Murat Sayımlar: Kurulmuş Dünyada Yaşayanlar Veya Yaşanacak Dünya’yı Kuracaklar

10.07.2023

Size fantezi bir hikaye anlatmak istiyorum. Hikaye, masal deyip geçmeyin, tarih boyunca büyük etkileri olmuştur. Kültürler, gelenekler, töreler, onlarla aktarılmıştır. İnsanlar onlarla uyandırılmış, onlarla uyutulmuştur. Onlarla oluşturulan hayal dünyalarının arkasına saklanmıştır, insanoğlu. Böylece korkularından, sorumluluklarından kaçmıştır. Çağlara göre biçim değiştirir, form değiştirir, fakat özü ve fonksiyonu aynı kalır. Yani bugün seyrettiğimiz filmlerle, Dedem Korkut hikayelerinin, Binbir gece masallarının, Andersen’den masalların özde ne farkı vardır.

Fakat benim anlatacağım hikaye böyle birşey değil.

Onyedi tane dolar milyarderi -dolar milyarderi dediysem, toplam servetleri onüç sıfırlı rakamları buluyor- aynı zamanlarda, aynı kabusları görmeye başlamışlar. Bu kabusların mistik bir tarafı yokmuş ve hatta masallardaki, efsanelerdeki kahramanların, gördüğü bir rüya ile başlayan hayat serüvenindeki gibi birşey de değilmiş. Herbirisinin katkıları ve hepsinin işbirliği ile tükettikleri hayatta, birgün kaşık tencerenin dibine değince -zira hepsi aynı tencereye kaşık sallıyorlarmış- birden hepsinde şafak atmış. Zira bu durum, onların mertebesinde eş koşullu ve eş zamanlı bir yüzleşmeye yol açmış. İşte bu demde hepsi de benzer kabusları görmeye başlamışlar. Bunlar sadece gece kabusları değilmiş. Gün içerisinde, yemek yerken, yüzerken, eğlenirken, para kazanırken ve toplantılarda bile görülen cinstenmiş.

Arşınları daralıp, keyifleri iyice kaçmaya başlayınca, ufak ufak birbirlerine açılmaya başlamışlar. Bunların kabusları, sokaktaki adamın korkularına ve kabuslarına benzemez. Herşeyin anlamını bulduğu bir hiçliğin tam tersi, herşeyin anlamını kaybettiği bir hiçlik kıvamının korku ve kabuslarıdır ki, ancak herşeyi sınırsız tüketip, hayatın dibinin sıyırıldığı demde ortaya çıkar.

Bu demdeki korkular hiçbir şeye benzemez. Ne elde etmek, ne elde tutmak, ne de kaybetmek esasına sahip değildir. Zira yeryüzünde satın alınabilecek herşeyi elde edebilecek değişim araçlarına sahip olup ta; bir gün bunların hiçbir anlamının ve kıymetinin kalmadığı bir durumu düşünün… Elbette bunu sizin düşünmeniz mümkün değil. Zira bunu tasavvur edebilmek için, hiçbir şeyin anlamının kalmadığı bir hiçlik çukuruna düşecek kadar tüketmek gerekmektedir. Elde devasa bir değişim aracı, fakat bunlarla yapılması talep edilecek hiçbir şey kalmamış..

Elbette sorun bu kadar da değil. Eldeki güç parametreleri -sahibince bütün anlamlarını kaybetmiş olsa bile- hemen öyle, bir kedi gibi sokağa bırakıp gidilesi değil ki.. Ya da masallardaki şövalyeler gibi fakire fukaraya da dağıtamazsın. Bunlarla bir hayat yapılandırmışsın. Dengeler, düzenler, ilişkiler kurmuşsun. Yani öylece ceketini alıp bu hayatın dışına çıkıp, keyfince yaşamak imkanı yok. Hayat, senin de, insanların da üstüne yıkılır. Sırtında dağlar gibi bagajlar, yükler.

Bilerek okuyucunun özne olarak okumasını sağlayacak ikinci tekil şahıs eki kullandım ki; duygusal özdeşlik kurup, bu zevatın korku ve kabuslarını bir nebze hissederek okuyabilsinler. Yoksa onların halleriyle,  bu hikayedekilerin halleri arasında,  ölçek farkı olsa bile hiçbir benzeşim bulunmamaktadır. Yani bu dibe vurmak durumu sadece hikayedekilere aittir..

Özetle ortada iki seçenek kalmış. Bir tanesi, hayattan, ceketini de almadan gitmek. Diğeri ise bu duruma uygun bir çözüm geliştirmek. Elbette bu zevat ölüm sonrasına ilişkin hakiki bir bilgi ve inanca sahip olmadıkları için -ki bu duruma düşmelerine neden olan başat faktörün, sahte bir varlık tasavvuruna sahip olunması gerçeğine uygun olarak- kendi elleriyle hayatlarına son vermek seçeneğini önceleyememişler. Bu nedenle, içlerinden birisinin Kuzey Adriyatik’teki muhteşem Hırvatistan adalarının birindeki malikanesinde toplanıp, bu konu üzerinde çalışmaya karar vermişler.

En şaşırtıcı şey; insanların hayatları, inançları, tercihleri üzerinde horon tepen; herkesin aklını karıştırıp, akletmelerine engel olan; köleleştirip, bütün kaynaklarını yöneten süreçlerin, sistemlerin, ekollerin, kurumların, akımların efendileri olan adamların, hiç kafa karışıklığı yaşamamaları olmuştu.

Hep birlikte konuya kitabın ortasından girmişler. Giriş konuşmasını yapan zatın, belki de en çarpıcı cümlesi; “herbirimiz tahammülün son sınırındayız. Bu nedenle içimizde lüzumsuz laf edecek, boş ve etkisiz tekliflerde bulunacak kişi olmadığını zannediyorum” olmuş. Devamen; “geliştirdiğimiz stratejiler, oluşturduğumuz ideolojiler ve taktik süreçlerin neticesinde buradayız.” -İşte burası zurnanın zırt dediği yermiş- “elbette çözümü, din olgusunun gerçek anlam ve fonksiyonları üzerinden konuşmamız gerekiyor.” -Zurnayla ilgili kısım ise şuymuş- bunların müdahale ve vaziyet ettiği dünyanın bütün kültürleri, propaganda ve iletişim vasıtaları, eğitim unsurları, edebiyat ve sanat önerileri, sosyal mecraları, bilim ve ilim arzları ile insanlığa sunup, inandırdıkları; hayat, varlık ve oluş tasavvurları ve bu çerçevedeki din tarif ve kavramsallaştırmaları; bunlarla imal ettikleri dinler ve ideolojiler ile bu hale gelmesine vesile oldukları hayatın çıkmazına çözüm bulmaya oturdukları toplantıya; “din olgusunun gerçek anlamı ve fonksiyonları üzerinden konuşmayı teklif ederek başlamışlar.”

Yani hayatı bile isteye bozanların, çözümü, hakikat çerçevesinde aramak çabasına sahip olmalarıymış.

Hatırlatma babından söylüyorum, demiş, ilk konuşmacı; kurumsal dinler arasındaki diyalog ve işbirliği stratejisi çalışmadı. Yine kurumsal dinler arasındaki ortak unsurları esas alıp; hatta bugüne kadar kabul edilmeyen bir peygamberin kabulünü de içeren paçal bir din önerisine dayalı bir stratejinin hayata geçirilmesini hedefleyen işbirliği süreci başlatıldı. Ancak bunun da, gelinen bu çaresiz noktaya bir tesiri olmayacağını hepimiz biliyoruz.

Hepimizin bu toplantı da bir öncül olarak kabul edip, bu çerçevede öneri sunmasını gerektiren en temel kriterlerden birisinin; bizim imal edip, sistem ve süreç verisi haline getirdiğimiz her parametrenin; sistemlerin bütünü, süreçlerin nihayeti noktasında kontrol edilemez ve yönetilemez sonuçlar oluşturmasıdır. Bu zamana kadar dönemsel yamalarla, aforizmalarla, kısmi değişimlerle durumu yönetebildik. Ancak geldiğimiz noktada, bizleri burada buluşturan sonuca ulaştık. Demem o ki; eğer bu tecrübeler ve elde ettiğimiz devasa veri seti dikkate alınmadan, burada birşeyler söylemek ve teklif etmek isteyen olursa iki şekilde değerlendirilmelidir. Ya, süreci, gelinen noktayı ve bundan sonrasını anlamak ve algılamak yetenek ve kapasitesine sahip değildir. Ya da,  buradakileri küçümseyip, aptal yerine koyarak bir hesap ve ihanet peşindedir. Her iki durumda da, bu biçimde davranma eğiliminde bulunan olursa derhal elimine edilmelidir.

Bu girişten sonra öncüllerin belirlendiği bir analiz evreni tablosu oluşturulmaya başlanmış. Çok sistematik birşey değilmiş. Herkes, konuşulması gerektiğini düşündüğü başlıkları söylüyor, bunlar tahtaya yazılıyormuş. Daha sonra tasnif ve tanzim edilip, tablo oluşturulacakmış. Bundan sonraki konuşmaları aktaranın ağzından yazayım.

