Kamil Ergenç: Tenis Topu Olmak

19.09.2022

1990’lı yılların başında Çıdam Yayınları’nın çok sayıda davetsiz misafirlerinden biri de, ABD’nin İslam ülkeleri hakkında uzmanlığına güvendiği ünlü CIA ajanı (o günlerde muhtemelen emekli) Graham Fuller’dir. Yayınevi’nde karşılaştığı İsmet Özel’e şöyle der Fuller: “Türkiye Avrupa’nın kuyruğuna takılmaktansa, hazır Sovyetler de dağılmışken, Türki Cumhuriyetlere önderlik edip bir Dünya gücü olabilir.” Bu sözleri mütebessim bir çehreyle dinleyen Özel, ayağa kalkar ve yayınevinin duvarına astığı (Kuzey Afrika ile Türkiye’yi de içine alan) Avrupa Haritası’nın önüne gelir. Sağ elinin baş parmağını İstanbul’un üzerine koyarak bir çember çizer. “Biz önce buradaydık ve tesir sahamız da bu çemberin alanı kadardı. Sonra bizi Ankara’ya attınız. Tesir sahamız daraldı… Şimdi de Kafkasya’ya mı atmak istiyorsunuz?” der. ( Benim mealen aktardığım konuşmanın tam metni için bkz. İsmet Özel/Cuma Mektupları/7.cilt/Şule Yay./syf.40-41/İst.2002)

Bu nokta mühimdir… Zira ne zaman ki “yüzümüzü Asya’ya(Doğu’ya) dönelim, Türki Cumhuriyetlerle ittifak kuralım,geleceğimiz Doğu’dadır…” vaazları verilmeye başlasa-ki şu sıralar bu vaazlar oldukça muteberdir- akabinde Türkiye’nin ait olduğu “yerin” neresi olduğuyla ilgili tartışmalar da sökün eder. Anadolu’nun Roma/Bizans/Yunan uygarlığının anavatanı olduğu dile getirilerek, buralarda işgalci olduğumuza zımnen (hatta alenen) işaret edilir. İşgalci olduğumuzun bilimsel(!) argümanları ise Arkeoloji disiplini aracılığıyla edinilir. Türkiye’nin dört bir tarafında (özellikle de İstanbul’da) halen süren arkeolojik kazılar, Anadolu coğrafyasının İslam öncesi kültürüne (hassaten Yunan ve Hıristiyanlıkla imtizac etmiş Roma kodlarına) referans vererek, İslam’ın buraların yabancısı/işgalcisi olduğu bilimsel(!) tezine malumat sağlar.

İstanbul’u Roma/ Bizans/Yunan kültürüyle an(laş)ılan bir yer olarak öne çıkarma çabası ile burayı(İstanbul’u) Asya ve Avrupa’nın kesişim noktası olarak belirginleştirip “köprü” metaforuna meşruiyet kazandırmaya çalışmak aynı gayr-ı meşru perspektifin sonucudur. Mekteplerde Türkiye’yi tanıtırken kullanılan “köprü metaforu” kimlik-kişilik sahibi olmayan, sadece iki farklı noktayı birbirine bağlayan, yapay bir gerçekliğe işaret etmesi bakımından istiskal edicidir, bayağıdır, pespayedir. Ancak ne hazindir ki bu durumun farkında olan bir kültür hayatından bahsetmek güçtür. Muhafazakarlar eliyle boğazların üzerine kondurulan köprüler bu farkındalık yoksu(n/l)luğunun sonucudur. Yapılan her köprü İstanbul’un/ Türkiye’nin kendine özgü bir kimliğinin-kişiliğinin olmadığı, sadece üzerinden gelip-geçmek için faydalanılacak bir “transit geçiş güzergahı” olduğu algısının güçlenmesine hizmet ediyor. Kabiliyetli hainler tarafından ayartılan “muti kullar” bu apaçık gerçeği müdrik olmaktan uzak… Mübeşşir ve münzir entelijansiyadan mahrum olan toplumların kaderidir idrak zaafiyeti…

Sistematik olarak maruz kaldığımız ( ki maruz kalmak kötüdür ) hamaset ve popülizm sebebiyle farkında olamadığımız, yüzleşmekten itinayla kaçındığımız gerçek şudur ki, yanında yer almak istediğimiz Asya(Doğu)’nın iki büyük gücü Rusya ve Çin, Türkistan Havzası’nı “sandviç” yaparak kimlik ve kişiliklerini tarumar ederken, oryantalistlerce Ortadoğu denilen coğrafyada yer alan Kürdistan Havzası ise Arap-Fars-Türk kavimleri tarafından asimile edilerek, tahkir ve tezyife maruz bırakılarak, kriminalize edilip katliama tabi tutularak, tenkil ve tehcire icbar edilip demografik yozlaşmaya uğratılarak kimliksizleştiriliyor. Yüzümüzü dönmeyi düşündüğümüz Asya(Doğu)’nın tiranları Avrupa’nınkilerden farklı değil. Alçaklık ve gaddarlık bakımından,Azerbaycan da dahil, Türki Cumhuriyetlerin Batılı muadillerinden geri kalır yanı yok. Çoğu KGB artığı olan bu yönetimlerle yan yana durarak insanlık ailesine hitap edeceğini zannedenler ziyadesiyle yanılıyor. Doğu Türkistan’ın ilk devlet başkanı Alihan Töre Saguni’nin ve uzun yıllar ABD’ye casusluk yapan Özbek Ruzi Nazar’ın hatıratını okumak Asya hakkında bazı şeyleri fark etmemizi sağlayabilir.

İstikametini tayin etmekten aciz bir toplum/ülke tıpkı tenis topu gibi (aldığı darbelerle) bir o yana bir bu yana düşmekten kurtulamaz. Asya’ya doğru yol almaya başladığımıza göre kavmiyetçi referansların daha da güçleneceğini söylemek kehanet olmasa gerek. Kaldı ki iç politikada bariz bir şekilde görüleceği üzere iktidar ve muhalefet bloklarını yönlendirenler kavmiyetçi çizgiyi temsil eden partilerdir. Her iki blokun da ana omurgası (yani onlar olmaksızın blokun dağılacağı) partiler kavmiyetçilikleriyle maruftur. Avrupa’nın da sağ siyasal tutum adı altında II.Dünya Savaşı öncesi faşist iklime geri döndüğü bir vasatta Türkiye’nin en ucuz, en yüzeysel ve en cahil siyasal söylem olan kavmiyetçiliğe sığınması normal(!) gibi görünüyor. Bu siyasal söylemin cahili değerler sistemiyle olan ünsiyetini İslam dünyası toplumları, ne yazık ki, henüz anlayamadı.  Bu gidişle anlamaları da oldukça güç… Etnik ve mezhebi aşırılıklar İslam dünyasını her geçen gün daha da taşralaştırıyor. Buhara, Semerkant, Bağdat, Şam, Belh, Kabil, Kudüs, Kurtuba, Mekke, Medine kavmiyetçi putperestlikler nedeniyle düştü! Şimdi sıra İstanbul’da…     

Burjuva protestan kültür kodlarının yayılımı anlamına gelen küreselleşmenin ana duraklarından biri olarak İstanbul’un öne çık(arıl)ması, vülgarize edilmiş bir kozmopolitliği (yani yersiz yurtsuzluğu ve akışkan kimlikleri) terviç ediyor. Camileri, mescitleri, dergahları, türbeleri ile İslam’a olan aidiyeti tartışılmaz olan İstanbul, kozmopolit kültürün ana üslerinden biri olarak nitelendirilmek suretiyle Yunan/ Helen/Roma kültürünün müstehcen ve hazperest doğasına teslim edilmek isteniyor.  Dezavantajlı grup haklarının gözetilmesi adı altında fahşa ve münkere “özgürlük” nutukları atılıyor. 19.yüzyılda “uygarlaştırma misyonu” ,20.yüzyılda “demokrasi ve insan hakları”, 21.yüzyılda ise “cinsel özgürlükler” klişeleriyle sömürgeci müdahaleyi meşrulaştıran bir neo-kolonyalizm ile karşı karşıyayız. Muhafazakarlar eliyle yürütülen çirkin şehirleşme projeleri İstanbul’un İslami kimliğinin görünmez kılınmasına hizmet ediyor.

