Murat Sayımlar: Bir Akan Kabus

22.11.2023

Bir azgın nehirde sürüklendiğimi, ancak nehrin üzerine kurulmuş bir ip köprüye çarpıp, insiyaki olarak ona tutunduğum zaman anladım.

Zira o ana kadar ben onu bir azgın nehir, halimin de sürükleniş olduğunu fark etmiyordum. Hani uçsuz bucaksız bir çölde yolunuzu kaybeder ve günlerce yürürsünüz. Artık sıcaktan, susuzluktan ve yorgunluktan halüsinasyonlar, seraplar görmeye başlarsınız. Yön duygunuz ve gerçeklik algınız kaybolur. Yeni gerçekliğinizi halüsinasyon ve seraplar oluşturur. Bundan bir türlü kurtulamazsınız, zira bunun böyle olmayabileceği ihtimalini size gösterebilecek referans bir farklılık yoktur çevrenizde, ta ki bir vahaya rastgelene kadar. İşte sürüklendiğim nehirde benim vaham, ip köprü oldu.

Üzerine çıkmaya çalıştım, zorda olsa kısa bir müddet köprünün üzerinde ayakta kalmayı başardım. Çok zordu, zira tek bir ipin üzerinde dengenizi bulmaya ve korumaya çalışıyordunuz. Ancak bu kısa sürede köprünün ulaştığı karşı ufuktan hissettikleriniz, bu zorluğa katlanmak ve hatta köprünün üzerinde yürüyüp, ufuktaki sahile ulaşmak arzu ve iradesi oluşturuyordu.

Bu hissiyatı doğuran nedir diye sorsanız, köprünün üzerine çıktığım noktadan gördüklerimi çok net olarak ifade edemem. Bu nedenle hissiyat dedim. Çok net şeyler göremiyordum fakat uzaktan hayal meyal algılayabildiklerim bir huzur duygusu uyandırıyordu, nasılını bilemiyorum… Renkler, ahenkler, az fakat enfes bir koku ve tarif edemediğim bütüncül bir duygu. Çok cezbedici, davetkar; sahte ve aldatıcı olmadığını hissettiğim bir hal oluşturuyordu.

Bir şey daha dikkatimi çekti. Eğer dengeyi bulup bu ipin üzerinde yürümeye devam edebilirsen, ilerlerde köprünün genişlemeye başladığını, yürümenin daha kolaylaştığını ve sahile ulaşmak imkanının belirginleştiğini görebiliyordunuz.

Bu arada dengemi kaybettim ve tekrar suya düştüm fakat köprünün ipine tutunmayı başardım. İçgüdüsel biçimde bir ses, bir his, bu ipe tutunmanın hayati olduğunu ve bırakmamam gerektiğini söylüyordu. Sıkı sıkıya tutundum, adeta parmaklarım ipin çevresinde bilinçsizce ve açılamaz biçimde kilitlendi.

Suya girince aynı hal oluştu; yön duygumu ve algılarımı kaybettim. Suyun ruhunun görmeme neden olduğu halüsinatif dünya tekrar normalim haline geldi. Bu dünyada, birlikte yaşadığım, farklı ilişkiler içerisinde bulunduğum insanların tavır ve davranışları, benim duygu ve kararlarımı belirleyen temel bilgi kaynağı idi. Bu durumda bir karşılıklılık ta söz konusuydu. Yani bende onların temel bilgi kaynağıydım. Hatta herkes birbirinin temel bilgi kaynağıydı. Tuhaf olan benim şu ana kadar bunu fark etmemiş olmam ve birden böyle bir şeyin farkına varmamdı. Fark etmemiş olmam gayet doğaldı, çünkü o kadar uzun süredir bu nehirde sürükleniyordum, bütün algı biçimlerimi ve normallerimi bu şartlar oluşturmuştu ki; benim için başka normal olması ihtimali yoktu. Şaşırtıcı olan bu andaki fark edişi meydana getiren şeydi. Muhtemelen bu şey, ipin üzerindeyken karşıdaki sahilin bende oluşturduğu hissiyatın kıyas imkanıydı.

Sudaki insanların tavır ve davranışlarının birbirlerine temel bilgi kaynağı olmasını, suya birkaç düşüş, çıkış sonrası ve ip üstünde, karşı sahilden müşahadelerimin çoğalmasıyla anladım. Suyun içerisinde referans, muhatap insanların size olan tutum ve davranışları oluyordu. Daha doğrusu bu tutum ve davranışların sizde uyandırdıkları, asıl tesiri oluşturuyordu. Çünkü o koşullarda sizde çalışan mekanizma; bu temel bilgilerle algılıyor, karar veriyor, tutum ve tavır belirliyor, sonra da mukabil davranışı sergiliyordu. Bu mukabil davranış ta, muhatap kişilerin temel bilgi kaynağı oluyor ve süreç bu işleyiş üzerinden devam ediyordu.

Bu işleyişi sağlayan, bendeki mekanizma basit değerlerin öncüllüğü ile çalışıyordu. Karşı tarafın davranışlarının bana sağladığı bilgiyi, kendi benliğimin o anda önemsedikleri, arzuları ve ihtiyaçları üzerinden değerlendiriyor; bunları ne kadar olumladığı, karşıladığı, yeterliliği ve niteliğine uygun biçimde kıymetlendirip, mukabil tutum ve davranışı belirliyordum. Örneğin o anda herhangi bir hususta, düşünce ve tutumumun kabul edilip, onaylanması ihtiyacım varsa; muhatabımın tutum ve davranışı bunu kabul edip, onaylıyorsa, bu durumda; bu insan benim için doğru, akıllı, dost, konuşulabilir vasıflarına sahip oluyordu. Aksi durumda; haksız, aptal, rakip haline geliveriyordu. Yani muhatabımın, tutum ve davranışları ile bana ilettiği temel bilginin bir hakikate, fıtri bir doğruya ya da adil bir yargıya dayanması gerekmiyordu ve hatta bunlar istenmiyordu. Temel bilgiye ilişkin benim tavır ve tutumumu belirleyen ana neden; benim, o andaki benlik düzeyimin ve niteliğinin, arzu ve ihtiyaçlarımın belirlediği; doğru, meşru, adil, güzel, haklı yargılarıydı. İnsanların, ilişkilerin, oluşların doğasına ilişkin, hakiki bilgi ve hükümlerin bir anlamı yoktu.

Zannımca bu durum, azgın nehrin akıntısını ve insanların bu akıntıya kapılmasını mümkün kılan asıl unsurdu. Zira bu durum insanların kendi benliklerine odaklanıp, başka bir şey görebilmek imkanlarını ortadan kaldırıyordu. Çünkü benlik çok güçlü, istemek imkanına sahiptir. Bunu o kadar bencilce, etkili ve doğal olarak yapar ki; insanların başka bir şey görmesi, fark etmesi, talep etmesi mümkün olmaz. Herkesin, kendi benliğinin istek ve arzularına odaklanması, insanların doğrularının ve taleplerinin neredeyse sınırsız görecelikte ortaya çıkmasına neden olur. Bu sebeple insanların referans alıp, muhasebe yapabileceği; ortak payda yapıp, bununla paylaşabileceği sabitelerin, mutlakların, genel geçer referansların olmadığına inanılmaya başlanır. Bu da nehrin azgın sularında sürüklenirken, tutunacak bir dal bulamamaya sebep olur. Benim şansım ip köprüye çarpmak oldu..

Bu halin devamını sağlamak için; akletmemek ve aramamak esas kılınmıştır. Bu nedenle, büyük bir itimatla kendisine uyulacak ezberler, kalıplar, otorite insanlar ve kurumlar, nehrin halüsinatif mecrasının asıl unsurları haline getirilmişti. Bir de benliğin asıl odak noktası olabilmek vasfının devamını sağlayabilmek için insanlarda; değerli, önemli ve hatta var olduğunun hissedilebilmesi yoksunluğu oluşturan bir ortam vardı. Bu sebeple benlik sürekli; bilinmek, görülmek, beğenilmek, önemsenmek, onaylanmak talebi peşinde olmak zorunda hissediyordu. Bunun garip ve trajikomik tezahürlerinden birisi de; nasıl bir değer ürettiği ve hatta tüketim sürecinin bir nesnesi olup olmadığı bile belli olmayan; fakat kitleler tarafından tanınmış olan kişilere yani şöhretlere muhayyel özdeşlik oluşturarak duyulan ilgi, güven, hayranlık ve özentiydi.

Bunları hissedip, mukayeseli düşünebilmem ancak ipin üzerinde oldu. O ipin üzerinde, kendi doğama uygun; tatmin, anlam ve dinginlik duyguları oluşturan bir sahil hedefini ve oraya ulaştıracak zor bir yolun varlığını keşfettim.

Kabusum, bu rüyadan uyanmak ya da rüyamda, her seferinde düştüğüm suda, tutunduğum ipin ellerimden kayması ve tekrar köprünün üzerine çıkamamak, nehirde sürüklenmeye devam etmek oldu. Zira ipe tutunup, köprüye tırmanabilmem; köprüde yürüyüp, o sahile ulaşabilmek mücadelem; halüsinatif olmayan, hakiki bir hayata ulaşmak umudumu doğurmuştu.

Bu yazıda yer alan fikirler yazara aittir. Farklı Bakış’ın bakış açısını yansıtmayabilir. 

Önerilen Yazılar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.