Birisi, halihazır durumu, bulunduğumuz hal üzerinden bir değerlendirmek lazım, dedi. Bir başkası veriler ve strateji üzerinde konuşmayı teklif etti. Alan ve kaynaklar da bir başka başlıktı. Yetmiş yaşlarında bir kişi; bu çalışmaları kiminle yapacağımız bence en kritik husustur, dedi. Buna hemen destekler gelmeye başladı. Bir katılımcı; şu ana kadar söylenenler ve bundan sonra söyleneceklerle ilgili, ya hepimizin bir fikri var ya da kaynak ve imkanlarımız mevcut. Bence de en kritik husus, çalışmaların kimlerle yürütüĺeceğidir, odağımız bu olmalıdır. Eğer bu hususta çözüm geliştirebilirsek, diğerleri nispeten gerçekleşebilir şeyler.

Söz alan bir başka konuşmacı; büyük ironi  ve ana çelişki bu mevzudur. Yeryüzündeki en güçlü ve yetişmiş, nitelikli insan kaynaklarına; bunları tespit, devşirme ve eğitme imkanlarına sahip bizler, geliştirdiğimiz bu imkanların altında kaldık. Bu insanların kurdukları hayat bizim için denizin bittiği yer anlamına geliyor. Üstelik bu sorunu çözebilmek için, sorunu oluşturan kimselerden yararlanamıyoruz. Bu insanlar, imal edilmiş perspektiflerin, inançların, dinlerin, ideolojilerin, kültürlerin, sistemlerin ürünleri. Bunları biliyor, bunlara inanıyor ve bunlardan başkasını tasavvur bile edemiyorlar. Çünkü bütün standartlarını, tercihlerini, beklentilerini, normallerini, ideallerini, bu verilerle kurulmuş sistemler içerisinde öğrendiler ve kabul ettiler. Bütün hayatlarını bu sistemleri kurmak, korumak, geliştirmek için harcadılar. Bütün amaçları, hazları, yükseklikleri, bu sistemlerin onlara sağladığı kadar. Bu nedenle daha farklısını ve fazlasını arzu ve talep etmek için nedenleri de oluşmadı.

Bizlerin en önemli mücadeleleri bu sınır ve standartların konsolidasyonu ve korunması için oldu. Yüksek strateji buna oturunca, sistem dışı bir hayat biçiminin inşasına yönelik; ne veri ürettik, ne kurucu, ne de kurmay insan yetiştirdik. Bizler majör düzeyde dibe vurup, hiçbir şekilde buradan sistem içi bir biçimde çıkamayacağımızı anlayınca, bir gerçekle yüz yüze geldik. İşte yüz puanlık bir strateji sorusu; talep ve motivasyon tavanını oluşturan algı ve inançları bizim belirlediğimiz insanlara; bunun üstünde, fevkinde yükseklikler olduğunu farkettirip, inandırarak, onları sistem dışı bir perspektifle, daha yüksek ve hakiki bir hayat formunun inşası için çalışmaya nasıl motive edeceğiz? Onları; düşünce, inanç, özgürlük, üretim, ilişki sınırlarını değiştirmeye ve yeni formasyona sahip olmaya nasıl ikna edeceğiz?

Meseleyi, ortaya gayet açık biçimde koymuş olmalı ki, konuşmaların seyri bu yöne döndü ve odaklanılacak meselenin bu olduğu konusunda konsensüs oluştu.

Bir konuşmacı bu safhayı şöyle bağladı; arkadaşlar bu çalışmanın ekseni ve yüksek strateji konusu belli olmuştur. “Kurucu din ve kurucu insan..”

Bu hikayeyi bana anlatan burada sustu. Size onun kim olduğunu söylemeyi unuttum. Bir gazeteci arkadaş. Katılımcılarca mutemet birisi ve toplantılara zabıt katibi olarak katılmış. Yurtdışında bir ortamda – nasıl olduğunu bilmiyorum fakat – bu kadarını anlattı.

Sustuktan sonrası sessiz konuşmalarla tamamlandı. Ben bu susmayı, muhtemelen, adamın gevezelik yaptığını farketmesine bağladım. Bir başka ihtimal de; benim de bu minvalde bazı yazılar yazdığımı öğrenince; su üstüne yazı yazıp, akıntıya kürek çeken birisine daha fazlasının fitne olabileceğini düşünmesi olabilir.

Bu yazıda yer alan fikirler yazara aittir. Farklı Bakış’ın bakış açısını yansıtmayabilir.  

Önerilen Yazılar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.