Kamil Ergenç Yazdı: Popülist Politik Kültürün Hegemonyası

19.04.2024

Siyaset yüksek düzeyli bilgi-birikim-donanım gerektirir. Kelimenin kökünün “seyis” le olan akrabalığı terbiye/ehlileştirme anlamlarını havidir -ki bunun için dahi- bilgi sahibi olmak elzemdir. İnsan tabiatı icabı medenidir. Bu özelliği sebebiyle şehirler inşa etmiş, devletler kurmuş, hukuk-iktisat-sanat-bilim-eğitim vb. alanlarda müesseseler ihdas etmiş, ürün/ler vermiştir. Birlikte yaşamaya karar veren insan topluluklarının yönetimi-idaresi siyasetin konusu olmuştur. Yönetimin ilke ve prensipleri, yöneten-yönetilen ilişkileri, yöneticinin seçimi-tayini ve azli, süresi ve sınırları, yöneticilerde bulunması gereken özellikler, farklılıklarla bir arada barış içinde yaşamanın imkanı ve referansı, gücün/otoritenin kaynağı ve denetimi, satatüleri-ilgileri-kavrayışları-yetenekleri farklı insanların “ortak iyi” de nasıl buluşturulacağı, yönetim ahlakı gibi meseleler etrafında oldukça geniş bir literatür oluşmuştur. Monarşi, oligarşi, teokrasi, saltanat/padişahlık, demokrasi v.s tarih boyunca karşımıza çıkan yönetim modelleridir. Her modelin yaslandığı bir hakikat telakkisi, insan-evren-tabiat-tarih-zaman-mekan tasavvuru vardır.

Bu noktada sorulması gereken soru siyasetin amacı nedir (niçin var)? olmalıdır. BU suale “insanın kemale ermesini mümkün kılacak yolları inşa etmek için ” yanıtı verilebilir. Yani siyaset insan-insan, insan-tabiat,insan-Tanrı ilişkisinin kamil manada tecessüm etmesini temin edecek ilişkiler ağının ve bu ağın sürekliliğini sağlayacak kurumsal yapıların oluşumuna müzaheret etmekle mükelleftir. Burada bir başka sual hatıra gelmektedir. İnsanın kemale ermesi nasıl mümkün olacak ? Bu suale de kısaca “öfke ve şehvet duygusunun pratik akıl (irade) tarafından denetimi sayesinde” yanıtı verilebilir. Sual/ler/e devam edelim. Pekiyi öfke ve şehveti denetleyecek aklın referansı/istinatgahı nedir ? Öyle ya akıl nefsten bağımsız değildir. Onunla iç içedir. Her an nefsin ayartısına (heva) mağlup olma riskiyle karşı karşıyadır.  Bu durumda, şayet bir istinatgahtan yoksunsa, onu (nefsi) nasıl denetleyecek? Bu noktada biz Müslümanlar nübüvvete iltica ederiz. Yani aklın istinatgahı nübüvvet olmak zorundadır. Çünkü Nebi (a.s) ilahi vahiy bilgisini en yetkin şekilde temsil etme liyakatine sahiptir. Demek ki İslam nokta-i nazarından siyaset, nübüvvete ram olduğunda saygın-muteber bir iştigal alanıdır. Aksi halde güç-otorite sarhoşluğu, denetim-kontrol hastalığı, konfor-zenginleşme aracı, ayartma-manipülasyon vasıtası, sahip olma- tanrılaşma arzusunu tatmin eden bir enstrüman olmaktan öteye gidemez.

Nübüvvetin en bariz özelliği güvenilirlik ve tutarlılıktır. Tüm Elçiler ve elbette ki son Elçi(a.s) de yakın çevreleri tarafından emin/güvenilir ve tutarlı insanlar olarak bilinirlerdi. Bu özellikleri onların ilahi vahyin sadık temsilcileri olmalarını sağladı. İstisnasız hepsi temsil ettikleri hakikati tebliğ ederken bir çok tepkiyle-ithamla karşılaşmalarına rağmen, son Elçi’nin hayatında da açıkça görüleceği üzere, güvenilirlik/eminlik vasıflarıyla ilgili hiç kimsenin şüphesi yoktu. Düşmanlarının bile takdirini kazanmışlardı.Adalete olan sımsıkı bağlılıkları ise tarihe müstesna örneklikler emanet edecektir. “Kızım Fatıma olsa dahi…” kavlinde belirginleşen bu bağlılık, insanların mutlak hakikat olan ilahi vahye fevc fevc koşmasını sağlayacaktır. Adalete olan bağlılığın ehemmiyetini müdrik olan geleneğimiz “küfr ile belki amma zulm ile payidar kalmaz memleket” diyecektir. IV.Haçlı seferinde Latin Avrupa’nın barbarlığına tanıklık eden Konstantiniyye sakinlerine “Latin serpuşu göreceğime Müslüman sarığı görmeyi tercih ederim.” dedirten de adalete susamışlıktan başka bir şey değildir.

Millet olmak “bilinçli/iradi bir tercihin sonucu olarak nübüvvet şemsiyesi altında bir araya gelen insanların ” meziyetidir. İslam Milleti, son Nebi’nin izinden gitmeyi(ittiba) şiar edinenleri tanımlamak için kullanılır. Yahudi-Hıristiyan-Mecusi-Budist milletleri de vardır. Onların kaffesi dalalet ehlidir ve gazaba müstehaktırlar. İslam son mutlak hakikat olması münasebetiyle kendisine ram olanları zulmün-şirkin-tuğyanın karanlıklarından, tevhidin ve adaletin nuruna çıkarır. İslam Milleti olmak, etnik/kavmiyetçi/ulusçu bağnazlığın-fanatizmin-holiganlığın tesirinden kurtulmayı gerektirir. İslam, kültürün yerine itikadı koyarak nesep asabiyetini olabildiğince silikleştirir. Müslüman toplumlarda siyaset, millet olma bilincinin tahkim edilmesi amacına matuf olarak işlev yüklenmek zorundadır.

Aralarında Türkiye’nin de olduğu halkı Müslüman beldeler tarihin son üç asrında sömürgeci (kolonyalist) bilginin belirleyici ve tayin edici olduğu bir vasata tanıklık etti/ediyor. BU bilgi, Avrupamerkezci perspektifin sonucu olarak seküler-pozitivist-ırkçı kodlarla mücehhezdi. Katolik geleneğin tahakkümünden kurtulmak amacıyla kutsalla arasına mesafe koymayı (hatta Kutsalı görmezden gelmeyi) yeğleyen bu bilgi, yumuşak ve sert sömürgecilik aracılığıyla bütün doğu toplumlarına ihraç edildi. Bu ihracın sonucu olarak Osmanlı Devleti-ki hilafete ev sahipliği yaptığı için tüm Müslümanların temsilcisi konumundaydı- 19.yüzyılın ilk yarısından itibaren çeşitli adımlar atmak zorunda kaldı. Tanzimat ve Islahat fermanları bu adımlar arasında en radikal olanlarıydı… İslam Milletini diğer milletlerle eşitleyen bu fermanlar, İslam’ın faik oluşuna gölge düşürmekle kalmadı, aynı zamanda, modern bilgiyle/bilimle İslam’ın telif edilebileceğine (sentezlenebileceğine) dair perspektifin inkişafına da yardımcı oldu. Böylece burjuva Protestan kültür kodlarının rengini-kokusunu-tadını taşıyan modern paradigmayı İslamileştirme (isterseniz İslam’ı Protestanlaştırma diyelim ) süreci başlamış oldu. Cumhuriyet modernleşmesi ise bu süreci kemale erdirmek için elinden gelen her şeyi yaptı. Kur’an alfabesi ile yazılan yazımızı bile değiştirerek geçmişle-gelenekle bağımızı radikal bir şekilde kesti. Hilafeti ilga ederek ümmet perspektifine yabancılaştırdı. Takvimi değiştirerek, nübüvvet merkezli zaman tasavvurumuzun yerine, modern paradigmanın ilerlemeci-doğrusal zaman anlayışını yerleştirdi. Tüm bu çabalar-gayretler nihayetinde İslam’ı Protestanlaştırmak içindi… Türkiye’nin bugünkü durumuna baktığımızda yapılanların önemli ölçüde amacına ulaştığını söylemek mümkündür.

Türkiye’de siyasetin kavramsal çerçevesi Fransız İhtilali’nin sonucunda ortaya çıkan sosyal gerçeklik tarafından belirlenmiştir. Yani “bize özgü” bir siyaset felsefemiz/terminolojimiz, henüz, yoktur. Olması için akademik-entelektüel bir çaba da yoktur. Sağ, sol, liberal, muhafazakar, merkez sağ,ortanın solu, milliyetçi, muhafazakar demokrat vb. kavramlar bizi temsil etmeyen (bizimle ilgisi olmayan) bir sosyolojiye aittir. Dolayısıyla bu kavramlara yaslanarak yapılacak bir Türkiye siyaseti analizi birçok zaafla malül olmaktan kurtulamayacaktır. Merhum Said Halim Paşa, dönemin Avrupacı Osmanlı entelijansiyasına (mealen) “Müslüman bir toplumu sosyoloji disiplini ile analiz edemezsiniz. Bizim sosyal gerçekliğimiz ancak fıkıhla anlaşılabilir.” Derken haklıdır. Benzer durum siyaset için de geçerlidir… Hıristiyanlığın iç mücadelesi/hesaplaşması sonucu ortaya çıkan sağ-sol, kapitalizm-komünizm, burjuva-proleterya, laicus-clericus, aydın-ruhban,kilise-devlet ayrımları/ çatışması kendi yerelliği içinde anlamlı olabilir ve fakat bizim tarihsel tecrübemizle yakından ve uzaktan alakası yoktur.

Bu söylediklerim yukarıda dikkat çektiğim “ Türkiye’de Protestanlaşma sürecinin başarılı bir şekilde ilerlediği”  tespitimle çelişiyor gibi görünebilir. Öyle ya madem biz de Protestan kültür kodlarıyla barışık bir toplumsallık inşa ettik o vakit siyasetimizin de benzer kavramları kullanması niçin sorun olsun? Hayır öyle değil… Bizdeki Protestanlaşma Avrupa’da olduğu gibi kendi doğal mecrasında ilerlemedi. Onlar Katolik gelenekle oldukça kanlı bir şekilde  hesaplaşarak, o geleneğin insan-evren-zaman-mekan-tarih-bilim-toplum-devlet tasavvurunu ve bu tasavvurun tüm tezahürlerini (adeta) imha ederek yeni burjuva-protestan düzenlerini kurarken, biz bir yandan mevcudu koruma diğer yandan ise Avrupa’da ortaya çıkan yeni duruma uyum sağlama amaçlı adımlar atarak vaziyeti kurtarmaya çalıştık. En radikal kırılma Cumhuriyet döneminde gerçekleşti. Fakat yine Avrupa’daki gibi bir Protestanlaşma (henüz ve iyi ki ) gerçekleşmemiştir. Şayet Türkiye, varlığını İslam’a borçlu olduğunu unutur ve yaklaşık iki asırdır maruz kaldığı sömürgeci bilginin kavramsal ve kurumsal çerçevesine sadık kalmaya devam ederse, o vakit haysiyetli bir yarına uyanması muhaldir. Çünkü sömürgeci bilgi asla ve kat’a İslam’la telif edilemez. Bu bilginin modern/post-modern vecheleri bütünüyle judeo-hıristiyan kodlardan müteşekkildir. Modern paradigmayı İslam’la sentezlemek ya da telif etmek amaçlı tüm çabalar beyhudedir. Paradigma dışı bir mücadelenin imkanı üzerinde tefekkür etmeye ihtiyaç var.  Çünkü sentez, tez-anti tez (iddia-karşı iddia) nın sonucu olarak ortaya çıkan ve hem iddiadan hem de karşı iddiadan bağımsız bir terkiptir.

Mustafa Namık Çankı’nın Felsefe Lügatında sentez;

a) Yakini kaziyelerden kendisinin zaruri neticeleri olan kaziyelere doğru zihnin yürüyüşü…

b) Kant felsefesinde “ iki nakızi müddealı mefhumun bir üçüncü mefhumda hal olunuşu. Bilhassa Hegel’de bir müddea ve bir nakızi müddeanın bir yeni kaziyede imtizacı.

c) Nazari cedelin üçüncü zamanı

d) Müteferrik olarak verilmiş muhtelif unsurları birlikte olarak bir araya koyma, kendilerini bir küll halinde birleştirme,

gibi anlamlara gelmektedir. (1)

Türkiye özelinde, ilahi vahiy bilgisi-nübüvvet pratiği ve bu bilgi-pratikle mütenasip geleneksel birikimi referans kabul etmeyen bir “bilgi sistemi” yürürlükte… Bu sistem,( insanı ve tabiatı ifsad eden) Judeo-Hıristiyan referanslı ırkçı-sömürgeci-seküler paradigmanın kavramsal ve kurumsal hegemonyasına razı olmuş… Öte yandan yerelde ve küre ölçeğinde eşgüdüm halinde çalışan bir  “epistemik cemaat”ten de güç alıyor. Böyle bir vasatta sentezci yaklaşımlar İslam’ın Protestanlaşmasına hizmet etmekten başka bir işe yaramaz. Binaenaleyh İslam’ın renk verdiği bilginin ikamesini nasıl sağlayabiliriz? Sorusuna odaklanmak daha isabetlidir diye düşünüyorum. Bunu yaptığımızda siyasetimiz de “bize özgü” bir mahiyet kazanacaktır.

Çok partili hayata geçtiğimiz tarihten bugüne gelinceye kadar Türkiye siyaseti, ülkemizin yapısal sorunlarını çözmek ve onurlu-vakur bir yarına uyanmak için inisiyatif al/a/madı. Çünkü II. Dünya savaşı sonrasında küre ölçeğinde cari olan düzen Türkiye’ye ABD’nin Ortadoğu çıkarlarını koruma ve (laikliğe anayasal güvence sağlayan ülke olması münasebetiyle de) İslam Dünyası’na model olma vizyonunu uygun görmüştü. 1952’de dahil olduğumuz NATO, bu vizyonun sağlıklı işlemesini temin etmek amacıyla vazife deruhte etti/ediyor. 27 mayıs darbesi ve sonraki tüm darbeler tepeden tırnağa birer NATO operasyonu olarak, asıl görevini unutan, yani ABD’nin bölgesel çıkarlarını korumak-kollamak yerine kendisine haysiyetli bir yarın inşa etmeye çalışan Türkiye’ye asıl görevini hatırlattı. Amerika’nın Ortadoğu’daki en vazgeçilmez çıkarı hiç kuşkusuz İsrail’in mevcudiyeti ve meşruiyeti idi. Türkiye bu konuda da üzerine düşeni her zaman eksiksiz bir biçimde yaptı ve yapmaya devam ediyor. Kuruluşundan hemen sonra (1949’da) İsrail’i tanımakla kalmadı onun uluslar arası meşruiyetinin temini için de oldukça cömert davrandı. Yaklaşık altı aydır Gazze’de devam eden sömürgeci-soykırımcı İsrail saldırganlığı karşısında da, halkı Müslüman çoğu devlet gibi, Türkiye’nin sergilediği acizlik bu bağlamdan bağımsız değildir. Bu acizliğin ticari ilişkilerin kesilmesine engel olacak kadar ileri düzeyde olması ise meseleyi daha derinlemesine tahlil etmeyi gerekli kılıyor.

Türkiye siyaseti hiçbir dönemde küresel etkilerden bağımsız ol/a/madı. Bu nedenle de yapısal sorunlarıyla (yani yaklaşık iki asırdır maruz kaldığı ontolojik ve epistemolojik emperyalizmin kavramsal ve kurumsal hegemonyası ve bu hegemonyadan sadır olan tasavvur ve telakki biçimleri) ile yüzleşme/hesaplaşma gerçekleştiremedi. NATO konseptinin kendisine dayattığı gerçeklikle uyumlu bir siyaset dilini-tavrını-tarzını-tutumunu yeterli gördü. Bu konsept iktisadi olarak kapitalizmin cari kılınmasını arzuluyordu. Paranın hiçbir engele takılmaksızın serbestçe dolaşımı mühimdi. Kamuya ait malların satılması (özelleştirme), yer altı ve yer üstü kaynakların ulusüstü şirketler tarafından işletilmesi, serbest piyasa sisteminin cari kılınması, gümrük engellerinin kaldırılması, turizmin teşvik edilmesi, askeri harcamaların artırılması gibi sömürgeci uygulamaları her siyasi fırkaya kabul ettirdi. Dahası üniversite aracılığıyla Avrupamerkezci bilgi-fikir-yorum çerçevesini dayattı ve ontolojik-epistemolojik emperyalizmi kurumsallaştırdı. Tüm bunları içeriden devşirdiği aydın-entelektüel-bürokrat-politikacı aracılığıyla yaptı. Otokolonizasyon projesi olarak kimi zaman Kemalizmi kimi zaman liberalizmi kimi zamansa muhafazakarlığı kullandı. Sistem için ideolojik aidiyetlerden ziyade çarkın sorunsuz dönmesi önemliydi. Sorun çıkarmadığı (yani paradigma dışı örgütlü bir mücadelenin imkanlarını inşa-ihya ve ikame etmediği) müddetçe herkesle işbirliği yapabilirdi. Kibirli-megaloman-muhteris-narsist-makyavelist-oportünist politik figürler sistemin gözdeleri arasında oldu her zaman… Bu figürler aracılığıyla, siyaseti hikemi-irfani bağlamından soyutlayıp güç-servet-tahakküm-kontrol aracı olarak gören, kazanmak için her yolu mübah sayan, kalabalıkları hoşnut etmek için hakikati inciten popülist politik kültürü tahkim ve terviç etti.

Türkiye ve dünya siyaseti her geçen gün yetkinlik zaafıyla malül pragmatik-oportünist kişiler eliyle kadavralaştırılıyor. Yüksek düzeyli bilgi-birikim-donanım gerektiren siyaset, aleladeleşiyor… Dolmuş şoförü edasıyla (ya da) pazarcı esnafı cazgırlığıyla ifa edilen bir faaliyet sahası haline geliyor… Futbolun kaba-hoyrat-cahil-fanatik-holigan dili siyaseti de kuşatıyor ve seçimler adeta birer maç havasında geçiyor. Karizmatik politik figürlerin aynı zamanda futbol kültürüne aşina (hatta bu kültürün içinden gelen) kişiler olmaları, siyasetin kalitesini düşürüyor. Künhüne bir türlü vakıf ol/a/madığımız yöntemlerle (ama büyük ölçüde partilerin dar yönetici kadrolarının, hassaten parti liderinin tensipleriyle) halkın önüne çıkarılan ehliyet ve liyakat yoksunu  (ama ne hikmetse genelde varlıklı) adaylar arasında tercih yapmaya zorlanmak, kalitesizliğe süreklilik kazandırıyor. Bu durumda halk, kendisinin belirlediği kişileri değil birileri tarafından münasip görülen kişileri seçmek zorunda kalıyor. Binaenaleyh seçilen kişi de sadakatini halka değil kendisini halkın önüne çıkaran lidere gösteriyor.   

Cumhuriyet tarihimiz bir otokolonizasyon süreçleri toplamından ibarettir. Tüm bileşenleriyle Sağ ve Sol bu süreçte rol almıştır. Bu rolün İslam’ın modern paradigmayla uyumlu-uzlaşmacı olmasını (ya da sentezlenmesini) temin etmeye dönük boyutu oldukça önemlidir. Çünkü Türkiye gibi varlığını İslam’a borçlu olan bir ülkede dini(İslam’ı) dışarıda tutarak ya da görmezden gelerek siyaset(ya da herhangi bir şey) yapmak mümkün değildir. Uyum-uzlaşma-sentez amaçlı bilgi, üniversitelerin (ilahiyat fakülteleri de dahil) sosyal bilimler departmanları tarafından temin edilmiştir. İslam’ın Protestanlaştırılmasına en büyük katkıyı, hiç şüphesiz, sağ-muhafazakar-milliyetçi gelenek yapmıştır. Çok partili hayata geçtikten sonra iktidar aygıtı, genelde bu siyasal çizginin elinde olmuştur çünkü…  Türkiye’de Sol/Kemalist çizgi “sert sömürgeciliği” temsil ederken, Sağ/Muhafazakar çizgi “yumuşak sömürgeciliği” temsil etmiştir/etmektedir. Her iki durumda da Türkiye’nin İslam’la mümkün olan varlığı aşınmıştır/aşınmaktadır. Son mahalli idareler seçimi kurumsal Kemalizmin ana karargahı olan CHP’nin, popülist-sağ politik kültürle imtizacının meyvelerini topladığı bir tablo koydu önümüze. “Yumuşak sömürgeciliğin” (ya da isterseniz muhafazakar Kemalizmin diyelim)  zaferi!!!

Türkiye maruz kaldığı otokolonizasyon süreciyle soğukkanlılıkla hesaplaşmadıkça/ yüzleşmedikçe haysiyetli bir yarına uyanamayacak. Hesaplaşmanın/yüzleşmenin yolu yüce İslam’ın ruhundan ilham alan bilgi-fikir-yorum havzasını inşa etmek; siyasetin dilini-tutumunu-tarzını da buradan esinlenerek ikame etmekten geçiyor. Bunun için de popülist-pragmatik-oportünist-makyavelist politik kültürün pespaye dünyasından teberri edip, mübarek İslam’ın hikemi-irfani-adil iklimine iltica etmekten başka yol görünmüyor.    

NOT: Bu yazı’m Umran Dergisi’nin 356.sayısında aynı başlıkla yayımlanan metnini gözden geçirilmiş halidir.

1-Mustafa Namık Çankı/Büyük Felsefe Lügatı/ Yayına Hazırlayan Recep Alpyağıl/İz Yay./I.Baskı/syf.945-949/İst-2021

 

Bu yazıda yer alan fikirler yazara aittir. Farklı Bakış’ın bakış açısını yansıtmayabilir.

Önerilen Yazılar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.