Kadir Canatan Yazdı: “Toplumsal Cinsiyet” ve “Cinsel Yönelim” Tartışması

06.04.2021

İstanbul Sözleşmesi’yle ilgili olarak son zamanlarda yapılan tartışmalarda sıkça geçen iki kavram zihinleri bulandırmaktadır. Konuyla ilgili birikimi olsun ya da olmasın herkes bu kavramları yerli-yersiz kullanmakta ve kendine has bir konum belirlemektedir. Kavramlar bir olayı ya da süreci kavramak amacıyla geliştirilmiş olan enstrümanlardır. Ne var ki bir kavram gerçekliği kavramaya yardımcı olmazsa, sadece zihinleri karıştırır ve gerçekliği anlamanın önünde bir perde olur. Batı dünyasında geliştirilmiş pek çok kavram, bizim dünyamıza nakledilirken ne yazık ki bir soysuzlaşma yaşıyor. Çünkü bu kavramların üretildiği toplumsal ve kültürel atmosferden uzak olan insanlar, bağlamlarından kopartılmış biçimde hazır önüne konan kavramları derinliğini anlamadan tüketmeye başlıyorlar. Doktorada danışman hocam Anton Zijderveld, “Klişelerin Diktörlüğü” kitabında tam da bu meseleye dokunmakta ve anlamdan soyutlanan kavramların nasıl klişe haline geldiğini anlatmaktadır. 

Belki biraz abartmış olacağım ama “toplumsal cinsiyet” kavramı, 20. yüzyılda sosyal bilimin ürettiği en önemli zihin açıcı kavramlardan birisidir.  Yirminci yüzyılın ortalarına kadar cinsiyet konusu, biyolojik-fizyolojik boyutlarından ziyade toplumsal-kültürel boyutlarıyla konuşulmuş olmakla birlikte, cinsiyetin bu iki boyutunu birbirinden ayırt etmek için bir kavram ortada yoktu ve bu bazı kavramsal ve entelektüel sorunları beraberinde getiriyordu. Kimin tam olarak neyi sorunsallaştırdığı kestirilemiyor ve bazen kadın-erkek rollerini sorunsallaştıranlar, insan fıtratına müdahale etmekle suçlanıyorlardı. 1955 yılında Yeni Zelandalı Amerikan psikolog John Money biyolojik cinsiyet (sex) ile toplumsal cinsiyeti ayırt etmek üzere “gender” kelimesini kullanınca, bu sorunlar önemli oranda ortadan kalktı. Söz konusu kavram, 1968 yılında Robert Stoller’ın “Cinsiyet ve Toplumsal Cinsiyet: Erillik ve Dişilliğin Gelişimi”  adlı kitabıyla yaygın ve bilinir bir hale gelmiştir.

Özetlemek gerekirse, cinsiyet (sex) biyolojik ve doğuştan olup normalde insan yapısının değişmez bir özelliğidir, başka bir deyişle hepimiz doğuştan eril ya da dişil olarak dünyaya geliriz. Türkçemizde günlük dilde insan “fıtratı” denilen şey budur! Toplumsal cinsiyet (gender) ise, toplumun sonradan her bir cinsiyete giydirdiği sosyal ve kültürel özellikler, roller ve davranış biçimleridir. Cinsiyete kıyasla toplumsal cinsiyet sonradan oluşan ve değişken bir şeydir. Toplumsal cinsiyet; toplumdan topluma, hatta aynı toplumda kuşaktan kuşağa değişen formlardır. 

Toplumsal cinsiyetin oluşumunda ve şekillenmesinde içinde yaşadığımız toplum ve kültürün belirleyici bir rolü vardır. Deyim yerinde ise, aynı anne-babadan doğmuş ikiz kız kardeşi iki farklı toplum ve kültürde yetiştirme yoluyla onlara farklı roller, statüler ve özellikler yükleyebiliriz. Kaldı ki, bu toplumsal deneyi özel olarak kurgulamaya hiç gerek yok, çünkü günümüzde göçmen çocukları gittikleri ülkelerin kültürlerine adapte olup kendi ülkelerindeki insanlardan farklı bir toplumsal cinsiyet rolleri geliştirebilmektedirler. 

Bir örnekle açıklamak gerekirse, bazı toplumlarda sadece erkekler sigara içer, sigara içmek erkeklikle özdeşleştirilmiştir. Böyle bir toplumda bir kadının sigara içtiğini düşünelim. Elbette bu erkeksi karşılanacaktır. Daha kötüsü ne olabilir? Cinsiyet ile toplumsal cinsiyet arasında ayrım yapmayanlar, kadının fıtratının değiştiği ve erkeğe benzediğini bile iddia edeceklerdir. 

Konu buraya kadar açıklığa kavuşmuşsa, şimdi bir adım daha atıp bir başka terim üzerinde kafa yorabiliriz: Toplumsal cinsiyet eşitliği (Gender equality). UNICEF, toplumsal cinsiyet eşitliğini şöyle tanımlamaktadır: Kadın ve erkek ya da kız ve oğlanların aynı haklar, kaynaklar, fırsatlar ve koruma imkânlarından yararlanmasıdır. Bu, kadın ve erkek ya da kız ve oğlanların aynı olmaları değil, fakat aynı şekilde muamele görmeleridir. Toplumsal cinsiyet eşitliği, aslında karşı ayrımcılık (non-discrimination) ilkesinin bir gereğidir. Bir kimsenin cinsiyetine bakılmaksızın, insan haklarından yararlandırılmasıdır. 

Demek ki toplumsal cinsiyet, fıtrat olmadığı gibi, toplumsal cinsiyet eşitliği de kadın ve erkeği aynileştirmek ya da benzeştirmek değildir. Sadece her iki cinse daha eşit imkanlar ve fırsatlar sunmaktır. Kadın-erkek eşitliği, hukuksal bir kavram olduğu halde başından beri bizim toplumumuzda yanlış anlaşılmış ve kadını erkekle aynileştirme olarak algılanmıştır. 

Şimdi İstanbul Sözleşmesi’ne gelebiliriz: Özetle Sözleşme; kadına karşı şiddetin önlenmesi için hukuksal önlemlerin alınmasını yeterli bulmamakta, kadının toplumsal konumunun da güçlendirilmesi gerektiğini söylemekte ve bu bağlamda toplumsal cinsiyet eşitliğinden bahsetmektedir. Sözleşme’nin hedefi olan kadına yönelik şiddet ve ev içi şiddetten arınmış bir dünya yaratma fikrinin gerçekleştirilmesinin kadınlarla erkekler arasında hukuki ve fiili eşitliğin gerçekleştirilmesiyle sağlanacağı vurgulanmaktadır. Çünkü Sözleşmeye göre “Kadına karşı şiddetin, kadınlarla erkekler arasında tarihten gelen eşit olmayan güç ilişkilerinin bir tezahürü olduğu ve bu eşit olmayan güç ilişkilerinin, erkeklerin kadınlara üstünlüğüne, kadınlara karşı ayrımcılık yapmalarına ve kadınların tam anlamıyla ilerlemelerinin engellenmesine yol açtığı” bir gerçek olarak kabul edilmektedir.

“Cinsel yönelim” konusunda izahatımızı daha kısa tutabiliriz. İngilizcesi “sexual orientation” olan bu kelime, kişilerin cinsel eğilimlerini kastetmektedir. Bu eğilimlerin içine sadece heteroseksüel eğilimler değil, homoseksüel eğilimler de girmektedir. Hatta transseksüel eğilimleri bile katabiliriz. Bu kavramın Sözleşme’de geçtiği bağlam, eşcinselliğe ve transseksüelliğe meşruluk sağlamaktan ziyade, bu tür eğilimlere sahip olan kişilere karşı ayrımcılık yapılmaması şeklindedir. 

Sözleşme’nin maddelerinde, ne eşcinselliğe ne de başka cinsiyet kimliklerine dair bir ifade bulunmaktadır. Sözleşme’de sadece bir yerde, “Temel haklar, eşitlik ve ayrımcılık yapılmaması” başlığı altında, “cinsel yönelim” ifadesi kullanılmaktadır. İlgili madde tam olarak şöyledir: “Taraflar bu Sözleşme hükümlerinin, özellikle de mağdurların haklarını korumaya yönelik tedbirlerin, cinsiyet, toplumsal cinsiyet, ırk, renk, dil, din, siyasi veya başka tür görüş, ulusal veya sosyal köken, bir ulusal azınlıkla bağlantılı olma, mülk, doğum, cinsel yönelim, toplumsal cinsiyet kimliği, sağlık durumu, engellilik, medeni hal, göçmen veya mülteci statüsü veya başka bir statü gibi, herhangi bir temele dayalı olarak ayrımcılık yapılmaksızın uygulanmasını temin edeceklerdir.”

Burada sayılan temellerde ayrımcılığın yasaklanması, yeni bir durum değildir. Anayasa başta olmak üzere birçok yasada da hukuksal eşitlik vurgulanmakta ve bir ülkenin vatandaşları arasında ayrımcılık yapılmaması gerektiği belirtilmektedir. Aksi taktirde eşitlik yurttaşlık ilkesinin hiçbir anlamı kalmayacaktır. Eşcinselliğin tanınması ya da kabul edilmesi, başka bir yasal düzenleme gerektirmektedir. Ne Sözleşme ne de başka bir yasa buna dair bir ilke vaaz etmemektedir.

 

Kadir Canatan’ın Tüm Yazıları

Bu yazıda yer alan fikirler yazara aittir. Farklı Bakış’ın bakış açısını yansıtmayabilir.

Önerilen Yazılar

Bir yorum: “Kadir Canatan Yazdı: “Toplumsal Cinsiyet” ve “Cinsel Yönelim” Tartışması

  1. Çok duru ve anlaşılır bir dille anlatılmış, bütün bu kafa karışıklığına neden olan kavramlar aydınlatılmış. Yazarın eline sağlık.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir