Kadir Canatan Yazdı: Deprem Üzerine Söylemler (II)

20.03.2023

Geçen hafta deprem hakkında ifade edilen söylemleri belirlemiş ve iki temel söylem (kader ve komplo söylemleri) üzerinde konuşmuştuk. Bunlar kadar etkili olan bir başka söylem “liyakatsizlik” söylemidir. Bu söyleme göre depremin sonuçlarının ağır olmasının sebebi atamaların liyakate göre değil, “ilahiyat”a göre yapılmış olmasıdır. Başka bir ifadeyle atamalarda imam hatip ve ilahiyat kökenlilere öncelik verilmektedir. Atamaları hükümet yaptığına göre aslında bu söylem doğrudan siyasi iktidarı hedef alan bir söylemdir. Liyakatsizlik ya da liyakati esas almayan atamalar ve görevlendirmeler, Türkiye’de ne yeni bir konudur ne de sadece deprem için önlem alacak kadrolarla ve birimlerle sınırlıdır. İstihdamın kıt olduğu ve işsizliğin yüksek olduğu ülkelerde iş olanaklarının nasıl paylaştırılacağı önemli bir sorundur. Kıt kaynakların paylaşılmasında ve verimliliğin sağlanmasında adalet ve fırsat eşitliğinin sağlanması hemen herkesin ortak olduğu bir fikirdir. Bu husus anayasadan yasalara, parti programlarından seçim beyannamelerine tekrarlanan bir şeydir. Ne var ki pratikte çoğu zaman tersine bir uygulama karşımıza çıkar. Çünkü kıt kaynakların dağıtımında ilkeler ve idealler sadece bir etkendir. Bunun yanında siyasette işleyen kurallar (rekabet, yandaşlık, kayırmacılık vs.) kadar sosyal hayatta işleyen kurallar da (sosyal sermaye, hemşericilik, aracılık, nepotizm vs.) önemlidir.

Muhafazakârlar uzun yıllar iktidardan uzak kaldılar ve hatta düşmanca uygulamalarla karşılaştılar. 28 Şubat, Kemalist ve laikçi kesimin muhafazakarlara karşı uyguladığı zulmün doruk noktasıydı ve bin yıl süreceği ilan edilmişti. Ama ne var ki gelişmeler öyle olmadı ve 2000’li yıllarla birlikte Türkiye’de muhafazakâr demokratlar siyasette etkin olmaya başladı ve iktidar oldu. İlk iki iktidar döneminde AKP hükümeti toplumda büyük umutlar ve heyecan yarattı. Bu iktidarın sistemi değiştireceğine dair büyük bir beklenti oluştu. Özellikle atamalarda liyakati esas alan bir sistem geliştireceği bekleniyordu. İlk yıllarda sınavla seçim ve atama sistemi, önceki uygulamalara kıyasla daha çok ve geniş alanda yürürlüğe konuldu. Fakat mülakatlarda her zaman tarafsız bir değerlendirme yapılıp yapılmadığı tartışmalı oldu. Mesela daha sonra FETÖ yapılanması olarak adlandırılacak çevreyle hükümet arasında sıkı fıkı bir ilişki vardı ve atamalarda bu çevrenin önemli bir ağırlığı olduğu hissediliyordu. Zamanla bunların da düzeltilmesi pekâlâ mümkündü. Fakat ikinci ve üçüncü iktidar döneminde Türkiye siyaseten bir yozlaşma dönemine girdi. Bazı temel krizlerle birlikte iktidar kendi varlığını tehdit altında hissetti ve taraflı atamalar dönemini başlattı.

Hakikaten günlük gözlemlerimizle de örtüşen bir durum var. Bu ülkede “Karadenizli” ve “imam hatipli” kimliğine sahip olanlar, tüm birim ve kurumlarda ağırlıklı bir biçimde temsil edilmeye başlandı. Liyakat değil, Karadenizli ve imam hatipli olmak yeterli. Bir zamanlar imam hatipli oldukları için dışlanan bir kuşak şimdi eskiye kıyasla ayrıcalıklı bir sınıf haline gelmişti.

Şimdi deprem dolayısıyla açığa çıkan sorunların faturasının bir nesle (imam hatiplilere) kesilmesi ne kadar doğru bir yaklaşımdır? Burada bir kuşağı “günah keçisi” ilan etmenin anlamı yok. Çünkü bu neslin hepsi atamalarda aynı muameleyi görmediği gibi farklı yerlere yapılan atamalarda da herkes deprem vesileyle gündeme gelen sorunlardan mesul değildir. AFAD başta olmak üzere yetkili kurumların başında birkaç görünür ismin imam hatipli olması yanıltıcı bir durum olabilir. Buradan büyük genellemeler yapmak doğru olmaz.

Ülkede liyakatsizlik genel ve yaygın bir sorun. Çoğu insan eğitim aldığı bir meslekte değil, bunun dışındaki bir alanda iş yapıyor. Bu alanlarda motivasyon ve verimliliğin düşük olmasının önemli bir nedeni de budur. Çünkü insanlar sevdikleri ve yetkin oldukları alanlarda değil, para kazanmak ve geçinmek için girdikleri alanlarda çalışıyorlar ya da çalışmak zorunda kalıyorlar. İki şeyi düzene koyacak bir sisteme ihtiyacımız var: Bir yandan herkes kendi alanında görev yapmalı, diğer yandan da bu alanlara kişiler liyakati temel alan bir sistemle yerleştirilmelidir. Bunun yasal ve etik düzenlemelerini yapmak yeterli değil, toplum ve siyaset olarak belirli bir bilinci de ulaşmamız şarttır.

Deprem hakkında üçüncü bir söylem, depremin önceden bilindiği halde önlem alınmadığına dair bilimsel söylemler (tahmin söylemi)dir. Gerçekte bu söylemin hem doğru hem de yanlış boyutları bulunmaktadır. Bir kez şunu söyleyelim: Depremin ne zaman ve nerede olacağına dair kesin bir kestirim yapmak mümkün değildir. İki şeyi tahmin edebiliriz.

  1. Deprem bölgeleri ve buralarda uzun vadede deprem olma olasılıkları;
  2. Deprem olması durumunda yıkılma ihtimali bulunan binalar ve konutların nerelerde ve hangileri olacağı.

Depremin tam olarak ne zaman ve nerede olacağını bilemeyeceğimize göre ilk ihtimale odaklanmak yerine, ikinci ihtimale odaklanmak en iyisidir. Başka bir deyişle depremi tahmin etmek ve bu konuda gelişi güzel nutuklar çekmek yerine, alınması gereken önlemleri almak ve uygulamak gerekir. Burada da bilinen üç yöntem izlenmelidir:

  1. Depreme dirençli olmayan binaların yıkılması ve yeniden yapılması;
  2. Depreme dirençli olmayan ve kurtarılması gereken binaları güçlendirmek;
  3. Yeni yapılan binaları deprem mevzuatına ve bilimsel kriterlere uygun olarak yapmak.

Bu üç konuda yerel ve ulusal bir seferberlik başlatmak ve bu seferberliği farklı boyutlarıyla yürütecek bir “Afet Bakanlığı” kurmak gerekmektedir. Afet Bakanlığı kurmak olayı bürokratikleştirmek gibi görünse de, uzun vadede tüm dünyada risklerin ve afetlerin artacağı beklentisine uygun olarak kurumsal bir yapıyla mücadele etmek akıllıca bir iş olacaktır. Bugün geldiğimiz aşamada bir “Risk Toplumu”nda yaşıyoruz ve insani kararların neticesinde büyük krizlerin çıkacağına dair reel tahminler bulunmaktadır. Artık doğal felaketler değil, insani kararların etkisiyle oluşacak insani felaketler dönemi başlamıştır. Bu bağlamda entropistlerin söylediği şu söz oldukça anlamlıdır: “Bugünün düzeni, yarının düzensizliğidir!”

Gelecek hafta bu konuya diğer söylemlerin tartışmasıyla devam edeceğiz.

Bu yazıda yer alan fikirler yazara aittir. Farklı Bakış’ın bakış açısını yansıtmayabilir.

Kadir Canatan’ın Tüm Yazıları

Önerilen Yazılar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.