Kadir Canatan Yazdı: Klasiklerin Dili

12.06.2023

Türkiye Yazma Eserler Kurumu Başkanlığı çok önemli bir kültür hizmeti yürütmektedir. Şahıs olarak hayalimde olan bir projeyi hayata geçiriyor. Kültür mirasımızın birikimini Türkçeye tercüme ediyor ve yayınlıyor. Yayınları hem basılı hem de e-kitap şeklinde okuyuculara sunuyor. Üstelik bu eserlerin birçoğunu bedava yükleme imkânı sağlıyor ve bu şekilde kaynaklara erişim sorunları olan kişilere de bir fırsat veriyor. Daha önceleri, Cumhuriyet tarihinde böyle bir tercüme hareketi yaşanmıştı. O zaman Hasan Ali Yücel, Milli Eğitim Bakanlığı yaptığı sırada dünya klasiklerinin Türkçeye çevrilmesi sağlamıştı. Şu an o klasikleri hala okuyoruz. Yazma Eserler’in yaptığı tercüme faaliyeti, onun eksik bıraktığı bir boşluğu dolduruyor. Doğu ve İslam klasikleri olarak ifade edebileceğimiz siyasetname, felsefe, kelam, edebiyat ve tarih gibi pek alanda yazılmış ve bugüne kadar yoksun kaldığımız bir literatürü Türk diline kazandırıyor.

Benim bu yazıyı yazmaktan amacım, sadece bu önemli kültür hizmetine dikkat çekmek değil, aynı zamanda eksikliklere de işaret etmektir. Bunu son zamanlarda okumaya çalıştığım bir eser üzerinden anlatmaya çalışacağım ama bu, diğer çalışmaları da ilgilendiren önemli bir uyarı olacaktır.

Düşünce ve kelam tarihimizde çok önemli bir yer tutan Mutezile akımının felsefesini anlatan “Şerhu’l Usuli’l-Hamse” adlı iki ciltlik eser, bu önemli düşünce hareketinin baş yapıtıdır. Kadi Abdülcebbar’ın bu eserini anlamak ve okumak, bugüne kadar Mutezile hakkında tek yanlı olarak bize empoze edilen fikirlerin test edilmesi ve bu düşünce okulunun düşünce tarihinde yerini belirlemek için elzemdir.

İlk olarak kitap 2 kalın cilt olarak çevrilmiş ve yayınlanmıştır. Gereksiz yere şişirilmiş olan bu eserin ilk cildi 511 sayfa, ikinci cildi ise 786 sayfadır. Yani toplam neredeyse 1.300 sayfa tutuyor. Taşımak da okumak da insana sıkıntı veriyor. Peki, bu eser neden bu kadar şişirilmiştir? Çünkü bir sayfasına Türkçe çevirisi, karşı sayfasına da Arapçası yazılarak iki katına çıkarılmıştır. Demek ki aslında eser 650 sayfalık tek cilt olarak hazırlanıp basılabilecek bir eserdir. Belki buna “uzmanlar ya da Arapça bilenler orjinalini de okuyabilsinler” diye bir cevap verilebilir. Bu absürd bir cevap olur, çünkü zaten kitabın orijinal şeklini uzmanı biliyor ve okuyor. Kitap herhalde ilahiyat öğrencileri, üzerinde dil alıştırmaları yapsın diye hazırlanmamıştır.

Bu birinci husus biraz teknik ve nicel bir konu, beni asıl rahatsız eden ikinci meseleye geliyorum. Sözünü ettiğimiz kitap dahil çevrilen tüm eserlerde ağır bir Arapça dil kullanılmaktadır. Arapça orijinal metin konulduğu yetmiyor gibi, bir de çevirmenler Arapça’dan Türkçeye çeviri yapmamak üzere adeta direnmişler ve bir sayfada ortalama bir Türk okuyucunun bilemeyeceği 10 kadar “bilinmeyen kelime” karşımıza çıkmaktadır. Bu bilinmeyen kelimeleri anlamak için sürekli yanınızda sözlük bulundurmanız gerekiyor. Türkçede hemen hepsinin karşılığı olduğu halde, bu kelimeler neden çevrilmemiş akıl erdirmek mümkün değil. Metin okurken insan bu dil ne Türkçe ne Arapça, olsa olsa “karma” bir dil diye içinden geçiriyor ve isyan ediyor.

Şimdi sözünü ettiğim kitapta geçen bu Arapça kelimelere bazı örnekler vermek istiyorum: İlzam, kabih, makdur, mevsuf, mübaşir, mütevellid, sanii, raci, medih, zemm, hudus, ilca, müteaddi, mucip, musi, tard, münafada, taalluk vs. Bunları çoğalmak mümkün. Ben lisede edebiyat okudum. Üniversitede sosyoloji ve kültürel antropoloji okumakla birlikte, çağdaş ve klasik düşünceye ait pek çok eser okudum ve okumaya da devam ediyorum. Eğer benim gibi “kültürlü” bir okuyucu, bu klasikleri anlamıyorsa ve sürekli sözlükle çalışmak zorunda kalıyorsa, ben bu klasiklerin çevrilmesinden ne anladım?

Bu karma dil sadece okumayı engellemiyor, anlamayı da engelliyor. Çünkü ağır kelam ve felsefe eserleri zaten içinden çıkılması zor sorunları ele alıyorlar. Bizim gibi “eski kuşak” klasik eserleri anlamıyorsa, yeni kuşakların bu eserleri anlaması neredeyse imkansızdır. O zaman hem eski hem de yeni kuşağın anlamadığı bu eserleri çeviren mütercimler ve bunu hiç sorgulamadan basan ve yayınlayan Yazma Eserler Kurumu neye ve kime hizmet ediyor? Evet, bu soru sıkça aklıma geliyor. Türkiye’de dar bir ilahiyat çevresini memnun etmek için mi bu yayınlar yapılıyor? Ya da Türkçeleştirme hareketine karşı bir tepkiyi mi dillendiriyor?

Eğer ilahiyat çevrelerini memnun etmek üzere bu eserlerde “karma” bir dil kullanılıyorsa, buna hiç gerek yok, çünkü bu çevreler Arapça biliyor ve aslından okuyabilirler. Bir başka şey, camide vaaz veren hocadan üniversitede ders veren hocaya kadar Arapça kelimelerin sıkça kullanıldığı platformlarda muğlak ve anlaşılmaz bir “altkültür” dili oluşturarak toplumdan kopuyorlar. Amaçladıkları hizmet, sırf bu altkültür dilinden dolayı gerçekleşmiyor.

Yok eğer Türkçeleştirme hareketine karşı bir tepki ise, bunu yapanlar karşıtlarının yanlışlarının bir benzerini yapıyorlar. Onlara itirazımız neydi? Onların yapay olarak ürettiği kelimeleri anlamamak. Şimdi de aynı sorunla karşı karşıyayız.

Peki çözüm nedir?

Çözüm, “yaşayan Türkçe”ye dönmektir. Bence Yazma Eserler amacına ulaşmak istiyorsa, bu “karma dili” sadeleştirme yoluyla anlaşılır hale getirmelidir. Sözünü ettiğim eserlerin ikinci baskılarında bu hatadan geri dönülmeli ve Türkçe uzmanlarına verilerek bu metinler sadeleştirilmelidir. Bunu söz konusu eserlerin mütercimlerine bırakmamak gerekir, çünkü onların belirli bir çevreye özgü olan altkültür dilinden kurtulmaları ve Türkçe düşünmeleri pek ihtimal dahilinde gözükmüyor!

Söylemesi bizden, yapması yetkililerden!

Bu yazıda yer alan fikirler yazara aittir. Farklı Bakış’ın bakış açısını yansıtmayabilir.

Kadir Canatan’ın Tüm Yazıları

Önerilen Yazılar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.