İrfan Burulday: Din, Devlet ve Siyaset İlişkisi Üzerine

14.02.2024

Dinin siyasetle ilgisinin olmadığını söylemek pek de gerçekçi olmayacaktır. Çünkü tarihi tecrübe bunun böyle olmadığını göstermektedir. Dinler toplumların kültürel ve sosyolojik birer parçasıdır. Dinlerin toplumsal olana etkisi gibi siyasal olana da etkisi yadsınamaz. Uzun tarih boyunca üzerinde en fazla konuşulup tartışılan konuların başında din-devlet ve siyaset ilişkisi gelir. Dinlerin devlet yönetmesi çok eskilere dayanır. Ortaçağ’da meşruiyetini toplumdan değil Tanrı’dan aldığını iddia eden kiliselerin yönetici erk olması buna örnek verilebilir.

Kimi toplumlarda din, siyaseti etkileyerek iktidarın oluşmasında belirleyici rol alırken, kimi toplumlarda ise siyasetin dini araçsallaştırarak iktidar elde ettiği görülür. Meşruiyetini dinden aldığını iddia eden yönetimlerde yok değil.

Batı’da din ile devlet ilişkisi, kilise devlet çatışması şeklinde ele alınır. Kilise ile toplum arasındaki mücadelenin neticesinde ise laiklik ortaya çıkar. İslam dünyasında ise din toplum gibi devleti yönetenlere bağlı kalarak Batı’da olduğu gibi laik bir süreç yaratamamıştır. Bunu toplum ve devlet geleneğinin din ile ilişkilendirilmesine bağlamak doğru olmaz. Doğru olan ise siyasal erkin onun eylemsellik etkisini kullanma isteğidir. İslam dünyasında din ile devlet bir çatışma içerisine girmemiş olsa da siyaset-din ve din-siyaset ilişkisi günümüze değin önemli bir tartışma konusu haline gelmiştir. Dolayısıyla bu gelenek sonrası ortaya çıkan model din devleti değil, devlet dini olarak kayda geçmiştir. Asıl tartışma konusu da bu noktada başlamaktadır.

İslam dünyası için din-siyaset ve siyaset-din ilişkisi hâlâ bir muamma ve ikisi arasındaki diyalektik hâlâ önemli sorunlara dayanmaktadır. Gerçek olarak siyasetin din ile ilişkisinin temelini oluşturan normun din değil, siyasetin olduğu söylenebilir. Zira siyasetin ana merkezini dine bağımlılık oluşturmadığı gibi otoritenin de ilahi olmadığı gerçeği çok açık.

Siyasette dini-politik tasavvurun bir güç haline gelmesi iki düzeyde değerlendirilebilir: Siyasete uyarlanmış bir din, dine uyarlanmış bir siyaset. Siyasetin dine uyarlanması veya indirgenmesi fikri gerçekleşmeyecek bir ütopya olduğuna göre, teolojinin siyasete uyarlanması politika açısından bir çıkar olarak tasavvur edilir. Bu nedenle siyasetin teoloji ile ilişkisi araçsız tasavvur edilemez. Bir diğer deyişle, siyasetin teoloji üzerindeki etkisi bir uygunluk olmasa da ayrışmadan söz edilemez. Siyaseti bundan alıkoyan ise onun toplum ile ilişkilerinde öne çıkan eylemsellik düzeyidir. Zira toplumsal olana ait gelenekte teoloji hâlâ en etkili bir iletişim nesnesi olarak ele alınmaktadır. Siyaset açısından teoloji artık bir “şey” yani, bir nesnedir.

 Şu halde akla şu soru geliyor: Siyaset neden teolojiye ihtiyaç duyar? Ya da akıl ve inanç, din ve felsefe gibi politika ve teolojinin birbirinden ayrılması meselesi bütünüyle bir kenara bırakılabilir mi? Kısacası teoloji, içerisinde siyaset pratiği çıkarılabilecek bir teori midir?  Bu soru veya ifadelerin kendi içinde tamamen özgün olduğu söylenemez. Ancak bununla birlikte, teolojinin karşısında siyaset veya siyasetin karşısında teoloji savı bir ayrışmayı zorunlu kılmaktadır.  Modası geçmiş kabul edilen bu soru ve ifadelerin günümüzde dile getirilmeyişi bütünüyle bir eksikliktir.

Siyaset, dini/inancı toplumu etkilemede ilham kaynağı olarak görür, ona önemli bir rol biçer ve bu etkileşimden yararlanmak ister. Bu anlamda teoloji önemlidir, çünkü siyasete etki alanı kazandırması ve resmi otoritesine gerçek bir güç ilave etmesi için hiçbir engel teşkil oluşturmamaktadır. Toplumsal engelin aşılabilmesi için siyasetin bütün açıklığıyla teolojiye gereksinimi veya siyasette dini söylem güçlü bir kast ideolojisini andırır.

Böylelikle siyaset kendisine toplumsal açıdan çok daha geniş bir alan oluşturabilmekte ve dinin devletin ideolojik aygıtı olarak yer edinmesine imkân tanımaktadır. Bu aslında tam da dini ve seküler iktidarların arzu ettiği bir şeydir.

Siyaset ile din arasındaki bu karmaşık ancak belirleyici ilişki bilhassa devlet dini olarak temerküz eden bir egemenlik alanı oluşturmaktadır. Bu durumda zor ve baskı aygıtları kullanarak iktidara gelinebilmekte, meşruiyet kazanma ve toplumsal destek almakta herhangi bir sorun yaşanmayacaktır.  Buna karşılık dinin söz konusu bu baskıya meşruiyet oluşturmaktan veya onu onaylamaktan başka bir görevi olmayacaktır. Dini hegemonya ise bu hedefe ulaşmanın temel aracıdır.  

Bu anlamıyla din baskıya atıfta bulunmaktan ziyade değerler, ahlak ve doğruluk ölçütlerini belirleyerek yerleşik düzeni, toplum ile varolan güç merkezini tahkim eden bir baskı aracı olarak kavramsallaştırılmaktadır. Bu açıdan bakıldığında din üzerine inşa edilen hegemonya arttıkça görünürlüğü de artar ve totaliter bir rejimde olduğu gibi baskı daha yoğun bir şekilde kendini hissettirecektir. Cumhuriyetle birlikte büyük ölçüde sosyal ve kültürel yaşamın dışına itilen dinin buna rağmen topluma karşı bir baskı aracı olarak kullanılmasından vazgeçilmemiştir. Kendisini laiklik ve ilericilik ile özdeşleştiren Kemalizm’in dine paye biçmesi ve onu otoriter rejim araçlarından sayması son derece ilginçtir.

Devlet gücünün din üzerinden temerküz etmesi sadece teokrasi merkezli totaliter  eğilimli rejimlerin değil aynı şekilde Müslüman dünyada mevcut iktidarların en belirgin özelliğini oluşturur.  Dini araçsallaştırarak meşruiyet sağlama ve toplumsal taban genişletmeye çalışan bu iktidarlar, faydalı-zararlı, iyi-kötü gibi insan eylemlerine ilişkin tüm bu davranış şeklini kendi sorumluluğuna alarak toplum mühendisliğine dönüşebilmektedir. Dolayısıyla Kültürel ve siyasal çoğulculuk talep eden düşüncelere karşı dini etkili bir şekilde öne sürmektedirler. Bu anlamıyla dönemin siyasal iktidarları tarafından temellük edilmiş din, iktidarı elde etme amacına matuf politik bir program ve epistemik bir politik kopuşu veya kırılmayı ifade etmez. Bu sebeple din asıl bir politik eylem olarak günümüz siyasal dünyasında gerçek anlamda bir oluşu ifade etmez. Bununla beraber siyaset dine odaklanırken ona sınır çizer ve onu kamusallaştırır.  Dinin ulusallaştırıldığı bu süreçte politik ve toplumsal tahayyül siyasetin din üzerindeki hegemonyasını takdirle olumlar. En genel anlamıyla din böylelikle milliyetçi arkeolojinin soy kütüğü çerçevesinde bir ulusun siyasi yazgısına düğümlenir ve diğer uluslarla müşterek bu seremoni bir ulusun etnik kimliği öncülüğünde inkâra dönüşen bir hegemonya inşa eder. Haliyle teolojik tarihte ya da zamanda bir çatlamayı ve yarılmayı ifade eden din, katı ulusçu bir köktenciliğe mahkûm edilir. Bu tarih ve toplum açısından bir ilerleme, değişim ve dönüşüm değil gerilemedir.  Zira dinin devasa politik gücünün, dönüştürücü enerjisinin farkına varan siyasal iktidarlar, onun bu siyasi maneviyatını ve politika yapma biçimini araçsallaştırarak kendi politik geleceğinde kullanır. Siyasal olan ile dini olanın iç içe geçtiği ve siyasetin dini temellükü,  başka bir ifadeyle, aşkın olanın devlet ve siyasetin politik rasyonlizmine entegrasyonu onu otoriterliği benimser bir hale getirmiş oldu.

Din ile siyaset arasındaki karışıklığın aldığı biçime dair bu durum, meselenin kökenine inerek değerlendirme yapılmasını mümkün kılar. Bunun da ötesinde siyasetin temellükünden kurtarılmış bir dinin yaşam alanı siyaset değil sivil toplumdur. 

İktidar inşasında dinin diğer iktidar mekanizmaları gibi devletin ideolojik aygıtlarından birini oluşturuyor olması düşündürücüdür.  Bu konuda dinin, siyaset açısından oldukça önemli bir yer tuttuğu bilinmektedir. Ayrıca siyaset ile din, ilişkiler ağı içerisinde güçlü bir dinamizme sahip olmakla beraber, toplum üzerinde tahakküm kurabilen ve bu tahakkümün özgürlük karşıtı baskın bir totalitarizme dönüşümünü sağlayan yegane iktidar aracıdır.

Siyasetin din ile ilişkisi bundan ibaret ve bundan öteye gitmez. Diyalektik gibi görünen bu ilişki tek taraflı bir ilişkidir ve belirleyici olan ise hiyerarşik yapıyı tayin eden politik etkileşimden başka bir şey olarak dikkate alınmaz.

Din-siyaset, siyaset-din ayrılmazlığı tezi ontolojik hafızanın dini,  siyasi eylem ile birlikte anılmasından ileri gelmektedir. Günümüzde politik olan, teolojik bir görüntü altında kendini savunmakta ve rolünü bütünüyle bu minvalde icra etmektedir. Hâl böyle olunca, siyasetin temellükünde din, pragmatik bir anlam ve içerik kazanmış olmakta ve yapısal anlamda iktidarın kökenini zayıflatan değil onunla özdeşleşen, besleyen hatta onu otoriterleştiren bir araca dönüşmektedir. Bu da geleneksel dini zayıflatarak siyasal teoloji geleneğinin şekillenmesine neden olmuştur. Haliyle din ile dünya arasındaki kopmazlık düşüncesi, din ile siyasal otorite arasındaki kopmazlığa evrilmiş oldu.

Bugün siyaset ve dine dair tüm tartışmaların temel kaynağı dinin, devlet ve siyasetin kamusal aidiyetine veya kimliğine hapsedilmiş olmasıdır. Dinin kendine özgü tarihsel sivil köklerinden koparılarak merkezileşmesi ve devlet denen politik mekanizmanın temellüküne terkedilmesi, ciddiye alınması gereken bir konudur.

Sonuç olarak; bir medeniyet/uygarlık için din gelişme ve ilerlemenin dinamizmi ya da engeli olarak ele alınamaz.”  Müslüman dünya din yüzünden geri kalmamıştır. Gelişmişlik dindarlık ya da sekülerlik ile ilişkilendirilemez.  

 

Bu yazıda yer alan fikirler yazara aittir. Farklı Bakış’ın bakış açısını yansıtmayabilir.

Önerilen Yazılar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.