İslam’ın ruhundan nasipsiz muhafazakarlık İstanbul’u körfez tiranlarının görgüsüzlüğüyle yarışır hale getirdi, getirmeye de devam ediyor. Uyuşturucu, insan kaçakçılığı, fuhuş, mafya (organize suç çeteleri) İstanbul’u kirletiyor. Sultanahmet, Süleymaniye, Eyüp, Ayasofya,Yeni Cami,Beyazıt ve Fatih Cami gibi şehrin ruhunu yansıtan eserler gökdelenlerin gölgesinde kalıyor. Suud’un, aziz şehirlerimizden Mekke ve Medine’yi kapitalist/neo-liberal açgözlülüğün işgaline açarak işlediği büyük cürümün benzerini muhafazakarlar İstanbul’da işliyor. Nebevi gelenekten tevarüs ettiğimiz mescit-medrese-pazar ekseninde dairevi şehirleşme modeli terk ediliyor. Onun yerine merkezinde AVM’lerin olduğu alışveriş-eğlence-tıkınma mekanları öne çıkarılıyor ve şehir(lerimiz) bu mekanların etrafında örülüyor. “Kent Meydanı” olarak inşa edilen yerler ulus-devlet aygıtının kutsallarının takdis ve tebcil edildiği, kimi zaman da kent sakinlerinin popüler kültürün en bayağı,en düzeysiz,en çirkin ve yüz kızartıcı ürünleriyle zehirlendiği yerler olarak öne çıkıyor. İslam’ın ruhuna bütünüyle yabancı olan bu şehir modelinin sakinlerinden, doğal olarak, İslami bir refleks sadır olmuyor. Kapitalist/neo-liberal öğreti bu şehirlerin ana istinatgahı olarak belirginlik kazanıyor. İstanbul gibi aziz bir şehir “tur” kültürünün pespaye doğasına kurban ediliyor. Turizm gelirini ekonomik döngünün en mühim enstrümanlarından biri olarak kodlayan ülkemiz, bu vesileyle talan ve yağma edildiğini fark edemiyor. Turizmin neo-kolonyalist perspektifin en kullanışlı aparatı olduğu gerçeği, kamuoyunun dikkatinden özenle kaçırılıyor. Turizm kültürünü içselleştiren bir ülkenin “garson” olmaya, yani para sahiplerini memnun etmek için her türlü hizmeti vermeye razı olduğu gerçeği görmezden gelinemez. Türkiye’yi/İstanbul’u turizm merkezi haline getirmeye çalışanlar bu gerçeğin ne kadar farkında acaba? İstanbul’umuzu/Türkiye’mizi “tur” kültürünün kof doğasına mahkum edip kimliksiz-kişiliksiz “garson” ların yaşadığı “köprü” ülke/şehir haline getirenlerin ihaneti, bugünün ve yarının tarihine büyük harflerle yazılacaktır. Unutmamak gerekiyor ki İstanbul/Türkiye varlığını ve varoluşunu İslam’a borçludur. Yani dar-ül İslam’dır.  Bu gerçeğe sırtını dönenlerin bu ülkeye ve bu şehre hayrı dokunamaz.

Bu yazıda yer alan fikirler yazara aittir. Farklı Bakış’ın bakış açısını yansıtmayabilir.

Kamil Ergenç’in Tüm Yazıları

Önerilen Yazılar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.