. İnsanın varoluşa dahil olması sonrası gelişimin ise logaritmik bir fonksiyon üzerinden oldukça yüksek bir ivmeli değişimi beraberinde getirmiştir. Bu ivmeli değişim günümüz modern dünyasında artan çarpanlarla devam etmekte olduğunu gözlemleriz.

İlahi dinler ve özelde İslam inancı, evrenin yaratılışını tek ve eşsiz bir ilah olan Allah tarafından yaratıldığını vurgular. İnsanı ise tüm yaratılmışlar içinden seçilmiş ve emaneti yüklenmiş varlık olarak ayrıcalıklığını eşref-i mahlûkat kavramsallaştırması üzerinden tanımlar. İlk insan olan Hz. Adem’in bir peygamber olduğunu belirtir. İlk insan isimlerin öğretildiği ve meleklerin kendisine secde ettiği bir varlıktır. Bu anlamda Hz. İnsan Allah’ın halifesi olan bir varlıktır.

Bilimsel, felsefi ve dinler üzerinden tanımlanan varoluşsal tanımlamalar her durumda insanın kendi varoluşuna dair sorulara yanıt verme amacına matuftur. Bu anlamda tüm yaklaşımlarda insanın bir canlı varlık olarak güçlü ve zayıf yanlarını tanımlamada ortak, niteliksel ve niceliksel unsurlarına dair tespitlerde ortak yaklaşımların olduğu görülür.

Bu bağlamda özgür insan aklının ve iradesinin dışında olan, tercihleri ile belirlenmesi mümkün olmayan özellikler vardır. Nefes almak, beslenmek, ölmek gibi. Benzer şekilde kendi anne babasını seçmek, doğduğu coğrafyayı, millet, ırk, kavim ve aileyi seçmek insan tercihlerinin dışında gelişen durumlardır. Her insan çok basit bir akıl yürütmeyle bu hakikati idrak edebilir.

Genelde canlı özelde insan için biyolojik yaşamın mümkün olduğu bilinen tek gezegen yerküre, yani dünyamız. Evrende biyolojik hayatın mümkün olduğu tek gezegen olan dünya, tüm canlılar ve insan için ortak bir ev olduğunun altını çizerek görmek gerekir.

Bu temel perspektif, yaşama dair insana doğuştan verili olarak sahip olduğu özelliklerden dolayı asla bir üstünlük, farklılık, ayrıcalık ve kibirlenme tutum, davranış ve duruş sergilememesini gerekli kılar, öğütler. 

Ortak evin hukukunu bozan, ifsat eden tek canlı ise maalesef insan. Tarih boyunca insan eliyle ortaya çıkan bozgunculuk, zulüm ve ifsat Kitab-ı Kerim’de birçok farklı ayette ifade edilir.  Modern zamanlarda yine kitabın ifadesi ile ekinin ve neslin ifsadını küreselleştiğini, daha yıkıcı, acımasız ve tüm yerküre için geri dönülmez tahribatlar yarattığını her alanda gözlemlemek mümkün.

Küresel istikbar ve sömürü düzenin neden olduğu önemli sorunlardan bir de devletler üzerinden sınırlarla örülmüş coğrafyalarda serbest dolaşım, yaşama hakkının ortadan kaldırılmasıdır. Bu durumu küresel sistemin bir gerçekliği olarak kanıksanmaya zorlayarak, mültecilik, sığınmacılık, göçmen sorunlarını çözümüne yönelik yasal düzenlemeler üzerinden meşrulaştırılmaktadır.  Özellikle savaş coğrafyalarında can güvenlikleri için kaçmak zorunda bırakılan mustazaf topluluklar gittikleri her yerde birçok zulüm ve trajedi ile karşılaşmaktan kendilerini kurtaramıyorlar. 

