İrfan Burulday: Cumhuriyet ve Demokrasi Tartışmaları

05.02.2024

Türkiye’de demokrasi ve cumhuriyet,  cumhuriyet tarihi boyunca üzerinde en çok durulan, tartışılan ve tartışılmaya devam eden sorunlardan biri olagelmiştir. Demokrasi ve cumhuriyetin siyasal söylemde sıklıkla dile getirilen kavramlar olduğu söylenebilir. Diğer bir ifadeyle, cumhuriyet ve demokrasi bir asrı aşan süredir sadece Türkiye’de değil neredeyse Müslüman dünyanın tümünde dile getirilen iki kavram olma özelliğini taşımaktadır. Türkiye’de yaklaşık yüz yılı aşan süredir varlığını sürdüren bu tartışmaların altı çizilmelidir. Bu nedenle de asli olanın cumhuriyet mi, demokrasi mi paradoksu Müslüman dünyada yapısal bir sorun olduğu gerçeğine işaret eder.

Cumhuriyetçiler ve demokratlar ayrışması siyasal bileşenlerin vazgeçilmez iki temel politik enstrümanını teşkil eder. Demokratlar çoğulculuğu savunurken, cumhuriyetçiler tekil bir devlet, yönetim ve ulusu merkezileştirir. Örneğin Türkiye’de İslamcıların da dâhil olduğu cumhuriyetçi fırka yönetimde adem-i merkeziyetçiliği veya ulusal çoğulculuğu savunmaz. Zira cumhuriyetçilere göre çoğulculuk, “ülkenin geleceği”, milli menfaatleri, beka ve istikrarı bozucu bir arketipe sahiptir.  Bu nedenle cumhuriyetçilerin Türkiye’de gerçek muhafazakârlar olduklarını söylemek yerinde olur.  “1923 sonrasında CHF’nın temsil ettiği bu ideoloji temel idealini modernleşme olarak belirlemiş, bunun yanı sıra demokrasi” ile çatışan otoriter bir cumhuriyet kültünü benimsemiştir” (https://www.sabah.com.tr/yazarlar/hanioglu/2017/04/30/bir-muhalefet-soylemi-olarak-demokrasi).
Bu çerçevede Türkiye’de cumhuriyetçi Kemalistler ile İslamcılar,  çoğulculuğu cumhuriyete yönelik bir tehdit gibi görürler. Hanioğlu’na göre, Türkiye’de çok partili siyasete geçiş uluslararası koşulların baskısı altında gerçekleşir.

Ne var ki, otoriterliğin yükseldiği bir dönemde demokrasiyi tartışmak oldukça zordur. Zira “demokrasi için iyi bir karşıt” nedir ve hangisidir sorusuna verilecek en doğru yanıt otoriterizm ve totalitarizmdir” (Giovanni Sartori, Demokrasi Teorisine Geri Dönüş, Sentez Yay. s.234).

Günümüz Türkiyesinde etkisinin azaldığı demokrasinin “ideal rejim” olduğu görüşü toplumsal destek bulmaktan oldukça uzaktır. Yine en geniş anlamıyla demokrasi çağının sonuna gelindiğini iddia eden karşıt dalga da oldukça fazladır. Bu durumda şu soruyu sormak yerinde olur: Türkiye’de demokrasi ölüyor mu? Türkiye’de demokrasiyi bir çeşit otoriterlik ile eş anlamlı olarak gören bir zihniyetin olduğunu söylemek yerinde olur. Elbette bu durum sadece Türkiye ile sınırlı değildir, zira İslam dünyasında demokrasi konusunda yaşanan bu karmaşa “din avcıları”nın yanı sıra totaliter teokratik rejimlerin işine gelmektedir.

Demokrasiyi Batı siyasal düşüncesinin yanı sıra Batı sömürgeciliğinin bir ürünü olarak gören İslamcılık gibi diğer fikri akımlar demokrasi ile barışık bir tutum sergilemez. Bu tutumun nedenlerinde biri de demokrasinin yerli, dini ve milli toplumsal kültürün dışında bir siyasal sistem olduğu algısıdır. Ancak buna rağmen, İslam dünyasında her türlü rejimin savunucuları, o rejimin demokrasi/demokratik olduğu savını öne sürmektedir.  

Gerçek şu ki, son yıllar içinde demokrasi teorisindeki kavram tartışmaları yerini demokrasi karşıtı keyfi tartışmalara bıraktı. İslam dünyasında gerek siyaset gerekse entelektüel zeminde demokrasiye bir tanım yapılmaktan özellikle kaçınılır. Bu nedenle en katı otoriter yönetim bile kendini demokratik bir rejim olarak ifade edebilmektedir. Oysa olay sadece demokrasiyi tanımlamak değil,  tanımladıktan sonra onu “kullanamayacakları korkusudur.” Demokrasi şemsiyesi altında anti-demokratik uygulamalar bu korkunun ne denli yerinde oluğunu göstermektedir. İçinde bulunulan kötü durumun açıklanması için çoğulcu ve katılımcı demokrasiler konusu buna örnek verilebilir.

