Kadir Canatan Yazdı: Müslüman Düşüncenin “Tarihsel” Sorunları: “Kader ve İrade Meselesi”

29.05.2023

Nasıl siyasal mezheplerin ortaya çıkmasında “hilafet” ve “büyük günah” sorunu ana tartışma konuları olmuşsa, kelamî mezheplerin doğuşunda da “büyük günah” konusu tartışma konusu olmaya devam ederken, ayrıca “kader” konusu da gündeme gelmiştir. Hasan el-Basri’nin burada kilit bir rol oynadığı söylenebilir. O, İslam düşüncesinde bir ilk olma özelliği taşıyan “Kader Risalesi”ni yazarak konuyu gündeme taşımıştır. Onun kader konusundaki görüşleri kısa zamanda Emevi halifesi Abdülmelik b. Mervan’ın kulağına gitmiş ve bundan hoşlanmadığı anlaşılıyor ki, hemen kendisine bir yazı yazarak bu konudaki görüşlerini beyan etmesini istemiştir. Kader Risalesi, bu talep üzerine yazılmış ve kelam tarihinde kurucu bir metin olarak rol oynamıştır.

Hasan el-Basri, bu risalede irade hürriyeti ve insanın ahlaki sorumluluğunu ayetlerle savunmakta ve insanın mecbur olmadığını belirtmektedir. Risalenin girişinde Allah’ın “Asla kullarına zulmetme ihtimali yoktur” (Al-i İmran, 3:182) ayetini alıntılayan el-Basri, peygamberlerden hata eden herkesin, hatasını Allah’a değil, kendi nefsine nispet ettiğini vurgulayarak Risale’yi bitirir.  Bu metin, Emevilerin cebrilik ideolojisine bir reddiye olarak okunmalıdır.

Fıkıh, kelam ve tasavvuf alanında otorite bir isim olmasından dolayı, sonraki zamanlarda hem Şiiler hem de Sünniler onu hayırla yâd etmişlerdir. Çünkü o, henüz doktrin olarak Şiilik ortaya çıkmamış olsa da, hem siyaseten Ali taraftarı olmuş hem de Sünniler için bir kök-paradigma vazifesi görmüştür. O, Murcie ile Sünnilik arasında bir ara halkadır. Öte taraftan Mutezile’nin kurucusu olan Vasıl b. Ata onun öğrencisi olup, büyük günah konusundaki görüşleri sebebiyle ondan ayrılmıştır. Bu pozisyonuyla da o referans bir kişidir.

Kader probleminin odak noktasını oluşturan şey, insanın eylemleridir. İnsan kendi eylemlerini gerçekleştirirken ne kadar kendi çabasıyla ne kadar Allah’ın yaratmasıyla bunu gerçekleştirir? Eğer kendi çabasıyla gerçekleştiriyorsa yaratma fiili insana da atfedilebilir mi? Değilse insan ne kadar özgürdür? İnsan iradesinin anlamı nedir? İşte, bu ve buna benzer sorular kader ve irade probleminin temel sorularıdır. 

Her şeyden önce şunu söylemek gerekir ki, kelam okulları ve tartışmaları siyasetten bağımsız değildir. İnsan eylemlerinin bir cebir altında gerçekleştiğini ileri süren Cebriyye akımı, Emevi iktidarının halka uyguladığı baskı ve zulümleri meşrulaştırmak için dönemin resmi bir ideolojisi olarak işlev görmüştür. Mutezile özellikle bu görüşe karşı çıkmaktadır. Bu anlamda, her ne kadar Mutezile salt kelam mezhebi gibi görünse de, o da dönemin siyasal olaylarından bağımsız değildir. Kader konusunda ürettikleri bilgi ve görüşlerin siyasal anlamları ve sonuçları da bulunmaktadır. Cebriye akımını Cehm bin Saffan’ın (ö. 745) başlattığı bilinmektedir. İkinci kuşaktan (tabiyyun) olan bu şahıs son derece zeki ve cedelci bir karaktere sahiptir. Kaynaklar onun Merv, Tirmiz, Belh ve Kûfe gibi çeşitli yerlerde bulunduğunu zikreder. Bu merkezlerde karşılaştığı önemli kişilerin ve farklı kültür çevrelerine mensup kimselerin onun fikrî hayatının teşekkülünde büyük tesir icra etmiştir. Görüşlerini ilk defa Horasan ve Tirmiz civarında yaymaya başlamıştır. Bununla birlikte teşbihe karşı tenzih kaygısıyla ortaya koyduğu fikrî cebir görüşüyle, Emevilerin akli düşünceyi reddeden siyasî cebir görüşünü birbirinden ayırmak gerekir. Cehm’in cebir anlayışı bütünüyle dini bir hassasiyetten kaynaklanmışken, Emevilerin cebir fikri ise tamamen siyasi kaygılardan dolayı dini nasların suiistimal edilmesinin bir eseridir.