Mülteci, sığınmacı veya genel olarak göçmenlerin yaşadığı trajedilerin birçok sosyal, ekonomik ve siyasi dinamiği var. Genel olarak karşımıza yabancı düşmanlığı olarak çıkan sorun Suriye iç savaşı sonrası Türkiye içinde en önemli konulardan biri haline geldi.

Başlangıçta Başkan Erdoğan’ın Ensar-Muhacir kardeşliği üzerinden İslami bir sahiplenme iklimi ile tanımlanan konu, zaman içerisinde sosyopolitik bir sorun haline dönüştü. Özellikle ülkenin içinde bulunduğu ağır ekonomik koşullar bir günah keçisi olarak tepkinin göçmenlere özelde sayıca daha fazla olan Suriyeli mülteci ve sığınmacılara yöneltilmesini beraberinde getiriyor.

Küresel sömürü düzenin Türkiye’ye biçtiği rol niteliksiz göçmen kitlesinin ucuz işgücü olarak küresel sömürü düzenin hizmetine sunulması olduğunu görmek lazım. Türkiye’ye Çin modeli yaklaşımlarını göçmenlerin sömürüsü üzerinden ucuz iş gücü elde edilme stratejisi olarak tanımlanabilir. Küresel isitkbarın bir parçası olma üstüne dış politikasını oturtmuş Türkiye için bu sosyal, ekonomik ve politik boyutları olan önemli bir stratejik tercihtir.

Modernizim genetiğini şekillendiren küresel kapitalizm, hümanizma ve batı aydınlanması üzerinden yüceltilen insan hak ve özgürlükleri, demokratik değer ve erdemler, sosyal paylaşım, adalet ve özgürlük söylemlerinin iflas ettiğini, birer helvadan put olduğunu gösterir. Sadece küresel göç karşısında zengin ve egemen devletlerin sergiledikleri tutum ve politikalar, ayrımcılık ve yabancı düşmanlıklarını tüm yeryüzüne yayılmasından başka sonuç doğurmadığını görmek gerekiyor.  

Kitlesel yoksullaşmanın nedenini iktidarın politikalarında görmek istemeyen veya göremeyen millilik, yerlilik üzerinden ajite edilmiş şovenist kesimleri yabancı düşmanlığı üzerinden patlamaya hazır bir bombaya dönüştürmektedir.

Son olarak Kayseri’de bir Suriyeli kişinin işlediği suçtan ötürü tüm Suriyelileri hedef alan yağma ve linç girişimleri ülkenin birçok yerinde benzer girişimleri tetikledi. Antalya’da 17 yaşında, hayatının baharında bir Suriyeli gencin öldürülmesi ile masum bir cana kıyıldı.

Yaşanan olaylar Ensar-Muhacir ikliminin hızla yok olduğunu gösteriyor. Üst düzeyde tedbirler alınmaz ve önleyici program ve çalışmalar yapılmaz ise sorunun büyüyerek toplumsal bir boyut kazanacağını görmek gerekiyor.

Bu coğrafyaların kadim medeniyet değerleri ve irfanı çok dinli, çok dilli, çok kültürlü gerçekliklerini bir zenginlik, hikmet ve bilgelik üzerinden sahiplenmeyi hep öncelemiştir. Pasaportların, kimliklerin, tel örgülerin olmadığı 72 dilden milletten ortak kucaklaşmanın ve buluşmaların değerleri ile yoğrulmuştur tarihsel müktesebatımız.

Şiarımız yaratılan severiz yaratandan ötürü, dinde kardeşimiz olmayan yaratılıştan/Ademden kardeşimizdir. Üstünlük takva ve iyilik yarışındadır. İnsanın insana, tüm yaratılmışlara, evi olan yerküreye ve evrene karşı saygı, hürmet ve yararlı olma misyonu üzerinden bir varoluş fıtratına ulaşabilme çabası, gayret, azim amelleridir insanı şerefli, aziz ve değerli kılan.

Hasan Postacı’nın Tüm Yazıları 

Önerilen Yazılar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.