Burada bir parantez açarak şu söylenebilir: Kendini cumhuriyetçi yönetim-teori ile açık-seçik tanımlayan yönetimlerin aynı kararlılıkla demokrasiye karşı bu denli mesafeli durmaları ne ile ifade edilebilir? Bir ulusun iktidarı ya da iktidarın bir ulusa ait olması şeklinde tanımlanan cumhuriyetin İslam dünyasında karşılık bulmasını doğrudan ulus ile ilişkilendirmekte bir beis yoktur, zira günümüzde buna çokça örnekler verilebilir. İslam- cumhuriyet, din-devlet bileşkesinde şekillenen yönetimlerde bu durum çok daha öne çıkmaktadır. Oysa demokrasi ile cumhuriyeti birbirinden ayıran temel nokta demokrasinin bir şeyi temsil etmesinde öne çıkar. Dolayısıyla problem yalnızca sözcüğün ne anlama geldiğinden ibaret değil, o şeyin nasıl bir şey olduğu ile de ilgilidir.

 Cumhuriyetin halkın egemenliği tanımıyla belirginlik kazanarak Müslüman dünyada bir çekicilik oluşturması da tam da totaliter rejimlerde istenilen tanrı- devlet ve güçlü lider anlayışıyla örtüşmektedir. Anlam itibarıyla benzer referanslara işaret etmiş olsa da cumhuriyet ile demokrasi kavramları, özünde aynı zeminde ancak farklı enstrümanlara dayanır.

İlk bakışta çoğunluk gibi görünen Müslüman dünyanın cumhuriyet ve demokrasi merkezli yönetim anlayışı özünde tekil bir emir kumanda merkezi oluşturma idealine uygunluk göstermektedir. Zira din ve onun periferisinde şekillenen siyasal ve toplumsal gelenek bu şekilde bir tarihi tecrübeye sahiptir. Haliyle bu türden bir olguyu, olan ve olması gerekenden ayırmak olanaksızdır. Bu bir kriz değil, bir düşünme şeklinin günümüze değin değişmeden aktarılmasıdır.

 Dinden bir cumhuriyet fikri çıkarılabilir, ancak çoklu bir demokrasi düşünce modeli, “yöneticilerini denetleyen yurttaşlar” elde etmek oldukça zordur. İslam-cumhuriyet senteziyle öne çıkan iktidarların olgu ve değerlere yönelik talepleri olsa da siyasete bir canlılık getirememeleri de bu sebepledir. Müslüman dünyada yönetimde, hukuk ve eşitlikte çoğulculuğun söylem ötesine geçebilmesi için öncelikle onun ne olduğunun kavranması gereklidir. Benzer bir gözlemi Türkiye siyaseti için de dile getirmek mümkündür. Türkiye’de söylem düzeyinde kalan çoğulculuk, ana akım siyasal örgütlenmelerin en temel yapısal sorunlarından birini teşkil eder. Zira geleneksel milli olanı koruma adına tekçi/monist yaklaşımları savunma oldukça yaygındır. Bu çerçevede değerlendirildiğinde Müslüman dünyada siyasal çoğulculuğun hayata geçirilmesinin hiç de öyle kolay bir ideal olmadığı anlaşılır. Tekçiliğin egemenliğini sürdürdüğü bu toplumlarda bunun çok daha zor olduğu şüphesizdir.

 Oysa gerçek demokrasilerde topluma rağmen devlet ikilemiyle karşılaşmak oldukça uzak bir ihtimaldir. Kuşkusuz demokrasilerde hedef toplumdur ve bu hedeflere ulaşmak ise ancak demokratik usuller çerçevesinde ve demokratik süreçle belirlenir.

Başka bir açıdan söylenirse, demokrasi ve demokratik toplumlarda değişim, olgu-değeri de kapsayan süreçle ilintilidir. İster kendinde şey, ister nedensellikle ilişkilendirilmiş olsun değişim, varlığı içine alan bir durumdan ibarettir. Müslüman dünyanın tekçilik ve çoğulculuk tartışmaları konusu dikkate alındığında çoğulculuğun ebedi teklik içerisinde yok edildiğine rastlanır. Oysa toplumlar farklı etnik kimliklerden oluşur ve demokrasi bu çoğulculuğa alan açan kültürel ve siyasal bir dinamizmi içinde barındırır. Ancak günümüz İslamcı yönetimler bu çoğulculuğa darbe vurarak teklik merkezli kutsal devlet ve toplum anlayışını siyasete dayatma gayreti içindeler. Bu nedenle İslamcılığın idari ve siyasi düşünce tarzı, çözümü kendi alanıyla sınırlı tutması şaşırtıcı değildir. 

Sartori, varlığını ideallerine borçlu olan tek rejimin demokrasi olduğunu söyler (Giovanni Sartori, Demokrasi Teorisine Geri Dönüş, Sentez Yay. s.24).

 

Bu yazıda yer alan fikirler yazara aittir. Farklı Bakış’ın bakış açısını yansıtmayabilir.

Önerilen Yazılar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.