Mutezile ve Kaderiye olarak bilinen fırkalar Cebriye’ye kuvvetle karşı çıkmışlardır. Kaderiye, ifadenin ilk etapta bize verdiği izlenimden uzak bir biçimde kader konusunda yapılan tartışmalarda cebir ya da determinizm fikrini savunan kesimin karşısında yer alan ve dolayısıyla insanın özgürlüğünü savunan bir akımdır. Bu bakımdan Mutezile ile Kaderiye arasında da özdeşlik kurulmuştur. Kaderiye, ister Mutezile’nin başka bir adı olsun, isterse ayrı bir akım olsun kader mevzuunda onlarla aynı fikri paylaşmaktadır. Mutezile’ye göre kul, kudret sahibi, hayır ve şer fiillerinin yaratıcısıdır. İşlediklerinden dolayı da ahirette ödül veya cezaya müstahaktır. Allah kendisine şer ve zulüm izafe edilmekten münezzehtir. Bu tür fiillerin işlenmesi küfür ve masiyettir. Eğer O, zulmü yaratmış olsaydı zalim olurdu. Tıpkı adaleti yarattığı zaman adil olduğu gibi.

Kaderiye ile Mutezile arasındaki ilişkinin nasıl bir ilişki olduğuna dair literatürde tartışmalar bulunmaktadır. İbn Kuteybe ve Bağdadi gibi yazarlara göre Kaderiye ve Mutezile arasında bir fark yoktur. Kaderiye, mutlak kaderi inkâr ettiği, özgür irade ve ihtiyar fikrini savunduğu için Mutezile’nin ilk çekirdeği olmuştur. Bir başka deyişle Mutezile, Kaderiyye’nin gelişmiş bir şeklidir. Bu görüş esas alınırsa, Mutezile önce “kader problemi” etrafında gelişen fikirle oluşum devresini geçirmiş, sonra “büyük günah” problemiyle ortaya çıkmıştır.

Cebriye ve Mutezile/Kaderiye’nin kader ve insan fiilleri karşısındaki tutumları açık olmakla birlikte Maturidi ve Eşari gibi Ehl-i Sünnet kelamcılarının görüşleri daha belirsiz ve karmaşıktır. Eşari’ye göre insan fiilini Allah’ın dileyip yarattığı hâdis kudretle yapar ve böyle bir kudretle de olsa fiili yaptığı için sorumlu olur. Eğer kul fiilini ilâhî irade ve kudretten bağımsız olarak yapabilseydi ona dilediği niteliği verebilmesi gerekirdi. Halbuki kulun güzel ve iyi olmasını istediği bir şey çirkin ve kötü olabilmektedir. Maturidi, üçüncü bir görüş olarak insan eylemlerinin hakikat mânasında hem Allah’a hem kula izâfe edilmesini ileri sürer. Şöyle ki, fiil Allah’a halk, kula fiil ve kesb açısından nisbet edilir. Fiilin yokluktan varlık alanına çıkmasını bütün ayrıntılarıyla zihinde şekillendirip planlamak insan için mümkün olmadığı gibi, kişi fiili çevre, mekân ve belirleyici boyutlarıyla biçimlendirip gerçekleştirmeye de imkân bulamaz. Onun elinde olan şey, yasaklanan veya emredilen şey karşısında harekete geçmek ya da geçmemekten ibarettir. Bu durumda Eşari ve Matudiri’ye göre kul diler, Allah yaratır.

Mutezile’yi bir tarafa bırakırsak, cebriyye ve sünni yaklaşımların kader ve insan iradesiyle bağlantılı olarak içinden çıkamadıkları en kritik problem, ontolojik ve aksiyolojik alanların birbirinden ayır edememeleridir. Başka bir deyişle yaratılışa konu olan şeyler ile insan eylemlerini aynı düzlemde ele almaktadırlar. Oysa yaratılış ve kader ayrı bir meseledir, insan iradesi ve eylemleri ise ayrı bir meseledir. Farkında olarak ya da olmayarak insan iradesi ve fiillerini ontolojik bir meseleye dönüştürmüşlerdir.

İslam düşüncesinde, kelamcılar eliyle kader ve özgürlük sorunu bir bilmeceye çevrilmiştir. Kuran’da çok alakasız ayetler bile kader inancı için gerekçe olarak gösterilmiştir. Sözgelimi Hz. İbrahim’in hayat hikâyesinin anlatıldığı bir bölümde “Sizin ve sizin yaptıklarınızın yaratıcısı Allah’tır” mealindeki bir ayet, “İnsan ve insanın yaptığı tüm eylemlerin yaratıcısı Allah’tır” şeklinde anlaşılmıştır. Oysa bu ayet, bağlamı dikkate alınarak okunduğunda, hiç de böyle bir anlamı içermez. Orada söylenmek istenen şudur: Hz. İbrahim’in kavmi putperest bir kavimdir. Hz. İbrahim, tefekkür yoluyla Allah fikrine ulaşmış ve kavminin putlarına karşı savaş açmıştır. Allah da onu destekleyerek “Evet, sizi yaratan nasıl Allah ise yaptığınız putları da O yaratmıştır; putların yaratma gücü olmadığı gibi ibadet ve tazim edilmeye değer bir yönü de bulunmamaktadır. Sizi yaratan Allah’tır ve ancak O, ibadet ve tazime layıktır” demektedir.

Kuran’a göre yaratma kavramı ile kader arasında sıkı bir ilişki bulunmaktadır. Yaratan Allah, yarattığı şeylerin doğasını da taktir etmektedir. Yani her şeyi bir ölçüyle yaratmaktadır. Yaratma iki yönlü bir işlem olarak görülebilir. Bir yandan şeyler, yokluktan varlık âlemine çıkarılırken, öte taraftan hepsine de bir form/biçim verilir. Biçimler yoluyla biz varlıkları birbirinden ayırt eder ve hangi özelliklere sahip olduğunu tasvir etmeye çalışırız. Mutezile dışındaki kelam ekolleri (cebriye, eşarilik ve maturilik) kader konusunu ontolojik (yaratma) düzleminden, insan fiillerini (aksiyoloji) de kapsayacak bir şekle doğru genişletmişler ve insanı eylemlerinin yapıcısı olmaktan çıkarmışlardır.

Varlık âleminde hiyerarşi fikrini yıkarak, insan ile diğer canlılar ve cansız nesneler arasındaki temel farkı ortadan kaldırmışlardır. Bu durumda insanın sorumluluğu, yargılama, ceza ve ödüllendirme gibi meseleler tehlikeye girmiştir. Bu kez, bu bilmecenin içinden çıkmak için insan iradesine ve özgürlüğüne bir alan açmak üzere “cüzi irade” ve “dilemek” gibi kavramlarla durumu kurtarmaya çalışmışlardır. Hatta kader, Allah’ın taktiri ve yaratması (ontolojik) ile alakalı bir şey olmaktan çıkarılmış bir epistemolojik bir mesele haline getirilmiştir. Bugün anladığımız kadarıyla pek çok kimse, kaderi “Allah’ın şeyleri ezeli bilgisiyle bilmesi” olarak yorumlanmaktadır. Oysa kader bir bilgi meselesi değil, bir taktir (belirleme) meselesidir. İnsan eylemleriyle kader arasındaki ilişkiyi tartışırken hiçbir zaman şu sorunun dışına çıkmamak gerekir: İnsan fiillerini Allah belirliyor mu? Bu soruya olumlu cevap verilirse, Allah’ın insanla ilgili olarak kurduğu (dünyanın bir sınav alanı olduğu varsayımına dayalı) tüm sistem çöker. Bunu kurtarmaya yönelik her tür çaba, kaderin temel önermesini (insan fiilleri de dâhil olmak üzere evrende her şeyi Allah yaratıyor ve belirliyor) yeniden tartışmaya açmak anlamına gelir.

Kur’an’da kader diye bir şey vardır ama bu yaratmak ve taktir etmek anlamında Allah’ın fiillerini anlatır. Allah, insanı kendi eylemlerinde serbest/özgür bırakmıştır. O, istediği yolu (hak veya batıl) kendisi seçer, kendi seçimlerini kendisi yapar ve bundan dolayı da tüm eylemlerinden sorumlu tutulur.

Peki, insan kendi fillerini kendisi mi yaratıyor? Burada tüm mesele bir kelimeye (yaratma) takılmakta düğümleniyor ve insana yaratıcılık vasfını vermemek üzere bu sıfat Allah’a bir özgü bir nitelik sayılıyor. Eğer bu sorunu, kelime oyunlarıyla çözmek mümkünse insana yaratıcılık değil yapıcılık atfedilerek çözümlenebilir. Ancak yaratıcılık kelimesi sadece “yoktan varetme” anlamında değil, inşa etmek anlamında da kullanılmaktadır, bu durumda insanın da yaratıcı olduğu kabul edilebilir. Kaldı ki bu fikre karşı çıkanlar, aynı zamanda Allah’ın sıfat ve isimlerinin insanda da tecelli ettiğini söylemekten kaçınmazlar. Öyleyse sorun nedir? Galiba sorun şuradan kaynaklanmaktadır: İnsan eylemlerini de kapsayan bir kader fikrini ayakta tutmak için insana yaratıcılık atfetmek düşüncede çelişik bir durum meydana getirmektedir. Eğer insana kendi fiillerinin yaratıcısı olduğu şeklinde bir yaratıcılık atfedersek, kader fikri çökecektir. Ancak kader fikrinde ısrar edenler, farkında olsunlar veya olmasınlar, böyle bir fikri savunmakla tüm sistemi çökertiyorlar. Ortada ne kendi içinde tutarlı olan bir dini sistem kalıyor, ne de sorumlu ve yargılanma konusu bir insan fikri kalıyor!

Kader sözcüğü, Kur’an’da geçtiği yerlerin tümünde de ‘ölçü’ anlamında kullanılmaktadır. Tanrı, her şeyi belli bir ölçü içinde indirmektedir (Hicr, 15:21). Gökten su ölçüyle iner (Müminûn, 23:18; Zühruf, 43:11); inen suyun yeryüzünde vadilerde dolaşması bile ölçüyledir (Ra’d, 13:17). Topraktan pınarlar fışkırması, fışkıran suların birleşmeleri yine belli bir ölçüye göredir (Kamer, 54:12). Bu ifadelerde geçen “kader” kelimesi ve türevlerinde insan fiilleri değil, doğal olgular bahis konusu yapılmaktadır. Kader meselesindeki kafa karışıklığı da bu noktada düğümlenmektedir: İnsan ve insan eylemleri de, tıpkı Batılı pozitivist sosyolojide olduğu gibi, “nesneler” ve “şeyler” olarak algılanmaktadır. Oysa insana ait olgular ya da sosyal olgular, insan davranışlarından bağımsız şeyler olarak ele alınamaz. Bu meseleye yıllar önce bir Türk ilahiyatçı, “Kuran’a Göre İman Esaslarının Tespiti ve Müdafaası” (Hüseyin Atay, 1960) adlı doktora tezinde açıklık getirmiştir. Yazara göre Kuran’da günümüz Müslümanlarının anladığı gibi değişmez alınyazısı anlamında, “Kadere İman” esası yoktur. Kader kelimesi ve türevleri Kuran’da çok geçmektedir. Ama bunların hiçbiri imanla ilgili değildir. Kader, dünya ve kâinat nizamı anlamında kullanılmaktadır. İnsanın sorumlu olduğu hür iradesiyle uzaktan ve yakından bir alakası bulunmamaktadır. Yüce Allah insana irade hürriyeti vermiştir. Bu hürriyetin sınırı, insanın yapma gücü ile orantılıdır. Çünkü Allah insanın yapamayacağı şeyi ona teklif etmez. Teklif, yani bir kimseye bir şeyi yapmasını emretmenin manası, o şeyi yapma gücüne ve hürriyetine sahip olduğunu bildirir. Eğer o şeyi yapmak zorunda ve mecburiyetinde olsaydı, zaten yapacaktı, ona emir vermeye gerek kalmazdı. Onun için hayvanlara, ağaçlara ve taşlara Allah’ın bir işi yapma emri yoktur. Çünkü onlar kanunlara ve tabiatlarına göre mecburi olarak onu yapacaklardır. Onlar emirlere isyan edemezler. Ama insan isyan edebilir. Çünkü insanlar hürdürler (1997:19-20). Allah’ın insan eylemlerini yarattığını ve taktir ettiğini söyleyen kaderciler, ne yazık ki irade sahibi insanı, içgüdüleriyle hareket eden hayvanlardan farklı görmemekte ve Kur’an ilkeleriyle de çelişen bir fikri ayakta tutmaya çalışmaktadırlar.

Özetlersek; Mutezile insanın kendi eylemlerini kendisinin yarattığını ortaya atmakla doğru bir fikir serdedmiştir. Mutezile ile aynı kulvarda olmamak için Kur’an kavramlarını eğip bükmenin bir yararı olmadığı gibi ontolojinin konusu olmayan insan eylemlerini ontolojik bir mesele haline getirmenin de bir manası yoktur. İnsanın kendi eylemlerini kendisinin yaptığını söylemekle ne uluhiyete bir zarar verilmiş olmaktadır, ne de insan ilahlaştırılmaktadır. Allah’ın insana verdiği irade, kudret ve seçme yeteneği sadece dilemekle sınırlandırılamaz. İnsan orta bir varlıktır, yani hem fail/özne hem de münfail/nesnedir. Oysa Allah faildir, insan dışındaki canlı varlıklar ise münfaildir. Doğru olan görüş de budur.

Bu yazıda yer alan fikirler yazara aittir. Farklı Bakış’ın bakış açısını yansıtmayabilir.

Kadir Canatan’ın Tüm Yazıları

Önerilen Yazılar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.