Kadir Canatan Yazdı: İslam Belirli Bir Toplumsal Cinsiyet Modeli Öneriyor Mu? (II)

19.04.2021

Geçtiğimiz hafta sorduğumuz bu soruya bir giriş yapıp bu hafta devam edeceğimizi söylemiştik. Başlangıç noktası olarak şunu söyleyelim: Kur’an’da herhangi bir meseleyi ele alırken, örtük ya da belirtik olarak belirli önkabullerle hareket ederiz. Çıplak okuma diye bir şey yoktur. Her okuma, okuyucunun zihinsel gramerine göre gerçekleşir ve dolayısıyla öznellik içerir. Okumanın öznel olması, bu onun geçersiz olduğu anlamına gelmez. Sadece sonu gelmez tartışmalara sürükleyecek olan bir yanılgının tuzağına düşmemizi engeller. Bu yanılgı da hiç şüphesiz ki, kişinin kendi yorumunu mutlaklaştırmasıdır. Bu tefsir/yorum tarihimizde pek rastlanan bir olgu olmamıştır, çünkü geçmişte Kur’an’ı yorumlayanlar bunun farkındaydılar ve bunun için de Kur’an üzerinde farklı yorumların olmasına hoşgörüyle baktılar. Yüzlerce tefsir kitabının yazılmış olması ve bu kitaplarda farklı yorumların ortaya konmuş olması bunu kanıtlamaktadır.

Benim meseleye yaklaşımımda, araştırmacı-yazar Mehmet Yaşar Soyalan’ın şu sözleri belirleyici olacaktır: “Kur’an, özel bir zaman ve mekândaki insan ve o zamanın-mekânın sorunsalı, dili, kültür ve sosyolojisi üzerinden konuşsa ve öncelikle ilk muhatabını esas alsa da, ilahi vahyin temel hedef ve amaçları açısından tüm insanlığa hitap eder. Dolayısıyla zaman ve mekân ötesine vereceği mesajları, koyacağı ilke ve kuralları da bu tanımlanmış zaman-mekân ve o toplumun dili, tasavvuru ve ihtiyacı çerçevesinde ortaya koyar. Çünkü bu ifadeler öncelikle ilk muhataplar içindir. Onlar kendilerine gelen bu hitabeyi, her şeyiyle zamanın ve mekânın bir gerçeği, bir tasviri olarak kendi içlerinde hissederler. Dolayısıyla Kur’an ilk muhatabın gerçekliği üzerinden, o gerçekliğe, genel insan gerçekliğine atıflar yaparak konuşur.” (Vahyin Dili ve Terimleri, Sh. 36-37, İşaret Yayınları).

Önce yaklaşımımızı ortaya koymamızın sebebi, yaklaşımın okuma ve yoruma öncelikli bir mesele olmasıdır. Kur’an’ın hüküm, değer ve ilkelerini kendi şartlarıyla özdeş ve sabit kılan bir zihin onların günümüze aktarılmasını imkânsız kılacağı gibi, şartlardan ve bağlamdan bağımsız bir zihin de sabiteler ve değişkenler arasında ayrım yapamayacak ve her hükmü, evrensellik adına dogmalaştıracaktır. Tarihselciliğin ve evrenselciliğin bu tuzaklarına düşmemek için biz üçüncü bir yolu seçiyoruz. Bu yol ve yaklaşım, hükmü bağlamında anlamayı ve anladıktan sonra da farklı bağlamlara taşırken, tarihsel olgulardan bağımsız kılmayı amaçlamaktadır.

Kur’an’ın genel üslubu içinde kadın ve erkek, birbirine zıt kavramlar olarak değil, birbirini tamamlayan ikişerli kavramlar olarak ele alınır. Kur’an’da iman-küfür, cennet-cehennem, melek-şeytan, helal-haram gibi birbirine zıt kavram çiftleri olduğu gibi yer-gök, gece-gündüz, siyah-beyaz, doğu-batı, cimri-cömert gibi tamamlayıcı kavram çiftleri de bulunur. Kadın ve erkek kavramları, bu ikinci türdendir. Başka bir deyişle kadın ve erkek arasında bir savaş ve çatışma değil, işbirliği ve anlaşma esastır. Zıt şeyler birbirlerini iterler, tamamlayıcı şeyler ise birbirlerini çekerler. Nitekim kadın ve erkek ilişkisinin doğası hakkında Kur’an şöyle buyurmaktadır:

“Kendileri ile huzur bulasınız diye sizin için türünüzden eşler yaratması ve aranızda bir sevgi ve merhamet var etmesi de O’nun (varlığının ve kudretinin) delillerindendir. Şüphesiz bunda düşünen bir toplum için elbette ibretler vardır” (Rum Suresi, 30: 21).

Tabiatı gereği birbirini çeken ve birbirini tamamlamak isteyen kadın ve erkek, ailenin kurucu unsurudurlar. Kadın ve erkeğin evlenmesi ve akabinde bir aile olmaları kaçınılmaz bir biçimde karşılıklı haklar ve sorumluları, bir başka deyişle bir işbölümü ve rol paylaşımını beraberinde getirir. Önce, evlenen çiftler “karı” ve “koca” olurlar, sonra da çocukları olduğu vakit, onlar karşısında “anne” ve “baba” olurlar. Karılık-kocalık gibi anne-babalık da kazanılan statülerdir. Statü, sosyoloji de kişinin toplumda işgal ettiği yeri anlatan bir kavramdır. Her statü belirli rolleri gerektirir. Bu anlamda statü ve roller bir madalyonun iki yüzü gibidirler.

Kur’an’da kadın ve erkeğin rollerini tanımlayan en önemli ayet, “kavvam ayeti” olarak Nisa Suresi’nin 34. ayetidir. Kitabın genel bağlamı içinde değerlendirirsek Nisa Suresi (“Kadın Suresi”), Medine toplumunun sorunlarına çözüm getiren oldukça uzun bir hükümler dizgesi (ahkam)dir. Toplam 176 ayetten oluşmaktadır. Adından da anlaşılacağı üzere “kadın meseleleri” bu surenin öncelikli konuları arasında yer almaktadır. Böyle bir surenin varlığı, İslamiyet’in geldiği yüzyılda bir kadın sorunu olduğuna işaret etmektedir. Tarihi rivayetlerden şu anlaşılmaktadır: Medine toplumu, Mekke toplumuna kıyasla kadınların statü olarak görece daha eşitlikçi olduğu bir toplumdur. Mekke, Medine’ye göre ataerkil ve kadını ikincil statüye yerleştiren şehirdir. Medine’de kadınların cesaretli tutumları ve Hz. Peygamber’in kadınlara yönelik olumlu yaklaşımları birçok kez Hz. Ömer’i öfkelendirmiş ve onun kadınlara yüz verdiğini düşündürtmüştür.

Bir yandan Mekke’den Medine’ye hicret, diğer yandan da İslamiyet’in Medine ortamında kendi ahkâmını (düzenini) ortaya koyması, doğal olarak kadın ve erkek ilişkilerinin de gözden geçirilmesini, yeniden düzenlenmesini gündeme getirmiş ve bu konuyla ilgili olarak başlı başına bir sure gelmiştir. Nisa Suresi, insanın yaratılışıyla başlar ve kadınlar, yetimler, çocuklar, evlilik, miras ve kadın-erkek rolleri gibi konularla devam eder.

Nisa Suresi’nin 34. ayeti, “… erkekler, kadınlar üzerinde kavvamdırlar” ifadesiyle aile yapısı içinde kadın-erkek ve hatta çocukların konumunu belirleyen önemli bir ilke vaaz etmektedir. Bu ayette geçen “kavvam” kelimesi, çeviri ve tefsirlerde önemli bir tartışma konusu olmuştur. “Kavvam faal vezninden mübalağa ifade eden bir kelime olup çokça koruyup gözeten, sorumluluk üstlenen, bir işi hakkıyla yerine getiren; bunun yanında meşru çerçevede insiyatifi elinde bulunduran, evin riyaseti görevini üstlenen (erkek) anlamındadır.” (A. Bulaç, Kur’an Dersleri, C. 2, Sh. 358, Çıra Yayınları, İst. 2016). Kavvamın ne olduğunu anlamak için bu kelimeyi “kaim, kayyum, kıvam ve kavm” gibi aynı kökten gelen kelimelerle de birlikte düşünmek gerekir.

Bu ayetle birlikte erkek, aile yapısı içinde yönetme ve koruma (güvenlik) sorumluluğunu üstlenmiştir. Ancak bu ayet bağlamıyla birlikte okunduğunda sadece aile başkanlığı değil, aileyi geçindirme sorumluluğunun da erkeğe verildiği anlaşılmaktadır. Aileyi geçindirme kavvamlığın bir gerekçesi olarak sunulmaktadır. 

Kavvam olan erkeğin karşısında kadının yeri ve konumu nedir?

Geleneksel Arap toplumunda kadın iki temel faaliyetin yani ticaret ve savaşın dışındadır. Erkek, ticaret yoluyla evini geçindirirken, savaşa katılarak da güvenliği sağlar. Kadının temel görevi, ev işlerini düzenlemek ve çocuklarına bakmaktır. Annelik ve ev işleri, onu evle sınırlı bir alanda tutar, bununla birlikte kamusal alana katılması da engellenmez. Medineli kadınlar Mescid’e gitmek, bayram namazına katılmak, şehirdeki çeşitli eğlenceleri izlemek gibi farklı şekillerde sosyal hayata da dâhil olmaktaydılar. Ayrıca bir zanaatla uğraşan ve elde ettiği gelirle evini geçindiren kadınlar da vardı. İslam, geleneksel toplumda kadınların haklarını geliştirerek konforlu bir hayat sunmuştur. Sert yaşam koşullarının hüküm sürdüğü bir coğrafyada İslam, erkeğe kıyasla kadına daha az meşakkatli bir rol vermiştir.

Nisa Suresi’nin başında belirtildiği üzere kadınlara ve öksüzlere mehirlerinin ve mallarının verilmesi, ayrıca kadınların ana, baba ve akrabalarının bıraktıkları mirastan hakları olduğu vurgulanmakla kalmayıp onlara zorla varis olmak yasaklandığı gibi yüklerle mehir verilmiş olsa da geri alınmaması bildirilmektedir. Kadınların bu haklarına dikkat çekildiğine göre, demek ki Arap toplumunda bu haklar konusunda belirli bir hassasiyet bulunmamaktadır. Kur’an’ın genel anlamda yoksul ve dezavantajlı kesimlerin haklarını koruması boşuna değildir, çünkü toplumda bu kesimleri haklarına riayet edilmemektedir.

Bu işbölümü ve rol dağılımına razı olan kadınları Kur’an, “saliha kadınlar”, yani kocalarıyla barış ve uyum içinde yaşayan ve Allah’a saygılı ve itaatkâr olan kadınlar olarak tanımlamaktadır. Bu işbölümü ve rol dağılımına razı olmayıp kocalarına başkaldıran kadınları ise “nuşüz eden kadınlar” olarak tanımlamaktadır. Kendisine sağlanan imkânlar ve konfora rağmen başkaldıran kadınlara karşı Kur’an nasıl muamele edileceği konusunda talimatlar vermektedir. Bu talimatlar, dönemin koşulları içinde ailenin görece özerk olduğunu ve kendi iç çatışmalarını ve anlaşmazlıklarını aile içinde çözdüğüne işaret etmektedir. 

Bununla birlikte Kur’an peygamberi ve akrabaları da anlaşmazlıklarda yetkili otorite olarak göstermektedir. Nisa Suresi’nin 35. ayeti karı-kocanın arasının açılmasından endişeye düşüldüğü durumlarda hem erkeğin hem de kadının tarafından hakemler çağırmaya davet ederken, 65. ayet Hz. Peygamberi “çekişmeli işlerde hakem” kabul etmeyi emretmektedir.  Kültürel antropologlar, geleneksel toplumlarda iki tür arabuluculuk tespit etmişlerdir: Yaptırımı olan ve olmayan arabuluculuk. Yaptırımı olmayan arabuluculuk, tarafları uzlaştırma girişiminden ibarettir. Burada arabulucunun bizatihi yaptırım gücü yoktur. Yaptırımı olan arabuluculuk ise tarafları bağlayan bir hakemlik görevidir. Arabuluculuğun türünü belirleyen şey tarafların tutumu ve örftür. Arap toplumunda her iki tür arabuluculuğa da rastlanmaktadır.

Özetle; İslam, gelenek, kabilevi ve ataerkil yapının belirlediği aileyi örf ve hukuk vaaz ederek kadınlar lehine yeniden düzenlemiştir. Arap geleneklerini tümüyle kabul etmemiş, sadece hukuka ters düşmeyen ve toplum tarafından maruf kabul eden örfü tanımış ve bunu da hukukla (ahkâmla) tamamlamıştır.  

Peki, İslam’ın önerdiği bu toplumsal cinsiyet modeli hangi modele uymaktadır ve bu model sabit ve değişmez bir nitelik taşıyor mu? Gelecek hafta, söz konusu modelin dayanakları ve olası farklılaşma ve değişme ihtimali üzerinde duracağız.

Kadir Canatan’ın Tüm Yazıları

Bu yazıda yer alan fikirler yazara aittir. Farklı Bakış’ın bakış açısını yansıtmayabilir.

Önerilen Yazılar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir