Kadir Canatan Yazdı: Turnusol Kâğıdı Olarak Maske

28.06.2021

Kriz dönemleri, toplumların zayıf ve güçlü yanlarını ortaya koyduğu gibi iktidar ve rejimlerin asli karakter ve kimliğini de dışavurmalarını sağlar. Pandemi ile gelen yasakların hemen ardından, Batı dünyasında, bu krizin köklü değişimleri tetikleyebileceği ve siyasal alanda otoriter bir dönemi başlatacağına dair kuşkular dile getirildi. Çünkü pandemi siyasal iktidarlara hiç beklemedikleri bir fırsat sundu. Normal dönemlerde alınması mümkün olmayan kararların alınmasına uygun bir zemin oluşturdu.

Batı’nın bu tür korkular ve endişeler yaşaması doğaldır. Çünkü hak ve özgürlüklerin kazanılması için verdiği mücadelenin uzun bir tarihi var. Merkezi güçlere ve iktidarlara karşı mücadelenin Magna Carta ile başladığı düşünülürse, neredeyse 1215 tarihinden bu yana 800 yüzyıllık bir zaman geçmiştir. Hem Amerika hem de Avrupa’da aydınlar ve akademisyenler bu kriz vasatını istismar etmemeleri için yönetimlere defalarca uyarılarda bulunmuşlardır. Hatta Amerika’da ve Fransa’da görüldüğü gibi gösteriler ve silahlı çatışmalar bile olmuştur.

Bizde ise başından beri yasaklar hiç tartışma konusu yapılmamış ve hatta otoriter yöntemlerin krizlerle mücadelede etkili olduğu/olacağı şeklinde olumlu değerlendirmeler yapılmıştır. Pandemi ile mücadelemizin başka ülkelere örnek olduğu, dışardan gelen uzmanların bizim mücadele biçimimizi merak ettikleri ve bizden bir şeyler öğrenmek için geldikleri vurgulanmıştır.

Türkiye başından beri “Maske, Mesafe ve Temizlik” sloganıyla kampanya başlatmış ve hala da bu şekilde uygulamalar devam ediyor. Maske konusunda Avrupa ülkeleri ilkesel bir tutumu benimsemişlerdir. Bu ülkelerde dışarda maske takma zorunluluğu yok, ama kapalı alanlara ve mekânlara girildiğinde maske takmak zorunlu. Bizde ise hem dışarda hem içerde maske takma zorunluluğu tartışmasız uygulanageliyor.

Peki, dışarda maske takmanın bir anlamı var mı? Avrupa ülkelerinde dışarda maske takılmazken, bizde ısrarla takılmasının bir gerekçesi var mıdır? Bu konuda kim haklıdır?

Geçen yıl Hollanda’da virüs kapmış 3 bin kişi arasında yapılan bir araştırmada ev ortamının (yüzde 56) bulaşmada başta geldiği, bunu çalışma ortamı (yüzde 11), diğer aile bireyleriyle kontak (yüzde 9), spor merkezleri gibi serbest vakit mekânları (yüzde 6), restoran ve kafeteryaların (yüzde 6) takip ettiği tespit edilmiştir. Okullar ve kreşlerde virüs kapanlar toplam içinde yüzde 4’ü oluşturmaktadır.

Türkiye’de kendisi de toplumbilim kurulunda yer alan Veysel Bozkurt’un 4 bin kişiyle gerçekleştirdiği bir anket çalışmasında COVID-19’a yakalanan kişilerin yüzde 36.4’ü virüsü aile bireylerinden aldığını söylüyor. Bulaşma mekânı olarak 2. sırada işyeri, 3. sırada toplu taşıma ve 4. sırada arkadaşlar geliyor.

Sağlık Bakanı’nın bilim kurulu üyelerine verdiği bilgilerde de bir numaralı bulaşma mekânı olarak ev ve aile geliyor, ikinci sırada işyeri, üçüncü sırada ise toplu taşıma gelmektedir.

Bu iki ülkede elde edilen bulgular, bir şeyi açıkça ortaya koyuyor: Virüs bulaşması kapalı alanlarda ve mekânlarda gerçekleşiyor. Bu bilimsel bulguları dikkate alan Avrupa ülkeleri sokakta maskeyi serbest kılmışlardır.  

Peki, bizde sokakta bu kadar kararlı uygulama ve kontrollerin sebebi nedir?

Bilimsel bulgular, bize bunun bilimsel temelli bir karar olmadığını gösteriyor. Ortadaki bilimsel bulgulara rağmen bilim kurulunun sokakta maske önerisinde bulunduğunu da sanmıyorum. Karar politiktir!

Peki, insanları yaz aylarında bile maskeye zorlayan bu politik kararla hükümet ne yapmak istiyor?

Bunu, ilk etapta otoriter yöntemlerle sonuç almaya yönelmiş Ak Parti iktidarının bir siyaset tarzı olarak görebiliriz. Ama siyasetin bundan pratik bir faydası yok ve giderek oy kaybeden Ak Parti’nin vatandaşı sıkmasının aleyhe bir sonuç vermesi de pek uzak bir ihtimal değil. Peki, buna rağmen siyasetin diretmesinin amacı ne olabilir?

Yazımıza başlarken demiştik ki, krizler rejimlerin ve iktidarların güçlü ve zayıf yönlerini ortaya çıkarır. Ben bilimsel ve siyasal hiçbir temeli olmayan bu kararın başka bir açıklamasının yapılabileceğini düşünüyorum. Yasakların ardındaki faktör, siyaseti de yönlendiren siyasal kültür ve gelenekten başkası değildir.

Sözlerimizi biraz açalım: Hem Osmanlı hem de Cumhuriyet döneminde devlet, topluma güvensizlik temelinde kurulmuştur. Bizi yönetenler de bu güvensizlik kültürünü bir şekilde sosyal ve kültürel genlerinde taşımaktadırlar. Sanırım şöyle düşünüyorlar: “Bizim millete güven olmaz, eğer dışarda maskeyi serbest bırakırsak, bizim millet sınır tanımaz, kapalı alanlarda da maske takmaz. En iyisi toptan, kapalı alan olsun açık alan olsun maskeyi her yerde mecburi tutmak lazım.”

Türk devletinin topluma güvensizliğinin tarihsel ve toplumsal temelleri çok eskidir. Her şeyden önce Türk devlet geleneğinde devlet, şahsi ve ailevi bir mülktür. Kurucu aile ve soy devletin esas sahibidir. O, topluma bakarken bir polis gibi kuşkuyla bakar, her bir kişi devleti ele geçirmek isteyen potansiyel bir tehdit olarak algılanır. Hele grup halinde ve toplu olarak hak aramaya kalkışmak bir isyan anlamına gelir. Nizamülmülk, “Siyasetname”de devlet ve vatandaş ilişkilerini genişçe ele almıştır. Şikâyeti olan vatandaşların tek tek şikâyetlerini iletmesi gerektiğini, saray önünde toplu olarak bulunmanın ve toplumsal olarak şikâyet bildiriminde bulunmasının başka çağrışımlar yaratacağını vurgular.

İkinci olarak tarihsel tecrübe göstermiştir ki, hem aile veya hanedan içindeki uzlaşmazlıklar hem de askerlerin ve memurların toplumsal etkilere açık olması devlet içinde çatışma yaratmaktadır. Bu nedenle olsa gerek ki, Osmanlı Balkanlarda topladığı gayrimüslim ailelerin çocuklarıyla yeniçeri teşkilatını kurmuştur. Yeniçeri toplumsal temelleri olmayan “kapıkulu” teşkilatıdır.

Her iki gelenek ve tecrübe sebebiyle Türk devleti toplumdan kopmuş ve hatta topluma yabancılaşmıştır. Öyle ki Osmanlı padişahlarının çoğu yabancı kadınlarla evlenmiş ve soy olarak da başkalaşmıştır. Devlet dışında organize olmuş yapılar her zaman kuşkuyla karşılanmış ve tehdit olarak algılanmıştır.

Bu gelenek Cumhuriyete de geçmiştir. Tek Parti döneminde Anadolu’da onlarca isyan olduğunu da dikkate alırsak, devletin topluma kuşkuyla bakması ve teyakkuz halinde olması pekişerek devam etmesi boşuna değildir. Demokrasiye geçiş birçok “Kamalist” tarafından “karşı-devrim” olarak algılanmıştır. CHP’nin demokrasiye alışması çok zaman almış ve her askeri darbede doğrudan veya dolaylı bir etkisi olmuştur.

Yine CHP’lilerin sık sık “kurucu ilkeler” ve “kurucu irade”den bahsetmesi, devleti özel mülk olarak gören Türk devlet geleneğinin hala yaşadığını göstermektedir. Çünkü kurucu irade ve onun mirasçısı olduğunu düşünen CHP kabilesi devleti kendi arka bahçesi olarak görmektedir.

2000’li yıllarda Ak Parti’nin iktidara gelmesi ve uzun bir dönem iktidar tecrübesi yaşaması Türkiye için bir fırsat olabilirdi. Fakat Ak Parti iktidarda kaldıkça devletleşmiştir, yani devletle kendini özdeş hissetmeye başlamıştır. Bu, onun Türk devlet geleneklerini de içselleştirmesine ve hatta kutsamasına neden olmuştur. Birçok projesini kabul ettirmek için “Bu iktidarın değil, devletin projesidir” şeklinde bir söylemin arkasına sığınmıştır.

Bu vesileyle Ak Parti tecrübesi bize bir şeyi öğretmiştir: Uzun zaman iktidarda kalmak iktidar partisini yozlaştırdığı gibi demokrasiyi de yozlaştırmaktadır!

 

Kadir Canatan’ın Tüm Yazıları

Bu yazıda yer alan fikirler yazara aittir. Farklı Bakış’ın bakış açısını yansıtmayabilir.

Önerilen Yazılar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.