Kadir Canatan Yazdı: Peygamberleri Övme ve Yüceltmenin Sınırları

18.07.2021

Peygamberler başta olmak üzere diğer dini ve toplumsal önderleri de yüceltmek ve bu konuda sınırları zorlamak Hz. Muhammed’in bir kaygısı olmuştur. Bu kaygıyı dile getiren bir sözünde şöyle buyurmaktadır: “Hıristiyanların Meryem oğlunu bâtıl ve aşırı surette methettikleri gibi, sakın sizler de beni methetmede aşırı gitmeyiniz. Şüphesiz ki, ben ancak bir kulum. Onun için bana Allah’ın Kulu ve Rasûlü deyiniz.” Bu sözleriyle o Hristiyanların içine düştüğü bir aşırılığa atıfta bulunarak kendi ümmetini uyarmaktadır. Bu hadis, hem tasviri hem de normatif bir hadistir. Çünkü bir açıdan geçmiş ümmetlerle ilgili bir durum tespiti yapmakta, diğer açıdan da bu durumdan bir sonuç çıkartmaktadır.

Durum tespiti açısından bakarsak, ilk mesele “sevgide aşırılık” meselesidir. Sevgide aşırılık nedir ve nasıl tespit edilebilir? Müslüman ahlak düşünürlerine göre insanlar başkalarıyla ilişkilerinde şu üç durumdan biri üzeredir: İfrat, tefrit ve ortayol. İfrat, bir konuda ileri gitme ve fazlalıktır. Tefrit ise, tersine bir konuda eksikliktir. Ortayol, ifrat ve tefritin tam orta noktasıdır ve ideal olan bir durumdur. İnsanlar ortayoldan uzaklaştıkça ifrat ve tefrite düşerler. Sevgi, kişinin hoşuna giden bir şeye meyletmesidir. Ragıb El-İsfahani, iki tür sevgiden bahseder. Birincisi tabii sevgidir ki, insanda ve hayvanlarda görülür. İkincisi ihtiyarı (iradi) sevgidir ki, bu sadece insana özgüdür. Bu ikinci türü düşünür dört gruba ayırmıştır.

1) Şehvet etkisiyle oluşan sevgidir ki, çoğunlukla gençler arasında görülür;

2) Çıkar arzusuyla oluşan sevgidir ki, tüccarlar, sanat erbabı ve aynı mezhebe mensup kişiler arasında rastlanır;

3) Şehvet ve çıkar arzusunun senteziyle oluşan sevgidir ki, biri diğerini şehvet için severken diğeri de onu çıkar için sever;

4) Erdem amaçlı sevgidir ki, ilimde öğrenci ve hocası arasında belirir ve uzun süreli bir sevgi türüdür.

İsfahani’nin sevgi türlerine ilişkin bu sınıflandırması motivasyon kaynaklarına ve amaçlarına göre yapılmış bir tasniftir. Onun “aşk” konusunda söyledikleri bizim konumuzla doğrudan ilişkilidir. Ona göre “Aşk, sevginin aşırı biçimi olup ya haz saikiyle oluşur ki, yerilmiştir. Ya da erdem saikiyle oluşur ki, övülmüştür. Çıkar saikiyle oluşması mümkün değildir. Çünkü çıkar, başkasında umulur. Erdem ve haz ise, âşık olan kişinin kendisi için geçerlidir.”

Aşk, sevginin artmasıyla oluşan yoğunlaşmış bir sevgidir. Aşk, geleneksel edebiyat eserlerinde ve psikolojide marazi (patolojik) bir durum olarak görülür. Ahlak kriterlerine göre de sevgi bir ifrattır. Bunun tefriti ise nefrettir. Nefret sevgide azalmayı ve nihayetinde düşmanlığa dönüşmesini ifade eder. Bu da hoş görülen bir durum değildir, hem psikolojik hem de ahlaki bakımdan marazi bir durumdur. Marazi durumlar tedavi gerektiren hastalıklardır.

Kur’an birçok konuda aşırılığı kınamış ve insanları uyarmıştır. Sözgelimi savaş konusunda şu uyarılar yapılmaktadır: “Sizinle savaşanlara karşı Allah yolunda siz de savaşın. Ancak aşırı gitmeyin. Çünkü Allah aşırı gidenleri sevmez.” (Bakara, 2:190). Yine insanlar arasındaki hırs ve aşırılığın ayrılığa sebep olduğunu şu ayetler vurgulamaktadır:  “Şüphesiz Allah katında din İslâm’dır. Kitap verilmiş olanlar, kendilerine ilim geldikten sonra sırf, aralarındaki ihtiras ve aşırılık yüzünden ayrılığa düştüler. Kim Allah’ın âyetlerini inkâr ederse, bilsin ki Allah hesabı çok çabuk görendir.” (Al-i İmran, 3:19).

Aşırılık en olumlu olabilecek şeylerde bile önerilen bir şey değildir. Hristiyanlıkta din adamları dindarlık ve zühd konusunda ileri giderek ruhbanlığı ihdas etmişlerdir. Onlar hakkında Kur’an hiç de olumlu konuşmamaktadır: “Sonra bunların peşinden ard arda peygamberlerimizi gönderdik. Onların arkasından da Meryem oğlu İsa’yı gönderdik, ona İncil’i verdik ve kendisine uyanların kalplerine şefkat ve merhamet duygusu koyduk. (Kendiliklerinden) icat ettikleri ruhbanlığa gelince; biz onu onlara farz kılmamıştık. Allah’ın rızasını kazanmak için onu kendileri icat etmişlerdi. Fakat ona da gereği gibi uymadılar. Biz de içlerinden iman edenlere mükâfatlarını verdik. Fakat onlardan birçoğu da fasık kimselerdir.” (Hadid, 57:27).

Peki, sevgide aşırılığın ne zararı vardır? Buna Kur’an’dan vereceğimiz iki örnek açıklayıcı olacaktır. İlki Hristiyanların İsa hakkındaki tutumlarıdır. Hristiyanlar Hz. İsa’nın sıradışı doğumu ve ölümü dolayısıyla ona farklı kimlikler vermişlerdir ve bu konuda aşırı giderek onu ilah ilan etmişlerdir. “Allah, kıyamet günü şöyle diyecek: “Ey Meryem oğlu İsa! Sen mi insanlara, Allah’ı bırakarak beni ve anamı iki ilâh edinin, dedin?” İsa da şöyle diyecek: “Seni bütün eksikliklerden uzak tutarım. Hakkım olmayan bir şeyi söylemem, benim için söz konusu olamaz. Eğer ben onu söylemiş olsaydım, elbette sen bunu bilirdin. Sen benim içimde olanı bilirsin, ama ben sende olanı bilemem. Şüphesiz ki yalnızca sen gaybları hakkıyla bilensin.” (Maide, 5:116).

Yahudiler de benzer tutumlar içine girmiş ve sonunda peygamberlerini ve din adamlarını Rabler edinmişlerdir. İşte Kur’an’dan onların halini anlatan ayetler: “Yahudiler, “Üzeyr, Allah’ın oğludur” dediler…. Bu, onların ağızlarıyla söyledikleri (gerçeği yansıtmayan) sözleridir. Onların bu sözleri daha önce inkâr etmiş kimselerin söylediklerine benziyor. Allah, onları kahretsin. Nasıl da haktan çevriliyorlar! (Yahudiler) Allah’ı bırakıp, hahamlarını…. rab edindiler. Oysa, bunlar da ancak, bir olan Allah’a ibadet etmekle emrolunmuşlardır. O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur. O, onların ortak koştukları her şeyden uzaktır.” (Tevbe, 9:30-31).

Bu ayetleri Hz. Peygamber okurken, yeni Müslüman olmuş bir Yahudi derki: “Bizler hahamları Rab edinmedik.” Bunun üzerine Hz. Peygamber “Pekiyi siz onların haram dediğine haram, helal dediğine helal inanıyor muydunuz?” O “Evet” deyince Hz. Muhammed “İşte bu şey sizin onları Rab edinmenizdir.” Çünkü helal ve haram koymak Allah’a mahsustur. Din bilginleri sadece Allah’ın emir ve nehiylerini bildirirler, emir ve nehiy vazedemezler.

Aşırı sevginin olumsuz sonuçları hakkında Hz. Muhammed’in şu sözü oldukça çarpıcıdır: “Birşeyi (haddinden fazla) sevmen (seni) kör ve sağır eder.” Sadece sevgi değil, nefret de insanları davranışlarında adalet ve makuliyet ölçülerinden uzaklaştırmaktadır. Bu nedenle olsa gerek Kur’an nefret ve kinin olumsuz sonuçları hakkında bizi uyarmaktadır: “Ey iman edenler! Allah için hakkı titizlikle ayakta tutan, adalet ile şahitlik eden kimseler olun. Bir topluma olan kininiz, sakın sizi adaletsizliğe itmesin. Âdil olun. Bu, Allah’a karşı gelmekten sakınmaya daha yakındır. Allah’a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.” (Maide, 5:8).

İnsan, her zaman aklıyla değil, çoğu zaman duygularıyla hareket eden bir varlıktır. Özellikle aşırı duygusal durumlarda insan makuliyet sınırlarının dışına çıkar ve hem kendisine hem de başkasına haksızlık yapar. Nitekim bir Türk atasözünde de bu durum dile getirilmiştir: “Öfkeyle kalkan zararla oturur.” Çünkü öfkeli, kızgın, sinirli insan sağlıklı düşünemez, olup biteni iyi göremez, sonucu iyi hesaplayamaz. Bu manada akıl, “işin sonucunu düşünmek” olarak tarif edilmiştir.

Ümmeti için kötü bir örnek oluşturabilecek Hristiyanların tutumunu kınayan ve ümmetini bundan men eden bir peygamber bunda ne kadar başarılı olmuştur? Ya da tersinden Müslümanlar bu uyarıyı ne kadar dikkate almışlardır?

Hz. Muhammed hakkında yazılan siyer, şiir, tasavvuf ve övgüleri incelediğimiz zaman ümmetin bu konuda iyi bir sınav verdiği söylenemez. Kur’an ne kadar Hz. Muhammed’in beşeri kimliğine ve getirdiği Kur’an’ın mucizevi niteliklerine dikkat çekmişse, Müslümanlar da o kadar onu harikuladelik ve olağanüstülüklerle özdeş kılmışlardır. Mutezile gibi mucizeyi inkâr etmemekle birlikte nübüvvete bir delaleti yönünden önemsemeyen fırkalar bir tarafa, genelde Ehli Sünnet bilginleri onu peygamberliğin vazgeçilmez bir özelliği olarak görürler ve peygamberin birçok mucizelerini naklederler. Fakat galiba hiç kimse İmam Suyuti (1445-1505) kadar onu mucizevi ve beşerüstü bir varlık haline getirmemiştir. Suyuti, 15. yüzyılda yaşamış Mısırlı bir âlimdir. Pek çok konuda ve sayıda esere imza atmıştır. Bu arada bir de siyer kitabı yazmıştır. İsmini “Üstün Vasıflar” (el-Hasaisu’l-Kübra)[1] olarak Türkçeye çevirebileceğimiz bu kitap, Hz. Muhammed’in diğer insanlardan ayrıldığı özellikleri anlatan benzer isimli birçok eserden biridir. Klasik siyer yazıcılığında görülen kolaycılığın dışına çıkmayarak kendisine ulaşan rivayetleri toplama dışında gerekli hassasiyeti göstermemiştir. Bunun açık kanıtı, başka eserlerinde uydurma hadis diye nitelediği sözleri bu eserinde çekinmeden kullanmasıdır. On dört başlıktan oluşan eserinde şu görüş tüm bölümlerin mantığını belirlemiştir: “Her peygambere verilen mucize ve üstün özelliklerin ya benzeri ya da daha üstünü kesinlikle bizim peygamberimize de verilmiştir.” Suyuti’ye göre mucize ve olağanüstü olaylar Muhammed’in doğuşundan önce ve doğumu sırasında görülmeye başlanmış, çocuk ve gençlik çağlarında devam etmiş ve nihayet peygamber olunca, onun her organında ve işinde tezahür etmiştir.

Olayın boyutlarını anlamak için kitapta anlatılan bazı ilginç ve garip anlatılara yer vermek yeterli olacaktır: Muhammed, sünnetli ve göbek bağı kesilmiş olarak doğmuştur. Beşikte iken konuşmuştur. Mübarek yüzü, dili, ağzı, tükürüğü, dişleri velhasıl tüm organlarında mucizeler bulunmaktadır. Hatta idrarında ve dışkısında bile mucizeler vardır. Onun idrarıyla iyileşenler olmuştur. Siyer kitapları, onun boyu hakkında ne çok uzun ne çok kısa, orta uzunlukta demişlerse de, görünüş olarak hiç kimse ona denk değildi. Oturduğu zaman onun omuz seviyesini kimse geçemezdi. Onun şahsının/varlığının gölgesi yoktu, çünkü nurdan yaratılmıştı. Cinsellik itibariyle kırk erkek gücüne sahipti. Gece-gündüz herhangi bir saatte onbir hanımını birden ziyaret ederdi. Savaşlarının hemen hepsinde olağanüstü olaylar ve mucizeler gözlenmiştir. Hayvanlar ve eşyalar üzerinde, mucize sayılacak pek çok tasarruflarda bulunmuştur. Onu gören kızgın deve sakinleşmiş, bir koyundan sağdığı süt orduya yetmiş, geyikle konuşmuş, bir kurt çobanla konuşmuş ve onu Muhammed’e yönlendirmiştir…. Yine o hastaları ve özürlüleri iyileştirmiştir. Hz. Muhammed pek çok olayı olmadan önce haber vermiştir, hatta öldükten sonra da haber verdiği şeyler çıkmıştır. Kendi ölümünü, öleceği günü ve yeri de bildirmiştir. Onun mezarının başında selam vermek gerekir, çünkü o onu duyar. Bedeni çürümez, çünkü toprağın onu çürütmesi haram kılınmıştır…. Kısacası, bin sayfayı aşkın kitabında Suyuti, Hz. Muhammed’i tepeden tırnağa ve hayatı mucizelerle geçmiş bir insan -daha doğrusu beşerüstü bir varlık- olarak anlatmaktadır. 

Suyuti, tüm bu olayları ve verdiği bilgileri sözde hadislere dayandırmıştır. Başka bir deyişle o, hayatta iken kendisinde görülen mucizeleri dostlarına haber vermiştir. Bu olayların ona dayandırılması, sonradan uydurma ihtimalini ortadan kaldırmayı amaçlamaktadır. Ancak bir noktayı hatırlamakta yarar var: Tüm hadisler –sahih olsun veya olmasın- Hz. Muhammed’in ölümünden sonra ravilerden derlenmiş ve hadisbilimciler, onun adına pek çok hadis uydurulduğunu haber vermişlerdir.

Kur’an’ın verdiği bilgilere bakarsak, tüm bu olağanüstü olaylara ve mucizelere şüpheyle yaklaşmak gerektiği sonucuna varırız: “Bizi, (Kureyş’in istediği) mucizeleri göndermekten, ancak, öncekilerin onları yalanlamış olması alıkoydu.” (İsra, 59). Yani önceki toplumlar da mucize talebinde bulunmuşlar, ancak mucizeler geldiğinde inkârlarında da direnmeye devam etmişler ve peygamberiyle alay etmişlerdir. Bu nedenle Kur’an “Mucize olarak, bu kitabı sana indirmemiz onlara yetmedi mi?” diye sormaktadır (Ankebut, 51).

Bir peygamber hakkındaki tasavvur, sadece tarihsel gerçeklerle uyuşup ya da uyuşmaması bakımından bir sorun alanı oluşturmaz. Bu tasavvur, sonuçları bakımından da ayrı bir önem taşır ve geleceği de etkiler. Mitolojik peygamber tasavvurunun en önemli pratik sonucu, insanlara örnek ve model insan olarak gönderilen bir peygamberin devre dışı bırakılmasıdır. Başka bir deyişle “yaşayan Kur’an” olarak Hz. Muhammed buharlaştırılması ve pratik bir örnek olmaktan çıkarılmasıdır. Böyle bir peygamber, bir Müslümanın güncel hayatında örneklik oluşturmaz ve izlenemez. Bu peygambere âşık olabilirsiniz, hayranlık duyabilirsiniz, onun ümmeti olmakla gurur duyabilirsiniz, ama onu model alamazsınız. Ayakları yere basmayan, beşerüstü bir varlığa dönüştürülmüş olan peygamber, artık gerçek bir varlık değil, imajinatif bir varlıktır. Hatta mutasavvıfların tasavvur ettikleri gibi metafizik bir varlıktır.

Mitolojik peygamber tasavvurunun daha kötü ve tehlikeli bir sonucu daha vardır ki, o da tümüyle akıdevi bir mesele olarak karşımıza çıkar: Tarihte de görüldüğü gibi bir çok peygamber önce mecazi anlamda “Allah’ın oğlu” ya da “Allah’ın sevgilisi” olarak takdim edilmiş, sonra da bir anlam kaymasıyla bu hakiki bir inanca dönüşmüştür. Bu Kur’an ifadesiyle bir şirktir. “Aşk edebiyatı” olarak lanse edilen ve Hz. Peygamberi yücelten edebiyat, ister amaçlasın isterse amaçlamasın, böyle bir sonucu doğurma riskini bünyesinde taşımaktadır. 

 

[1] Kitap Türkçeye “Olağanüstü Yönleriyle Peygamberimiz (el-Hasaisu’l-kübra)” adıyla çevrilmiştir, Cilt 1-2-3, Çev: Naim Erdoğan, İzyayıncılık, Gerçek Hayat, İstanbul 2003.

 

Kadir Canatan’ın Tüm Yazıları

Bu yazıda yer alan fikirler yazara aittir. Farklı Bakış’ın bakış açısını yansıtmayabilir.

Önerilen Yazılar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir