Kadir Canatan Yazdı: İslami Kozmoloji Üzerine Bir Mülahaza III

01.01.2024

Bu hafta dini kozmoloji açısından cevaplandırılması gereken ikinci soru hakkında konuşacağız. Bu soru şudur: Kozmos (evren) ya da alemler niçin vardır?

Günlük hayatta çoğunlukla “Neden” ve “Niçin” soruları birbirine karıştırılır ve eş anlamlı olarak kullanılır. Bu iki soru tipi arasında ince ama önemli bir fark vardır. Şöyle ki “Neden” sorusu, bir olayın öncesine yönelik olarak sorulurken, “Niçin” sorusu niyet ve amacı yoklamak için sorulur. Bir başka deyişle ilki bilimsel bir sorudur. Bilmek, bir şeyin “nedenlerini bilmek”tir. Bilimsel modelde “nedensellik ilişkisi”ni kurmak esastır. Her bir olay “sonuç” olarak görülür ve bu sonucu yaratan nedenler üzerine kafa yorulur. Sebep-sonuç ilişkisi kurulduğunda bilimsel anlamda bir açıklama yapılmış olur.

İkinci soru, bir eylemin amacını anlamak için sorulur. Burada açıklamak değil, anlamak söz konusudur. Açıklamada bir olayın sebepleri olayın dışında aranırken, anlamada bir eylemin amacı eylemi yapan öznenin içinde aranır. Anlamak, felsefede ve sosyal bilimlerde teleolojik yaklaşımın amacıdır. Teleolojik yaklaşım, şeylerin arkasında yatan gayeyi bulmaya çalışır. Ancak bu gaye ve amaç bulunduğunda bir olayın anlaşılmış olacağına karar verilir.

Her şeyin bir amacı (telos) olduğu düşüncesi, Aristoteles’in felsefesinde merkezi bir noktaydı. Bu fikir Yahudi ve Hıristiyan teolojisine dahil edilmiş, Batı felsefesi ve skolastik gelenek üzerinde büyük bir etkiye sahip olmuştur. Teleoloji, tüm doğal olayların arkasında bir amaç olduğunu varsayarak, bu amaçları Tanrı’nın varlığının teleolojik kanıtı olarak ileri sürer. Ancak bir amaç belirlendikten sonra bu amacın amacının ne olduğu tekrar sorulabilir. Bu nedenle teleoloji, görünüşte sonsuz bir hedefler dizisine, bir gerileme ve sonsuzluğa yol açar. Yahudi-Hıristiyan teolojisinde, sonsuz gibi görünen bu serinin “daha yüksek bir amaç”la, yani Tanrı’yla sona erdiği düşünülür.

Evreni yaratan Tanrı olduğuna göre yukarıdaki soruyu şöyle de sorabiliriz: “Tanrı bunca alemi ya da evreni niçin yarattı? Bundan muradı nedir?”

Yaratılışla ilgili anlatımlardan Kur’an’dan üç şeyi tespit etmek mümkündür. İlk olarak Kur’an bizim evren hakkında düşünmemizi talep etmektedir.

“Gece ile gündüzün birbiri ardınca gelmesinde, Allah’ın yarattığı göklerde ve yerde, takva sahibi bir topluluk için nice ayetler vardır.” (Yunus, 10:6)

“Rahman’ın yaratmasında hiçbir nizamsızlık göremezsin. Gözünü çevir de bak: Herhangi bir kusur görebilir misin? Sonra tekrar tekrar gözünü çevir de bak, gözün bir kusur bulamadığından, eli boş ve bitkin geri döner.” (Mülk, 67:3)

“Hiç düşünmezler mi göklerin ve yerin hükümranlığını, o muazzam saltanatı? Düşünmezler mi Allah’ın yarattığı herhangi bir mahluktaki ilahi düzenlemeyi? Onu da düşünmezlerse bari ecellerinin yaklaşmış olabileceği ihtimalini? O halde buna iman etmedikten sonra, daha hangi söze inanırlar?” (Araf, 7:185)

Yukarıdaki ilk ayette; gece ve gündüzün ardı ardına geldiği ve yaratılan şeylerde “nice ayetler” olduğu hatırlatılırken, ikinci ayette yaratılışta bir düzensizlik olmadığı belirtilmektedir. Bu ayette insana “gözünü çevir de bak” denildiğine göre evrendeki düzenliliği gözlem yoluyla bilebileceği vurgulanmaktadır. Üçüncü ayette de, Allah’ın “muazzam saltanatı”nı ve “ilahi düzeni”ni keşfetmemiz istenmektedir.

İkinci olarak Kur’an’da birçok ayette varlıkların boşuna yaratılmadığı vurgulanmaktadır. İşte bunu vurgulayan birkaç ayet:

“Halbuki gökleri, yeri ve ikisinin arasındakileri boşuna yaratmadık.” (Enbiya, 21:16)

“Onlar ki; ayakta, oturarak ve yanları üstü yatarken Allah’ı anarlar, göklerin ve yerin yaratılışını düşünürler. Rabbımız; Sen bunları boşuna yaratmadın. Sen pak ve münezzehsin. Bizi, o ateş azabından koru.” (Ali İmran, 3:191)

“Sizi boşuna yarattığımızı ve bize tekrar döndürülmeyeceğinizi mi sandınız?” (Müminun, 23:115)

Bu üç ayetin ortak noktası, üzerinde düşünüldüğünde Allah’ın yarattıklarının boşuna olmadığı sonucuna ulaşacağımız fikrini vermesidir. Demek ki, yaratılış üzerindeki düşünüş bizi “tüm bu olup bitenler gayesiz ve hikmetsiz olamaz” gibi bir sonuca ulaştırmaktadır. Eğer bu sonuca ulaşmışsak, bundan sonra pozitif yönde diğer adımı atabiliriz. Bu fikrin bir başka ifadesi şudur: “Evren belirli bir hikmet ve gaye ile yaratılmıştır!”

Kur’an’da yaratılışla ilgili ayetleri okuduğumuzda üçüncü rastladığımız nokta, tam da budur. Bununla ilgili birkaç ayet alıntılayalım:

“Allah, gökleri ve yeri gerçek bir maksatla, hikmetle yarattı. Sizi yarattı, hem de size güzel güzel suretler verdi. Dönüşünüz de O’na olacaktır.” (Tegabun, 64:3)

“Öyle ya, Biz gökleri, yeri ve bu ikisinin aralarında bulunan varlıkları elbette boşuna değil, gerçek bir gaye ve hikmetle yarattık. Hiç şüphe yok ki o kıyamet saati gelip çatacaktır. Öyleyse müsamaha ile tatlılıkla davran onlara.” (Hicr, 15:85)

“ALLAH’ın gökleri ve yeri belli bir amaç için yarattığını görmez misiniz? Dilerse sizi götürüp, yerinize yeni yaratıklar getirir.” (İbrahim, 14:19)

Görüldüğü üzere bu ayetlerde evrenin yaratılmasının gerisinde bir “hikmet, gaye ve amaç” yattığı belirtilmektedir. Bu noktada düşünce kendi döngüsünü tamamlamış görünmektedir. Yaratılış üzerinde düşünmenin ilk basamağında gözlemlediğimiz ve derinlemesine tefekkür ettiğimiz varlık alemi, bizde yaratılışın boşuna olmayacağı fikrini uyandırırken, ikinci basamağında belirli bir amaç ve gaye ile yaratılmış olacağı fikrine ulaştırmaktadır.

Peki, bu veriler bize ne söylemektedir? Başında sorduğumuz soruya bir cevap alabiliyor muyuz?

İlginç olan şu ki, Kur’an birçok konuda soru sorulduğunda bize cevap verirken, bu soruya doğrudan bir cevap alamıyoruz. Ama düşünme basamaklarında ilerlemek için bize bazı ipuçları vermektedir. Bu ipuçlarına bağlı olarak tefekkür sürecini ilerletmemiz beklenmektedir. Nitekim dün olduğu gibi bugün de insanlık evrenin yaratılış amacı üzerinde fikirler geliştirmektedir. Biz de bu fikirleri serdetmek ve soruya, kendi imkanlarımızla bir cevap vermeye çalışacağız.

1) Kur’an’ın insanda uyandırdığı ilk izlenimlerden birisi, tüm bu şeylerin insan için yaratıldığı fikrini ilham etmesidir.

“O, yerde ne varsa hepsini sizin için yarattı.” (Bakara, 2:29)  

“O gökleri ve yeri yararak yaratandır. İçinizden sizin için eşler yarattı ve çiftlik hayvanlarını da çiftler halinde yarattı. Böylece sizi orada üretiyor. O’na benzer hiçbir şey yoktur. O, İşitendir, Görendir.” (Şura, 42:11)

“Allah, rahmetinden ötürü geceyi içinde dinlenesiniz; gündüzü de, lütfundan isteyesiniz ve şükredesiniz diye sizin için yarattı.” (Kasas, 28:73)

Her şeyin insan için yaratıldığını, kâinatın amacının insan olduğunu kabul eden ve insanı tabiatın merkezi sayan doktrin, felsefede “antroposantrizm” olarak ifade edilir. Kur’an bu fikri destekliyor gibi görünse de bu konuda bazı rezervlerimiz olduğunu belirtmek isteriz. Yukarıdaki ayetlerden de ifade edildiği üzere yeryüzü ve içindeki nimetler insan için yaratılmıştır ama buradan tüm evrenin, yani milyonlarca gezegenin ve galaktik sistemlerin insan için yaratılmış olabileceği fikri çok büyük bir genellemeden ibarettir. Dünya dışındaki tüm gezegenlerin insan için yaratılması ne anlama gelmektedir? Bir zaman gelecek bu dünyadaki saltanatımız bitecek ve başka gezegenlere mi göç edeceğiz? Bu bir ihtimal olsa da yüz milyonlarca gezegenin insan için yaratılmış olduğu fikri çok da tatmin edici bir fikir değildir.

2) Alemlerin yaratılmasının bir başka maksadı, Farabi ve İbn Sina gibi Müslüman filozofların iddia ettiği üzere Allah’ın yaratma sıfatının gereği olarak tüm bu şeylerin ortaya çıkmış olduğu iddiasıdır. Madem ki Tanrı yaratıcı ve ezelidir, o zaman yaratma sıfatı ve fiili sonuçları Allah’ın maksadı olabilir. Filozoflar, buradan “alemin ezeliliği” fikrini de çıkartmışlardır. Gazali bu konuda onlarla sıkı bir tartışmaya girmiş ve ezeli bir alem fikrinin İslam inançlarına zıt olduğunu belirtmiş, hatta onları bu meseleden dolayı tekfir etmiştir.

Eşari çizgide olan Gazali’ye ve diğer mensuplarına göre alem ezeli olamaz. Bu kabul ettiğimizde ikinci bir ilah olarak alemi ilan etme tehlikesi mevcuttur. Onlara göre Allah’ın ezeli ve fiili sıfatları vardır. Yaratma fiili sıfatlardandır. Yani kendi iradesine göre yaratma fiilini gerçekleştirir, yaratmak konusunda ona mecburiyet getirilemez. Mecbur olan bir varlık Tanrı olamaz.

Biz bu konuda filozoflardan ziyade Eşarilerin fikrinin doğru olduğunu düşünüyoruz. Bunun sebebi mezhebi bağlılık değildir. Yaratma, Allah’ın sıfatı olmakla birlikte Tanrı’nın bir başka sıfatı da irade sıfatıdır. Yaratma onun iradesine bağlıdır. Nasıl biz kendi irademizle bir eylemde bulunuyorsak, bizimle kıyas kabul etmez bir fail olarak Allah da kendi irade ve niyetine bağlı olarak yaratır ya da yaratmaz.

İkinci olarak maksat ve gaye, ancak irade sahibi ve fail bir zatı gerektirmektedir. Onun yarattığı şeyler bir maksat değil, maksat yaratılanlarla amaçlanan şey olmalıdır. Üstelik alemin ezeli olduğuna dair Kur’an’da herhangi bir ipucuna rastlamıyoruz. Yaratılışla ilgili ayetler bize bu ilhamı vermiyor.

3) Üçüncü yaklaşımı “beyan teorisi” olarak adlandırabiliriz. Bu teoriye göre Tanrı alemi kendini izhar etmek ya da tanıtmak üzere yaratmıştır. Daha çok mutasavvıfların öne çıkardığı bir hadis bu görüşü şöyle ifade eder: “Ben gizli bir hazine idim; bilinmek istedim, mahlukatı yarattım.” Tasavvufî anlamıyla ilk defa marifetten bahseden Zünnûn el-Mısrî’ye göre Allah’ı tam olarak bilmek ve tanımak mümkün değildir. Bu sebeple Allah’ın zâtı hakkında tefekküre dalmak cehalettir. Mârifetin hakikati de “hayret”ten ibarettir.

Beyan teorisi, metafizikçilere ve hikmet ehline göre daha kapsamlı bir teoridir. Buna göre her varlık kendini ifade eder ve farklı biçimlerde bunu yapar. Kuş öter, kedi miyavlar, insan konuşur vs. Bu düşünce tarzına bağlı kalırsak, Tanrı’nın kendini beyan etme biçimi yaratma yoluyla olur ve gördüğümüz her şey onun varlığına delalet eder.

Beyan fikri, Kur’an’da kendine temel bulmuştur. Pek çok ayet, tabiat ve alem hakkında düşünmeye sevk eder. Sözgelimi Fussilet Suresi’nin 53. ayeti oldukça kapsamlı bir biçimde insanın kendisi ve içinde yaşadığı tabiat hakkında düşünmesini salık verir: “Âyetlerimizi dışdünyada (afak) ve içdünyada (enfüs) onlara göstereceğiz. Onun gerçek olduğu açıkça belli olsun diye. Rabb’inin her şeye tanık olması yeterli değil mi?” (Fussilet 41/53). Buradan hareketle marifetin üç türlü olduğu ileri sürülmüştür:

  • Kişinin kendi iç dünyasını tanıması (marifet-i nefs);
  • Kişinin dış dünyasını tanıması (marifet-i afak);
  • Kişinin Allah’ı tanıması (marifetullah).

Buna göre ilmin ilk basamağı kişinin kendini tanıması, ikinci basamağı dış dünyayı tanıması, üçüncü basamağı ise bu dünyalar hakkında elde ettiği bilgilerle Allah’ı tanımasıdır. Allah’ı tanıma, marifetin nihai noktasıdır. Kur’an’da dış dünya hakkında gözlemler yaparak Hz. İbrahim’in Allah’ı bulması somut bir örnek olarak anlatılır.

Eski Yunan’da Sokrat’ın Delf Mâbedi’ndeki, “Kendini bil” sözü bizce ilk aşamadır, nihai aşama değildir. Modern bilimler, insanın dış dünyasını incelemesiyle yetindikleri için ikinci basamakta kalmışlardır. İslam’da ilim ve hikmet felsefesi, bu alanlarla birlikte, nihai olarak Allah’ı tanımaya ve yaratılış gayesine uygun olarak yaşamayı öğretmektedir. Bu bakımdan daha bütüncül ve kapsamlı bir görüş sunmaktadır.

Tekrar sorumuza dönecek ve bir cevap verecek olursak; alemlerin yaratılmasının ana gayesi ve amacı Allah’ın kendini tanıtmak istemesidir. Evrende onu tanıma ve kulluk iki biçimde gerçekleşmektedir. İnsanın dışındaki varlıklar onu doğal halleriyle teşbih ederler: “Yedi gök, yeryüzü ve içindekiler, O’nu tesbih ederler. Onu hamd ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur. Fakat siz, onların tesbihlerini kavrayamazsınız. Kuşkusuz O, Çok Hoşgörülü’dür, Çok Bağışlayıcı’dır.” (İsra, 17:44)

İnsan ise bilinçli ve düşünen bir varlıktır. Onun Allah’ı tanıması ve ona kulluk etmesi doğal değil, iradidir. Bu da insanın ayrıcalıklı pozisyonundan kaynaklanmaktadır. Şu hâlde insaniçincilik (antroposantrizm) olarak ifade edilen fikir, beyan fikriyle birleştirilirse temel sorumuz da cevaplandırılmış olacaktır.

Bu yazıda yer alan fikirler yazara aittir. Farklı Bakış’ın bakış açısını yansıtmayabilir.

Kadir Canatan’ın Tüm Yazıları

Önerilen Yazılar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.