Kadir Canatan Yazdı: Gelenekçilik ve Modernite Arasında Şeriat (II)

01.07.2024

Geçen hafta şeriat konusunda yapılan tartışmaların laiklikten kaynaklandığını belirtmiştik. Sorunun kaynağı bu olmasına rağmen bazı ilahiyatçıların laikliği çözüm olarak lanse etmeleri, onların zihinlerinin ne kadar karışık olduğunu göstermektedir. Söz konusu ilahiyatçıların laiklik kavrayışı problematik olduğu gibi şeriat kavrayışı da problematik görünmektedir. İddiaya göre “İslam, Şeriat Değildir.” Onlara göre Arap dilinde şeriat sözcüğü, hukuka ve hukuk kurallarına tekabül etmektedir. Şeriat hukuku, dönemin Arap toplumunda değişim ve dönüşüme öncülük eden ilk uygulamaları içerse de, günümüzde uygulanabilirliği söz konusu olmayan kurallar yığını olarak, ancak akademide hukuk tarihi dersleri için bir anlama sahip olabilir. Başka bir deyişle şeriat kurallarının güncel yaşamda insan onuruna yakışır bir karşılığı yoktur.

Öncelikle dinler tarihi ve sosyoloji açısından İslam’ın özgünlüğü konusunda şunu kaydetmekte yarar var. İslamiyet gelmeden önce Ortadoğu’da iki dinden biri olan Yahudilik, İsrailoğullarına gelen Musa peygamberin getirdiği mesajların devamında oluşmuş ve kutsal kitapları “Tevrat” (yani “Tora” yasa demektir) adından da anlaşılacağı üzere şeriata vurgu yapan bir dindir. Buna bir tepki olarak doğan Hristiyanlık, şeriattan ziyade maneviyata ve ahlaka vurgu yapar. Hz. İsa, İncil’de sıklıkla mesajını şu ifadelerle dile getirir: “Öncekilerin ne dediğini biliyorsunuz, ben de derim ki şöyle ya da böyle yapın!” Öncekilerden kasıt Yahudilerin şeriatıdır. Bu söylem Yahudi din adamlarının şiddetli tepkisine neden olmuş ve İsa’nın şeriatı inkâr ettiği şeklinde yorumlanmıştır. O da buna karşı İncil’de geçen şu meşhur sözünü söylemiştir: “Ben peygamberliği ve şeriatı kaldırmaya değil, TAMAMLAMAYA geldim.” Onun projesinin özü, şeriat ve ahlakı birleştirmekti, fakat bu proje hayata geçirilemeden vefat etmiştir.

Bu tarihsel arkaplandan bakılınca diyebiliriz ki, Hz. İsa’nın projesini Hz. Muhammed hayata geçirmiştir. Çünkü İslam hem ahlak hem de şeriat vazeden bir dindir. Mekke döneminde inanç ve ahlak ilkeleri ön planda iken, Medine döneminde ahkam ayetleriyle o dönem için uygulanabilir bir “şeriat düzeni” vazedilmiştir. Daha önce yaptığımız bir çalışmada genişçe ele aldığımız gibi Yahudilik bir tez, Hristiyanlık bir antitez, İslam ise sentezdir (Yahudilik, Hristiyanlık ve İslam: Tez, Anti Tez ve Sentez, Beyan Yayınları, İst. 2020).

Şimdi söz konusu ilahiyatçıların şeriatı tanımlama şekline bir bakalım. İddiaya göre “Arap dilinde pek çok anlama sahip olan şeriat sözcüğü terminolojik açıdan dilimizdeki hukuk sözcüğünün karşılığıdır. Gerek dinsel inanışları referans alan gerekse laik ve seküler dünya görüşüne dayanan yasalar Arap dilinde şeriat sözcüğü ile ifade edilir. Bu nedenle şeriatı din ve İslam’la özdeş bir kavram olarak yansıtmaya çalışmak gerçeğe aykırıdır.”  Gerçekte şeriat söz konusu ilahiyatçıların iddia ettikleri gibi sadece “hukuk”la sınırlı değildir. Şeriat veya fıkıh, günümüzde sıkça kullanılan “İslam hukuku” ifadesiyle anlaşılabilecek bir sistem değildir. Fıkıh itikat hariç, içinde ibadetler, ahlak, muamelat ve ceza hukuku bulunan geniş bir sistemdir. Bunun bilincinde olan Cumhuriyetçiler, Diyanet’in kuruluş yasasında itikat ve ibadeti bu kuruma, bundan başka diğer tüm meseleleri Büyük Millet Meclisi’ne devretmişlerdir. Bu anlamda daha önce de belirttiğimiz gibi, laiklik adına yapılan bu uygulama İslam’da bir reform niteliği taşımaktadır. Bu reformu, Batı’da olduğu gibi teologlar değil, Türkiye’de laik ideologlar yapmıştır.

Hukukçu Kemal Gözler, “Hukuk’ Kelimesi Kaç Yaşında? Etimoloji Bize Ne Söyler?”  adlı yazısında gayet güzel bir şekilde ifade ettiği üzere Türkiye’de, modern anlamda, yani “bağlayıcı kurallar bütünü” anlamında “hukuk” kelimesinin 1800’lerin ortasında kullanılmaya başlamıştır. “Hukuk” kelimesi Türkiye’de öylesine yerleşmiştir ki, bu kelime bin küsur yıllık “fıkıh” kelimesini silip süpürmüştür. Türkiye’de bugün “hukuk” kelimesinin bilmeyen kişi sayısı çok azdır. Buna karşılık, Türkiye’de “fıkıh” kelimesini bilmeyen, hatta bu kelimeyi hayatında duymamış pek çok kişi var.

İkinci iddia şudur: Şeriat hukuku, dönemin Arap toplumunda değişim ve dönüşüme öncülük eden ilk uygulamaları içerse de günümüzde uygulanabilirliği söz konusu olmayan kurallar yığını olarak, ancak akademide hukuk tarihi dersleri için bir anlama sahip olabilir. Başka bir deyişle şeriat kurallarının güncel yaşamda insan onuruna yakışır bir karşılığı yoktur.

Hz. Peygamberin öncülüğünde, başından beri Müslümanlar kendi hayatlarını İslam’a göre düzenlemek için belirli bir metodoloji oluşturmuşlardır. Bu metodolojiye göre hayatı düzenlemek üzere değer ve normlar öncelikle Kur’an ve Sünnet’ten çıkarsanacaktır. Bu kaynaklardan bir çözüm yoksa, alimler ve yöneticiler kendi reylerine (görüşlerine) göre hareket edeceklerdir. Rey, sonraki dönemlerde Kıyas ve İcma olarak belirlenmiştir. Dolayısıyla tarihte oluşan fıkıh sistemi bu kaynaklardan hareketle ve belirli bir okuma (usul) neticesinde kurgulanmıştır.

Ne tarihte ne de günümüzde hiç kimse, şeriatın sadece Kur’an kaynaklı ve salt ilahi bir sistem olduğunu ileri sürmemiştir. Kaynakları, kısmen ilahi kısmen de akli ve toplumsal olsa da tamamen beşeri bir sistemdir. Nitekim Osmanlı’nın son günlerinde Ziya Gökalp İslam Mecmuası’nda gündeme getirdiği “İçtimai fıkıh” tartışmalarıyla fıkhın akli ve toplumsal (örf) boyutlarının pekâlâ değişebileceğini öne sürmüş ve bazı literalist/gelenekçi alimler dışında pek çok alim ve düşünür bu görüşe sıcak bakmışlardır. Bu anlamda şeriat bir kısım kaynakları itibariyle değişime açıktır. Yine aynı dönemde Mecelle yazarları, “Zamanın değişmesiyle hükümlerin değişebileceğini” ilan etmişlerdir. Değişim sahasını da daha çok nassın düzenlemediği alan olarak belirlemişlerdir. Demek ki şeriat, dinamik bir düzenin adıdır.

Peki kaynakları kısmen değişime açık ve oldukça da geniş bir alanı kapsayan şeriat tamamen tarihsel ve bugün geçerliliği olmayan bir sistem midir? Geleneksel fıkhın ortaya koyduğu şeriat düzeni, şüphesiz ki bugün için geçerli değildir ve olamaz da. Çünkü bu sistem, Sanayi Devrimi öncesinde varolan “Geleneksel toplum”un ihtiyaçlarına göre oluşmuştur. Sanayi Devrimi’nden sonra ortaya çıkan “Modern toplum” yepyeni bir içtihat sürecini zorunlu kılmaktadır. Kaynaklar ve metodolojiye bağlı olarak şüphesiz ki yeni bir şeriat ya da fıkıh sistemi kurgulanabilir. Bunun için sadece İslami ilimler değil, modern sosyal bilimler de devreye sokulmalıdır. Çünkü sadece İslami ilimleri öğrenen kişiler çoğu zaman modern toplumdan ve şartlarından bihaber gözükmektedirler. “Metin bilgisi” kadar “bağlam bilgisi”ne de şiddetle ihtiyaç duyulmaktadır.

Bu iki bilgi sistemini bilen uzmanlar oturup kurumsal bir içtihat sürecini başlatırlarsa, o zaman pekâlâ modern bir fıkıh sistemi ortaya konabilir. Bu anlamda İslam çağdaş sorunlara ve koşullara cevap verebilecek bir yeterliliktedir. Aslına bakılırsa bugün mesele, yeni bir fıkıh bilgisi üretme meselesi etrafında dönüp dolaşmamaktadır. Geleneksel fıkhi bilgiyi günümüze aktarmak isteyen ve aktaran ve böylelikle de facialara yol açan gelenekçilerle şeriatı toptan tarihsel ilan eden ve reddeden modernistler arasında cereyan etmektedir. Bugüne kadar birçok İslami hareketin ve hükümetlerin de (İran, Pakistan ve Afganistan gibi) başarı sağlayamamasının sebebi bu kısır döngüyü kıramamış olmalarındandır. Bu kısır döngüden çıktığımız an, Müslüman dünyada yeni bir gün başlayacaktır.

İslam sadece içerik olarak değil, statü olarak da önceki dinlerden farklıdır. Şöyle ki İslam son din olması hasebiyle sadece inanç ve ahlak ilkeleri (Din) itibariyle değil, ibadet ve hukuk ilkeleri (Şeriat) itibariyle de yeterli bir dindir. Geçmiş toplumlarda “Din’in sabit, Şeriat’ın değişken” olduğu bir gerçektir ama son din için bu tez tam olarak geçerli değildir. Çünkü yeni bir peygamber ve din gelmeyeceğine göre Müslümanlar her çağda içtihatlar yaparak kendi ihtiyaçlarına göre bir şeriat düzeni oluşturmaya çalışacaklardır. Bizi bu süreçten alıkoyan şey, gelenek fanatizmidir. Gelenekçilik, her çağın sorunudur. Hz. Muhammed 7. yüzyılda yeni dini tebliğ etmeye başlayınca, en büyük muhalefet muhafazakâr ve gelenekçilerden gelmiştir. “Yoksa ondan önce, onlara kitap verdik de onlar, ona mı dayanıyorlar? Hayır! Dediler ki: “Doğrusu, biz, atalarımızı bir ümmet üzerinde bulduk, biz de onların izinden gidiyoruz.” (Zuhruf, 43:21-22) Bugün de durum dünden farklı değildir.

 

Bu yazıda yer alan fikirler yazara aittir. Farklı Bakış’ın bakış açısını yansıtmayabilir.

 

Kadir Canatan’ın Tüm Yazıları

Önerilen Yazılar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.