Kamil Ergenç Yazdı: Muhafazakar Kemalizm

27.05.2024

Hristiyanlığın tarihsel tecrübesinin sonucu olarak, Fransız İhtilali’yle birlikte, tebarüz eden muhafazakarlık Türkiye’de hatırı sayılır bir kesimin siyasal tutumunu, tavrını, tarzını nitelemek için de kullanılıyor ne yazık ki. Hatta bu tutum-tavır-tarz İslam’la telif edilmeye çalışıldı ve bize mahsus bir sentez oluşturulmak istendi. Gelinen noktada murat edilen sentezin kıvama geldiğinden söz etmek mümkün olmasa da yabana atılmaması gereken bir başarı da göze çarpıyor. Hristiyan demokrat terkibinden esinle çerçevesi çizilen muhafazakar demokrasi, dine/İslam’a saygılı, hatta yer yer onu yücelten ama aynı zamanda İslam’ın demokrasiyle (esasında modern paradigmayla) imtizacını sağlamaya dönük bir boyut kazanmaya başladı. Elastikiyeti yüksek bir terkip muhafazakar demokrasi…

 Cumhuriyetin ilanından çok partili hayata geçişe kadar homojen/ birörnek/ mütecanis ulus oluşturma amacına matuf olarak atılan adımlar büyük ölçüde Fransız İhtilali esinliydi. “Son kralı son papanın bağırsaklarıyla asacağız” mottosuyla devrimci/ tedhişçi (anti-aristokrat) kadroların riyasetinde gerçekleşen bu ihtilalin referansları/idealleri (hürriyet-uhuvvet-müsavat), önce İttihat Terakki/Jön Türk çizgisi akabinde ise bu çizgiyi miras alan Cumhuriyet kadroları tarafından da muteber kabul ediliyordu. Dinle arasına mesafe koyarak (ya da dine yeni bir form kazandırarak hatta onu “yeni dünya düzeni” nin meşruiyetini ve mevcudiyetini teminat altına alacak şekle sokarak) tarih sahnesine çıkan Batı modernleşmesi, iyi bir referans olarak görünüyordu Cumhuriyet elitlerine… Nitekim “az zamanda çok ve büyük işler” başararak bu öykünmeciliğin hakkını verdiler. İlahi vahiy bilgisi-nübüvvet pratiği ve bu bilgi-pratikle mütenasip ve mücessem geleneksel birikime sırtını dönen bu elitlerin öncülüğünde Türkiye muasır medeniyetler seviyesine çıkmayı şiar edindi. Neydi muasır medeniyet? Maddi ve manevi sömürgecilik yoluyla ulaşılan teknik-sınai-endüstriyel-ekonomik gelişmişlik…

Seküler bilginin rehberliğinde pozitivist kod/lar/la techiz edilmiş paradigmaya yaslanarak (dönemin ruhu/doğası gereği faşizm limanına demirleyen ve hala o limanda duran ) bu yeni süreci Kemalizm olarak adlandırmak mümkündür. İlerlemeci (doğrusal/lineer)  tarih tasavvurunun ve kutsalla irtibatı kesilmiş (desakralizasyon) bilimsel bilginin ana istinatgahı olan aydınlanma ideolojisine meftun Sol’u da masseden Kemalizm, çok geçmeden kurumsallaşmasını tamamlayacaktır. Köy enstitüleri-halk evleri aracılığıyla başlatılan eğitim seferberliği bu amaca matuftu… Askeri ve mülki erkan,hukuk/yargı bürokrasisi ve üniversiteler bu amaca kolay erişilmesini temin etmek için büyük fedakarlıklar yaptılar. Yapılan fedakarlıklar arasında en dikkat çekeni İslam’ın “yeni yorumu” ydu. Çünkü Türkiye gibi tarihi hafızası İslamsız düşünülemeyecek bir ülkede dini görmezden gelerek hiçbir şey yapılamazdı. Dolayısıyla Kemalizmin muradına uygun bir din anlayışının ikame edilmesi zaruriydi… Bu anlayış elbette ki Batı’da olduğu gibi “Protest” yani ulus-devlet realitesine sadık, kapitalist ekonomik modelle barışık, seküler bilginin hegemonyasını sorun etmeyen bir çerçeveye sahip olmalıydı. Hasılı kelam İslam’ın Protestanlaştırılması söz konusuydu artık… Kemalizm bu sürecin tahkim ve terviç edilmesinde kendisinden beklenen rolün hakkını verecektir. Bu rolü oynarken en büyük yardımcısı ve ilham kaynağı 19.yüzyılın başından itibaren “yeni düzene” en az zararla geçişin mimarlığını yapmaya çalışan Osmanlı bürokrasisidir. Tanzimat fermanı, Cumhuriyetin radikal adımlarına ilham veren en önemli hadisedir. “Paris’e git ey efendi aklın fikrin var ise/Aleme gelmiş sayılmazlar gitmeyenler Paris’e” dizeleri söylendiğinde henüz Cumhuriyet yoktu… II. Mahmut’un radikalliğini II.Abdülhamit, biraz daha teenniyle hareket ederek, dengelemeye çalıştı. Aralarındaki fark “yeni düzene” geçişin nasıl olacağında tebarüz ediyordu. Yoksa “yeni düzen”in mahiyeti ve keyfiyetine dair vukufiyet zaafı, her ikisinde de, hemen fark edilebilecek düzeydeydi.

Cumhuriyet ilk çeyrek yüzyılını II.Mahmut’u taklit ederek geçirdi. Bir farkla ki, M.Kemal Batı medeniyetinin (referans sistemleriyle birlikte yani küll halinde) kabul edilmesinden yanaydı. Bu bağlamda kendince zihinsel berraklığa sahipti. Bu berraklığın oluşmasında fikirlerimin babasıdır dediği Ziya Gökalp’in etkisi yadsınamaz herhalde…  Gökalp’in “Türk milletindenim. İslam ümmetindenim. Garb medeniyetindenim.” Sözü Cumhuriyet modernleşmesinin karakteristik özelliğini ele vermesi bakımından dikkate değerdir. Medeniyetlerin inanç-kültür-tarih bağlamından soyutlanamayacağı hakikatine rağmen Gökalp’in “şizofrenik uzlaşma” anlamına gelen bu sözleri, bugünkü Türkiye siyasetinin-eğitiminin-akademisinin-hukukunun-iktisadının da ana karakteri olmuştur ne yazık ki… Bu şizofrenik uzlaşma, kimlik-kişilik zaafıyla malül bir toplumsal dokunun oluşmasına vesile olacaktır. Denebilir ki, bu gerçeklikle yüzleşmeden/hesaplaşmadan Türkiye için onurlu bir gelecekten bahsetmek mümkün olmayacaktır.

Çok partili hayata geçiş sonrasında Türkiye siyaseti bir tarafta II.Mahmut-Mustafa Kemal çizgisinde görece daha radikal ve Sol’u da içeren ; diğer tarafta ise II. Abdülhamit çizgisini sürdürmeye çalışan ve adına Sağ/Muhafazakarlık denilen siyaseti tecrübe edecektir. Bu iki siyasal gelenek arasındaki en temel fark (eğer buna fark denirse tabi) aydınlanma ideolojisinin Türkiye’ye intikali ve intibakının nasıl sağlanacağı hususunda tebarüz etmektedir. Her iki gelenek te Türkiye’nin yerinin Batı medeniyeti olduğu konusunda hemfikirdir. Osmanlı’nın yüzünün Batı’ya sırtının Doğu’ya dönük olması bu hemfikir oluşun mesnedidir.

İslam’ın Protestanlaştırılması için tanzimattan itibaren süregelen radikal adımlar 1923-1950 arası pik yapar. Az zamanda çok ve mühim işler başarmak olarak tarif edilen bu adımların Türkiye’yi taşımak istediği yer Garb Medeniyetidir hiç kuşkusuz. II.Dünya savaşı sonrası şartların da zorlamasıyla çok partili hayata geçişle birlikte radikal modernleşme/ Protestanlaştırma adımlarının yerine görece daha “yumuşak geçişin” tercih edildiğini,bu geçişin yol haritasının ise II. Abdülhamit’in uygulamalarından devşirildiğini göreceğiz. Akademik ve bürokratik havzalarda apaçık bir şekilde görünen modern paradigmanın epistemik referanslarına vukufiyetsizlik ve bu referanslarla İslam’ın telif ve imtizacının mümkün olamayacağına dair bilgisizlik, adına Soğuk Savaş denilen bu yeni dönemde Türkiye’nin kimlik-kişilik problemini daha da derinleştirdi. İki arada bir derede, ne doğulu ne batılı olan bir toplumsal bünyenin oluşumu bu problemlerin gölgesinde gerçekleşti.

Bütün bileşenleriyle Sağ ve Sol,Kemalizm ve Muhafazakarlık , Türkiye’nin İslam’la mümkün olan varlığını aydınlanma ideolojisinin sistematik saldırıları karşısında korumak,bu varlığı anti-emperyalist/anti-kolonyalist/anti-kapitalist/anti-siyonist mukavemetin ana istinatgahı yaparak mazlum/ mustazaf halklara örnek olmak yerine Avrupamerkezci bilgi-fikir-yorum sisteminin ithaline müzaheret ederek büyük bir buhranın faili olmayı tercih ettiler. Irkçı/sömürgeci beyaz adam, II.Dünya savaşı sonrasında, Batı dışı ulusların madden ve manen kolay bir şekilde istimlak edil/ebil/mesi için “yumuşak sömürgeciliği” benimsedi. Sömürgeciliğin bu türünde beyaz adamın varlığı hissedilmiyordu. Ulusların kendilerine ait bayrakları-marşları-ulusal meclisleri- siyasi partileri- paraları- sınırları-okulları-fabrikaları olduğu için kendilerini özgür zannediyorlardı. Oysaki bilgi-fikir-yorum anlayışları tepeden tırnağa beyaz adamın rızasına uygundu. Binaenaleyh bu anlayıştan sadır olacak siyaset-iktisat-hukuk-eğitim-sanat-mimari-edebiyat v.b aydınlanma ideolojisinin muradına uygun bir gerçeklik yaratacaktı. Yarattı da… “Paradigma dışı” olmadığı sürece beyaz adam kendisine karşı muhalefetten hiçbir zaman rahatsız olmadı. Hatta bu muhalefeti arzuladı, özendirdi ve finanse etti. Çünkü sistemik kriz noktalarını bu muhalefet sayesinde tespit ediyor, böylece ömrünü uzatabiliyordu.  

Kemalizm/Sol “sert sömürgeciliği” muhafazakarlık ise “yumuşak sömürgeciliği” temsil etti şimdiye kadar. Türkiye’nin İslam’la mümkün olan varlığı, bu ülkede dini görmezden gelen (ya da ona doğrudan cephe alan veya onu tahfif/istiskal eden hiçbir anlayışın) etkili olamayacağını sağladı. Bu nedenledir ki 1950’den bugüne genellikle Sağ/Muhafazakar siyasal çizgi Türkiye’nin direksiyonunda olmuştur. Kısa süreli darbe dönemlerini ( ki ilginç ve bir o kadar da dikkat çekicidir ki her darbe sonrasında Türkiye’de muhafazakar siyaset güçlenmiştir. Bu argüman sert ve yumuşak sömürgeciliğin, kimi dönemlerde, el ele verdiğini göstermesi bakımından önemlidir.) saymazsak Sol/Kemalist siyaset toplumsal teveccühe mazhar olmamıştır. Amiyane tabirle Kemalizm izleyici locasında oturmuş, zaman zaman sahaya inerek varlığını hissettirmiş ve fakat Soğuk Savaş sürecinin (daha genelde ise aydınlanma ideolojisinin) dayattığı siyasi-iktisadi-akademik-hukuki modelin inşa ve ikamesine nezaret etmiştir.

Bu nezaret edişin bugün aldığı yeni biçim Muhafazakar Kemalizm olarak tesmiye edilebilir. Aydınlanma ideolojisine sadakati tartışılmaz olan bu yeni biçimin karakteristik özelliği olarak:

1- Faşizme meyilli milliyetçilik ( hususen Arap ve Kürt kimliklerine karşı müteyakkız olmayı içerir.  )

2- Ana işlevi toplumsal dayanışmayı sağlayan ( ama bilgi-fikir-yorum kaynağı ol/a/mayan yani siyasi-hukuki-iktisadi v.b iddialarından sarfınazar eden bir din) anlayışı

3- Kapitalist ekonomik düzene tam intibak (Türkiye’yi transit geçiş güzergahı ve lojistik destek merkezi haline getirmek; turizmi özendirerek neo-kolonyalizme alan açmak; yer altı ve yer üstü madenlerinin ulusüstü (veya sözümona yerli) şirketler tarafından yağmalanmasına göz yummak (katkı sunmak); yetişmiş beyinlerini beyaz adamın hizmetçisi haline getirmek; yakın çevresini (Arap-Kürt-Fars komşularını) düşmanlaştırarak (kriminalize ve terörize ederek) silah sanayine odaklanmak, bu intibakın ana sütunlarını oluşturuyor.

4- Muasır medeniyetler seviyesine erişmek, hatta aşmak.(Teknik-sınai-endüstriyel-askeri vb. sahalarda… AB üyeliğini de bu bağlamda değerlendirmek gerekir. )

5- NATO konseptine bağlılık/sadakat  ( Bu madde Muhafazakar Kemalizmin anti-emperyalist/ anti-kolonyalist/anti-siyonist olamayacağının delilidir. Gazze direnişi vesilesiyle yakinen müşahede ettiğimiz üzere, aralarında Türkiye’nin de olduğu halkı Müslüman beldeler, Siyonizm karşısında yüz kızartıcı bir acizlik içerisindeler. Bu acizliğin en önemli sebebi, Türkiye özelinde, Kemalizm ile Siyonizm arasındaki doktrinel ortaklıktır. Arap havzasında ise aynı ortaklık Baasçılık ile Siyonizm arasındadır. Tamamı seküler-ırkçı/ kavmiyetçi ve bilimperesttir.

Hamas’ın Kuva-yı Milliye olduğuna dair üst perdeden serdedilen kanaatler retorikten öte bir anlam taşımamaktadır. Hatta büyük riskleri barındırdığı (bile) söylenebilir. Şöyle ki İslami Direniş Hareketi (Hamas) ‘ni ve mücadelesini “milli/ulusal” bağlama çekmek, Kudüs/ Filistin davasının tüm Müslümanları ilgilendiren boyutunun ihmali anlamına gel/ebil/ir. Dahası Filistin/Kudüs meselesi hakkında inisiyatifin FKÖ/El Fetih gibi seküler milliyetçi hareketlerin uhdesine/riyasetine geçmesini- ki emperyalizm/siyonizm de bunu istiyor- sağla/yabili/r. Türkiye’nin İbrahim Anlaşmalarına verdiği dolaylı destek ve NATO konseptine bağlılığı/sadakati hatırda tutulduğunda, orta ve uzun vadede, Hamas’ın “ulusal mücadele örgütü” olarak kodlanıp sistem içine çekilmesine arabuluculuk görevini üstleneceği söylenebilir. Bu durumda beyaz adam Muhafazakar Kemalizm eliyle önemli bir kazamın daha elde etmiş olacaktır. Bizim tarihimizde Kuva-yı Milliye’nin İstiklal Harbi sonrası aldığı yeni biçime bakıldığında, Hamas’a nasıl bir gelecek vaat edildiği anlaşılabilir.  

 

NOT: Bu yazı’m Umran Dergisi’nin 357.sayısında aynı başlıkla yayımlanan metnin gözden geçirilmiş halidir.

 

Bu yazıda yer alan fikirler yazara aittir. Farklı Bakış’ın bakış açısını yansıtmayabilir.

Önerilen Yazılar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.