Kadir Canatan Yazdı: İstanbul Sözleşmesi’nin Feshi Popülizmin Zaferi Mi?

22.03.2021

Bu hafta, Ankara’dan gelen bir açıklamayla, 11 Mayıs 2011 tarihinde İstanbul’da imzaya açılan ve 1 Ağustos 2014 tarihinde Türkiye’de yürürlüğe giren “İstanbul Sözleşmesi” feshedildiği kamuoyuna duyurulmuştur. Bunun üzerine kimileri protestolar organize ederken, kimileri de sevinç çığlıkları atmaya başlamıştır. Sözleşme’nin neden kaldırıldığına dair bir değerlendirme yapmadan önce, dikkate alınması gereken ve bazı yönleriyle tuhaf olan üç olaydan bahsetmek yerinde olacaktır.

İlk olarak şu an yürürlükte olan “Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun” (6284 sayılı), 8 Mart 2012 tarihinde resmi gazetede yayınlanarak yürürlüğe girmiştir. Oysa İstanbul Sözleşmesi, bu tarihten 2 sene sonra yürürlüğe konulmuştur. Bir başka deyişle, Sözleşme’den önce, ilgili kanun zaten uygulanmaya başlamıştır. Eğer bugün şiddete uğrayan kişilerin korunmasıyla ilgili birtakım şikâyetler varsa, bu Sözleşme’den değil, kanundan kaynaklanmaktadır.

İkincisi olarak İstanbul Sözleşmesi, 2014 yılında yürürlüğüne girmesine rağmen bu sözleşmeye tepkiler aradan yıllar geçtikten sonra, özellikle son iki yılda ortaya çıkmıştır. Muhafazakâr kesimden kişi ve kurumların yaptıkları açıklamalara göre İstanbul Sözleşmesi Türk aile yapısını yıkmaktadır. Anlaşılmayan şey şudur: Bu kesimler neden bu kadar beklediler ve sonra da adeta bir yerlerden emir almışçasına feryadı figan etmeye başladılar?  

Üçüncü olarak şikâyet edilen pratikler meseleler, uygulanan kanunla ilgili olduğu halde neden yürürlükteki kanun değil de, Sözleşme hedef seçildi? Şu an Sözleşme feshedildi ama kanun aynen yürürlüktedir ve pratikte herhangi bir değişme olmamış ve muhtemelen de olmayacaktır.

Şimdi gelelim, Sözleşme’nin feshine. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın imzasını taşıyan kararda ilgili sözleşmenin feshedildiği, herhangi bir gerekçe bildirilmeden teknik bir dille şöyle duyurulmuştur: “Türkiye Cumhuriyeti adına 11/5/2011 tarihinde imzalanan ve 10/2/2012 tarihli ve 2012/2816 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ile onaylanan ‘Kadınlara Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi’nin Türkiye Cumhuriyeti bakımından feshedilmesine, 9 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi’nin 3’üncü maddesi gereğince karar verilmiştir.”

Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fuat Oktay ise, Twitter hesabından açıklama yaparak sözleşmenin feshini şöyle gerekçelendirmektedir: “Türk kadınının toplum içindeki itibar ve saygınlığını layık olduğu seviyelere çıkartmak adına verdiğimiz samimi mücadeleyi geleneksel toplumsal dokumuzu da muhafaza ederek daha ileri noktalara taşımak azmindeyiz. Bu yüce gaye için de çareyi dışarılarda aramaya, başkalarını taklit etmeye gerek yoktur. Çözüm bizatihi gelenek ve göreneklerimizde, özümüzde mevcuttur.”

Bu açıklamada, “geleneksel toplumsal dokumuzu muhafaza etmek” ve “çareyi dışarda aramaya, başkalarını taklit etmeye gerek yoktur” denildiğine göre, Sözleşme, popüler bir deyimle “kökü dışarda” bir belge olarak yorumlanmaktadır. Bu durumda elbette sormak hakkımızdır: Madem ki bunun kökü dışarda idi ve geleneksel toplumsal yapımızı yıkmayı hedefliyordu, o zaman neden kabul ettiniz? Bunu şimdi mi anladınız? Sözleşme’yi okuyup, analiz edecek ve yukarıya bilgi verecek hukukçularınız, sosyologlarınız ve psikologlarınız yok muydu? Eğer uzmanlara sorma gereği duymadıysanız, bunun bir devlet beceriksizliği olduğunu kabul ediyor musunuz?

Doğrusunu söylemek gerekirse, Fuat Oktay’ın açıklamaları bana anlamlı gelmiyor ve Sözleşme’nin feshinin asıl gerekçesi de bu değildir. Bu gerekçe, önceki yıllardan beri muhafazakâr kesimden bazılarının yürüttüğü kampanyanın izlerini taşımakta ve söz konusu muhafazakâr kesimleri teskin etmeye yönelik bir beyanattır. Buradan feshin gerçek nedenlerine inmek gerekecektir.

Bugünkü iktidar tüm gücünü “iktidar olmak için iktidar olma” formülü üzerinden yürütmektedir. Yaptığı kimi girişimler kendi tabanında olumsuz akisler buluyor ve seçmenler rahatsız oluyorsa, hemen bunu gidermenin yollarını aramaktadır. Hatırlayalım, daha önce “dinin güncelleştirilme” tartışmasını. Nasıl Cumhurbaşkanı bu yönde bir açıklama yaptıktan sonra konuyu örtbas etmişti. Çünkü geleneksel dini cemaatlerden gelen tepkilerin kendisine çok oy kaybettireceğini anlamıştı. Bugün de olan bundan başkası değildir. Sözleşme’den rahatsız olan muhafazakâr kesimler, yürüttükleri kampanya sonucunu almış görünmektedir. Sözleşme’nin feshi tamamen “siyasi”dir. İktidar oy kaybetmemek uğruna bugüne kadar attığı adımlardan rahatlıkla vazgeçebilmektedir. Nasıl Alevi açılımından ve Kürt açılımından vazgeçmişse, bugün de kadın açılımından vazgeçmiştir.

Geri adımların atılmasında, düne kıyasla bir başka faktör daha var. İktidar, FETÖ kalkışması ve “beka” sorunundan sonra, milliyetçi/ulusalcı kesimlerle bir ittifak kurmuş ve onlardan gelen baskılara da boğun eğmeye başlamıştır. Bir taraftan gelenekçi-muhafazakâr tabandan gelen baskılar, diğer yandan da milliyetçi-ulusalcı kesimlerden gelen baskılarla iktidar politika belirlemektedir. Uzun zamandır Ak Parti kendi misyon ve vizyonunu bir kenara bırakmış ve “devlet” merkezli bir eksene oturmuştur. İktidarda iken erimek denilen şey tam da bu olsa gerek!

Peki, bundan sonra ne olacaktır?

İktidarın önünde iki seçenek var. Ya Sözleşme’nin feshiyle birlikte, “Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun”u da kaldıracaktır.  Ya da hiçbir şey olmamış gibi yoluna devam edecektir. Eğer ilk adımı atarsa, hem baskılara boyun eğmiş olacak hem de kendi kendisiyle çelişkiye düşmüş olacaktır. Eğer bu adımı atmazsa, kendi tabanını aldatmış olacaktır. Seyredeceğiz ve göreceğiz.

 

Kadir Canatan’ın Tüm Yazıları

Bu yazıda yer alan fikirler yazara aittir. Farklı Bakış’ın bakış açısını yansıtmayabilir.

Önerilen Yazılar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir